Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 65. Ayet

    فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fevecedâ ‘abden min ‘ibâdinâ âteynâhu rahmeten min ‘indinâ ve’allemnâhu min ledunnâ ‘ilmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Derken, kullarımızdan birini buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik.”

      Derken, kullarımızdan birini buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik. “Katımızdan bir rahmet” sözleriyle “peygamberlik” kastedilmiş olabilir. Çünkü Mûsâ’ya (a.s.) “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” demiştir. Bu sözü vahiy bilgisine sahip olmadıkça söyleyemez. Bir de şunu söylemiştir: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım”. Bu beyanla yaptıklarını kendiliğinden değil Allah Teâlanm emri üzerine yaptığını haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. “Katımızdan bir rahmet” anlamındaki beyanla Allah Teâlâ’nm kendisine vermiş olduğu bütün hayır ve bereketlerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yahut da gemi yolcuları için gemiyi delerek, ana-babasma veya insanlara acıdığı için o çocuğu öldürerek ve yıkılmak üzere olan duvarı doğrultarak vb. hareketleri yaparak tecelli eden kalp merhameti ve şefkati de kastedilmiş olabilir.

      “Ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik” meâlindeki cümlenin anlamı açıktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe vecedâ (فَوَجَدَا)

        İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün temelinde, aranan, yitirilen veya şiddetle ihtiyaç duyulan bir şeyi bulmak, ona rastlamak ve idrak etmek manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vicdân / vücûd" kavramının rastgele bir karşılaşma olmadığını; uzun süren bir çabanın, arayışın ve yokluğun (fıkdanın) ardından hedeflenen nesneye veya hakikate şeksiz şüphesiz "kavuşma/bulma" anı olduğunu açıklar. Tesniye (ikil) kipiyle "vecedâ" (ikisi birden buldular) şeklinde gelmesi, yorgunluğun ve o mutlak "iz sürme" (kasas) eyleminin ardından Musa ve genç yoldaşının o ilahi hedefe aynı anda vasıl olduklarını mühürler.

        Dücane Cündioğlu, bu "bulma" (vecedâ) fiilinin felsefi diyalektiğini tahlil eder. İnsan aklı (Musa ve genç), sahip olduğu yegâne dünyevi azığı (balığı) o kayanın dibinde "kaybetmiş" ve acziyete düşmüştü. Ancak Kur'an, insanın hakikate ulaşma serüveninde, ancak kendi aklının/bedeninin sınırlarını tüketip elindekini "kaybettiği" (unuttuğu) o sıfır noktasında, asıl ve en büyük gayeyi (Hızır'ı / ledün ilmini) "bulabileceğini" (vecedâ) bu eşsiz eylemsellikle resmeder. Kaybediş, buluşun ontolojik şartıdır.

        Abden (عَبْدًا) / Min ibâdinâ (مِنْ عِبَادِنَا)

        İbn Fâris, "a-b-d" (ayın-be-dal) kökünün asıl manasının, yumuşaklık, boyun eğme, uysallık ve itaat olduğunu tespit eder. İnsanların ve hayvanların sürekli yürümesiyle ayaklar altında ezilen, düzleşen ve kolayca geçit veren yollara da bu ezilmişliğinden (tevazusundan) dolayı "muabbed" denildiğini o harika etimolojik tespitiyle aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" (kul) kavramının burada sadece yaratılmış bir varlık olmak manasında değil; kendi iradesini bütünüyle ilahi iradeye teslim etmiş, kibrinden tamamen sıyrılmış, mutlak ve saf bir inkiyad (boyun eğiş) makamını ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu isimlendirmenin teolojik azametini tahlil eder. Kur'an, Musa'nın o devasa arayışının sonucunda karşısına çıkan bu efsanevi öğreticiye hiçbir özel isim (Hızır vs.) veya dünyevi/ruhani bir unvan vermez. O, sadece "kullarımızdan bir kuldur" (abden min ibâdinâ). Evrenin en derin sırlarına vakıf olan bu varlığın en yüce ontolojik rütbesi, Allah'a duyduğu o pürüzsüz ve mutlak "kulluk"tur. İrfan (bilgi), ancak bu "ezilmiş/uysal" kulluk zemininde (muabbed) yeşerebilir.

        Toshihiko Izutsu, "kullarımızdan bir kul" tamlamasındaki belirsizliği (nekra yapıyı) anlambilimsel olarak okur. Bu isimsizlik, o kulu (Hızır'ı) sıradan bir tarihsel figür olmaktan çıkarıp; evrensel, zamansız ve doğrudan ilahi merkeze bağlı o "gizli/batıni öğretmen" arketipine (ilk örneğine) dönüştürür.

        Âteynâhü (آتَيْنَاهُ)

        İbn Fâris, "e-t-y" (hemze-te-ye) kökünün bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi beraberinde getirmek, vermek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tâ" (âteynâhü / biz ona verdik) eyleminin if'al babında kullanılmasını, sıradan bir hediyeleşme veya kazanım olarak değil; doğrudan, vasıtasız ve mutlak bir güç tarafından özel olarak ihsan edilen, lütfedilen o sarsılmaz "ilahi bağış" (vergi) olarak açıklar. Eylemin failinin birinci çoğul şahıs (Biz) olması, bu kuldaki yetkinliğin kendi şahsi çabası (kesbi) değil, bütünüyle ilahi bir lütuf (vehbî) olduğunu mühürler.

        Rahmeten (رَحْمَةً)

        İbn Fâris, "r-h-m" (ra-ha-mim) kökünün incelik, acıma, şefkat, koşulsuz koruma ve annenin evladını sarmaladığı o güvenli yer (rahim) manalarına geldiğini yineler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "rahmet" kavramının ilimden (öğretmeden) önce gelmesindeki o muazzam tevhidi ve psikolojik dizilişi tahlil eder. Allah o özel kula (Hızır'a) ilimden önce "rahmet" vermiştir. Çünkü rahmetle, şefkatle ve ahlaki incelikle (r-h-m) terbiye edilmemiş bir akıl veya kalp, ledünni (batıni/yıkıcı) sırları taşıyamaz. İlim tek başına tehlikeli ve kibre açık bir güçtür; onu ancak ilahi merhametin o yumuşak ve koruyucu "rahmi" dizginleyip faydalı kılabilir.

        Min ındinâ (مِنْ عِنْدِنَا)

        İbn Fâris, "a-n-d" (ayın-nun-dal) kökünün, bir şeyin sınırında, kenarında, nezdinde, huzurunda ve doğrudan yakınında olmak manalarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "min ındinâ" (kendi katımızdan/huzurumuzdan) tamlamasının epistemolojik (bilgi felsefesi) ağırlığını okur. Bu kula verilen o "rahmet", dünyevi bir krallığın, bir felsefe okulunun veya bir beşeri geleneğin ürünü değildir. Bu bağış, hiçbir aracıya, nedenselliğe veya dünyevi mekanizmaya takılmaksızın doğrudan "ilahi merkezden" (ınd) neşet eden, kirlenmemiş ve mutlak bir öze sahiptir.

        Ve allemnâhü (وَعَلَّمْنَاهُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayın-lam-mim) kökünün asıl manasının, bir şeyin varlığına, mahiyetine veya yönüne açıkça işaret eden alamet, iz ve nişan olduğunu tespit eder. Bir şeyin hakikatini, o işaretler üzerinden şeksiz şüphesiz idrak etmeye de "ilim" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ta'lim" (allemnâhü / ona bizzat biz öğrettik) eyleminin tef'il babında gelmesini inceler. Bu kalıp, bilginin rastgele bir ilham olmadığını; adım adım, pekiştirilerek, yoğun ve köklü bir şekilde zihne nakşedildiğini ifade eder. Allah, o kulu (Hızır'ı) doğrudan kendi mektebinde (ilahi tezgâhta) bir talebe gibi terbiye etmiş ve ilimle donatmıştır.

        Min ledünnâ (مِنْ لَدُنَّا)

        İbn Fâris, "l-d-n" (lam-dal-nun) edatının da "ınd" gibi bir şeyin katında, yanında ve huzurunda olmak manasına geldiğini; ancak "ledün" kelimesinin zaman ve mekân açısından çok daha dar, gizli, anlık, doğrudan ve "kişiye/öze bütünüyle bitişik" o mutlak yakınlığı ifade ettiğini o harika dilbilimsel ayrımıyla tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "min ledünnâ" (doğrudan kendi ledünnümüzden / gizli özümüzden) tamlamasının Kur'an teolojisindeki o sarsıcı kırılmasını tahlil eder. Normal ilimler dünyevi sebeplerle, kitaplarla, deneylerle elde edilirken; "İlm-i Ledün", nedensellik (sebep-sonuç) zincirlerini tamamen iptal eden, zahiri şeriatın sınırlarını aşan, sırrın sırrına (batına) doğrudan ve vasıtasız temas eden o son derece ayrıcalıklı, ezici ve gizli epistemolojik boyuttur. Bu, aklın değil, doğrudan ilahi "özün" (ledün) bilgi aktarımıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam düşünce tarihindeki kavramsal inşasını aktarır. Tasavvuf ve irfan geleneği, "Ledün İlmi" (İlm-i Ledün) kavramını tamamen bu ayetin (min ledünnâ) lafzından türetmiştir. Bu ilim, Musa'nın (zahiri hukukun) bile ilk etapta idrak edemeyeceği, olayların arka planındaki o dehşet verici ilahi matematiği ve gizli kaderi okuyabilme sanatıdır.

        Ilmâ (عِلْمًا)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayın-lam-mim) kökünün bir şeyin hakikatini mutlak bir yakîn (kesinlik) ile idrak etmek manasına geldiğini yineler.

        Toshihiko Izutsu, ayetin "ılmâ" (özel/mutlak bir ilim) kelimesiyle, üstelik nekra (belirsiz/tanımlıktan yoksun) bir yapıda son bulmasını (fasılasını) anlambilimsel bir sonsuzluk olarak okur. Kelimenin nekra gelmesi, onun eksikliğini değil; tam aksine türünün tek örneği olduğunu, insan aklının ihata edemeyeceği kadar devasa, tanımsız, eşsiz ve "sınırları kestirilemez" bir bilgi kütlesi olduğunu gösterir. Musa'nın uğruna çağlar boyu (hukubâ) yürümeyi göze aldığı o mutlak hedef, isimsiz bir kulun kalbinde saklı duran bu tanımlanamaz (nekra) "İlim"dir.

        Arthur Jeffery, "ilim" (ilmâ) kelimesinin bu bağlamdaki ezoterik (batıni) işlevini, Geç Antik Çağ'daki "gnosis" (kurtarıcı gizli bilgi) akımlarıyla kıyaslayarak inceler. Ancak Kur'an, bu "gizli bilgiyi" (ledün ilmini) kibirli bir aydınlanma (gnosis) olarak sunmaz; bilakis onu doğrudan "kulluğa" (abd olmaya) ve "ilahi rahmete" bağlayarak, tevhidin o sarsılmaz ve mütevazı zemininde yeniden inşa eder. Asıl ilim, en derin kulluktur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X