Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 63. Ayet

    قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَان۪يهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِۗ عَجَباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle eraeyte iż eveynâ ilâ-ssaḣrati fe-innî nesîtu-lhûte vemâ ensânîhu illâ-şşeytânu en eżkurah(u)(c) vetteḣaże sebîlehu fî-lbahri ‘acebâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Genç, ‘Gördün mü,’ dedi, ‘o kayanın yanında konakladığımız zaman balığı unuttum! Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir.’ Balık, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.”

      Genç, ‘Gördün mü,’ dedi, ‘o kayanın yanında konakladığımız zaman balığı unuttum! Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir' meâlindeki beyanda geçen “en ezkürahû” (أَنْ أَذْكُرَهُ) kelimeleri İbn Mesûd mushafında “en üzekkirahû” (أَنْ أُذَكِّرَكَهُ) şeklindedir. Hasan-ı Basri şu açıklamayı yapmıştır: “O genç unutmuş değildi. Fakat Hz. Mûsa'nın emrini kasten ve ihmal ederek hatırlatmamıştı. Unutturmayı da şeytana nispet ederek şöyle demişti: “Beni kışkırttı da sana hatırlatmadım.” Hasan-ı Basri Hz. Âdem kıssasında ve başka benzer yerlerde geçen "nesiye” (نَسِيَ) fiilini de "emrini yerine getirmedi ve terketti", diye açıklamıştır. Fakat Hz. Mûsâ’nm yanındaki gencin, balığın denize gittiğini kendisine kasten hatırlatmaması ihtimal dâhilinde değildir. Şeytan dinî konularda burada bahsedilene benzer hususlarda insana engel olmaya çalışır. İnsanın elinde nimetler çoğalıp da hali vakti düzelince -burada olduğu gibi- insana unutturma çabası içine girer.

      Balık, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Hz. Mûsâ, balığın götürülmesinde büyük bir sıkıntıyı göğüslemek zorunda kalmışken o gencin balığın denizde yol tutup gittiğini kendisine hatırlatmayı nasıl olup da unutmuş olduğuna hayret etmişti. Bazıları da Hz. Mûsâ kuruyup izleri suyun üstünde kalınca balığa hayret etti demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan o genç balığın durumunu ve denize kaçtığını Hz. Mûsâ’ya haber verince Mûsâ (a.s.), “İşte aradığımız bu idi”, yani istediğimiz o adamı bulmaktı demiştir. Hz. Mûsâ (a.s.) bu cümleyi o gence söylemiştir.

      Öte yandan bu beyandan çıkarılacak birçok ders vardır: Bunlardan birincisi, insanın ilim öğrenmesi ve alması gerektiğidir. İnsanların gerek fert ve gerekse toplum olarak bilgiye ihtiyaçları varsa ilim alınacak yer, mesafeli ve uzak bile olsa o ilmi almak vaciptir. Çünkü Mûsâ (a.s.) “Tâ iki denizin birleştiği yere varmadıkça yahut (bu yolda) senelerce yürümedikçe durup dinlenmeyeceğim” demişti. Bu beyanda, iki kişinin yolculuğa çıkmasının herhangi bir sakıncasının olmadığına ve bu iki kişiden her birinin ve her ikisinin -bir haberde belirtildiği üzere- şeytan olmadığına dair delil vardır. İlgili haber şöyledir; “Tek yolcu şeytandır, iki yolcu iki şeytandır". [Mûsâ ve genç şeytan olmazlar], çünkü Hz. Mûsâ ile o gençten her biri, fert olarak sıradan başka fertlere benzemedikleri gibi, iki kişi olarak da herhangi bir iki yolcuya da benzemezler. Bu beyanda işaret edilen bir başka hüküm şudur: Azık olmadan yola çıkılmayacağıdır. Çünkü Hz. Mûsâ ve yanındaki genç adam, kendisine gitmesinin emredildiği iki denizin birleştiği noktaya doğru yola çıkarken sözü edilen balığı azık olarak almışlardı.

      Müfessirlere gelince onların hepsi şunu söylemişlerdir: Hz. Mûsâ’ya kendisinden ilim öğrenmesi için Hızır’a gitmesi emredilmişti. Fakat Kur’ân’da Hızır ismi geçmez. Orada belirtilen sadece “Cenâb-ı Hakk’m kullarından biri” cümlesidir. Çünkü Allah Teâlâ “Derken, kullarımızdan birini buldular” demektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ) / Eraeyte (أَرَأَيْتَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti dışa vurmak olduğunu belirtir. "r-e-y" (ra-hemze-ye) kökünün ise hem optik olarak gözle görmek hem de akılla, içgörüyle idrak edip kavramak manalarına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "eraeyte" (Gördün mü / Fark ettin mi?) soru formunun, burada sıradan bir görsel teyit değil, muhatabın zihninde kaybolmuş veya üzeri örtülmüş sarsıcı bir gerçeği aniden uyandırmak, dikkati o unutulan "kırılma anına" şiddetle çekmek için kullanılan pedagojik ve psikolojik bir hitap tarzı olduğunu açıklar. Bu, fiziksel bir görmeden ziyade mutlak bir zihinsel "farkındalık" (idrak) çağrısıdır.

        İz eveynâ (إِذْ أَوَيْنَا)

        İbn Fâris, "e-v-y" (hemze-vav-ye) kökünün temelinde, insanın veya bir canlının yorgunluktan, tehlikeden veya dağınıklıktan kaçarak güvenli bir barınağa sığınması, bir noktada toplanması, gecelemek veya dinlenmek için bir mekâna dönüp yerleşmesi manalarının yattığını tespit eder. Kuşların yuvalarına dönmesine de bu kökten dolayı "evâ" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mü'vâ" veya "evâ" eyleminin (eveynâ / sığındığımız/dinlendiğimiz vakit), meşakkatli bir yolculuğun ardından bedenin fıtri olarak talep ettiği o "duraklama ve korunma" ihtiyacını ifade ettiğini belirtir. Genç adam, yorgunluğun (nesabın) başladığı o kritik anı, bu "sığınma/dinlenme" fiiliyle işaretler.

        İles-sahrati (إِلَى الصَّخْرَةِ)

        İbn Fâris, "s-h-r" (sad-hı-ra) kökünün asıl manasının, yerinden oynatılamayan, devasa, sert, kaskatı ve pürüzsüz taş (kaya) kütlesi olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "sahra" (kaya) kelimesinin bu anlatıdaki ontolojik tezatını okur. Kaya, tabiatta eylemsizliğin, kuruluğun, tepkisizliğin ve "cansızlığın/ölümün" en mutlak, en katı sembolüdür. Genç adamın hafızasında yer eden o koordinat (kaya); aslında hemen yanı başında cereyan eden o devasa dirilişin (balığın canlanmasının), suyun ve hayatın akışkanlığının tam zıttı olan felsefi bir "karanlık fon" işlevi görür. Mucize, en katı cansızlığın (sahrati) gölgesinde gerçekleşmiştir.

        Fe innî (فَإِنِّي) / Nesîtü (نَسِيتُ)

        İbn Fâris, "n-s-y" (nun-sin-ye) kökünün temelinde, bir şeyi zihinden silmek, hatırdan çıkarmak, farkında olmadan terk etmek ve varlığını arkada bırakmak olduğunu yineler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "nesîtü" (ben unuttum) itirafının barındırdığı o derin insani acziyeti tahlil eder. Genç yoldaş, mazeret üretmeksizin eylemi (unutkanlığı) doğrudan birinci tekil şahısla kendi üzerine alır. Bu eylem, insan hafızasının o devasa hakikat arayışında (Musa'nın yolculuğunda) bile ne kadar kırılgan, kusurlu ve "terk etmeye" meyilli olduğunun edebî bir resmidir. İnsan fıtratı, en hayati şifreyi (balığı) bile saniyeler içinde "nisyan" karanlığına gömebilecek bir zafiyet taşır.

        El-hûte (الْحُوتَ)

        İbn Fâris, "h-v-t" (ha-vav-te) kökünün denizlerde yaşayan balık manasına geldiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, "hût" kelimesinin Sami dil ailesindeki ve Geç Antik Çağ edebiyatındaki etimolojik izlerini sürer. Aramice ve Süryanicedeki "nûna/hûta" (balık) kelimelerinin, Yakındoğu apokaliptik ve mitsel anlatılarında hayat suyunu (âb-ı hayatı), ölümsüzlüğü ve sırrın ifşasını simgeleyen ortak bir motif olduğunu tespit eder. Kur'an, bu "cansız gıdayı/balığı" (hût) kullanarak, aranan o ilahi sırrın (Hızır'ın) koordinatını bizzat bir "diriliş" metaforu üzerinden muhatabın zihnine nakşeder.

        Ve mâ ensânîhü (وَمَا أَنْسَانِيهُ) / İllâş-şeytânü (إِلَّا الشَّيْطَانُ)

        İbn Fâris, "ş-t-n" (şın-tı-nun) kökünün hakikatten, rahmetten ve merkezden tamamen uzaklaşmak, mesafeli olmak; yahut "ş-y-t" (şın-ye-tı) kökünden gelerek ateşin helak edici gücüyle yanmak, öfkeden kavrulmak manalarına geldiğini belirtir. Başındaki olumsuzluk ve istisna edatlarıyla "mâ ensânîhü illâş-şeytânü" (onu bana şeytandan başkası unutturmadı) formuna giren cümle, unutturma eyleminin (insâ) failini tespit eder.

        Arthur Jeffery, "Şeytan" isminin Habeşçedeki (Ethiopic) ve Aramicedeki "Shatan" kelimeleriyle olan kökensel ve tarihsel bağına dikkat çeker. Bu kelime, bölge inançlarında insanın yolunu kesen, ilahi planı bozmaya çalışan ve zihne vesvese veren "mutlak muhalif/engelleyici" karakteri tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, şeytanın bu bağlamdaki teolojik rolünü tahlil eder. Genç yoldaşın balığı unutması büyük bir günah (cürm) veya ahlaki bir sapma değildir; burada şeytanın işlevi, Musa'nın o mukaddes hedefine (iki denizin kavşağına ve ledün ilmine) ulaşmasını geciktirmek, zihinsel bir illüzyonla (hafıza kaybıyla) yolculuğun rotasını saptırmaya yönelik o ince ve "engelleyici" (muhalif) şeytani müdahaledir. Şeytan, ahlakı değil, doğrudan "dikkat ve idrak" mekanizmasını hedef almıştır.

        En ezkürahü (أَنْ أَذْكُرَهُ)

        İbn Fâris, "z-k-r" (zel-kef-ra) kökünün temelinde, zihinde gizli olan, kaybolmaya yüz tutan bir bilgiyi veya olayı yeniden hatırlamak, anmak, akılda sımmsıkı tutmak ve dille ifade etmek manalarının bulunduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının "nisyan" (unutma) mefhumunun ontolojik tam zıttı olduğunu açıklar. Şeytanın unutturduğu şey (en ezkürahü / onu hatırlamam), sadece balığın fiziki varlığı değil; balığın canlanmasının taşıdığı o devasa ilahi işareti, o anın hakikatini ve Musa'ya verilmesi gereken o hayati haberi zihinde "canlı tutma ve aktarma" eyleminin bütünüyle felç edilmesidir. Zikir iptal edilmiş, bilgi kesintiye uğramıştır.

        Vettehaze (وَاتَّخَذَ) / Sebîlehû (سَبِيلَهُ) / Fîl bahri (فِي الْبَحْرِ)

        İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, kabullenmek ve almak; "s-b-l" (sin-be-lam) kökünün açık, kolay ve iz bırakılan yol; "b-h-r" (be-ha-ra) kökünün ise karayı ikiye yaran, göz alabildiğine uzanan devasa su kütlesi manalarına geldiğini yineler.

        Dücane Cündioğlu, "Balık kendi yolunu (sebîlini) tutup denizin içine girdi" ibaresindeki o çarpıcı eylemselliği tahlil eder. İftial babında gelen "ittihaz" (edinme/tutma) eylemi, ölü bir balığın pasif bir şekilde suya kayması değil; ilahi bir uyanışla canlanan fıtratın, o devasa karmaşanın (denizin) içinde hiç tereddüt etmeksizin saniyeler içinde kendi "özel rotasını/izini" (sebîlini) seçip, aktif bir iradeyle o yolu yarmasıdır. İnsan aklı (genç) hakikati hatırlamaktan (zikirden) aciz kalırken, mucizevi bir şekilde dirilen hayvan, ilahi emrin rotasını mutlak bir kesinlikle "edinip" (ittihaz edip) denizin bilinmezliğine karışmıştır.

        Acebâ (عَجَبًا)

        İbn Fâris, "a-c-b" (ayın-cim-be) kökünün asıl manasının, insanın alıştığı tabiat yasalarının dışına çıkan, olağanüstü, sıra dışı ve sebebi gizli olan bir durum karşısında kapıldığı şiddetli hayret, şaşkınlık ve açıklanamazlık hali olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "aceb" kavramının sıradan bir sürpriz olmadığını; insanın zihinsel şemalarının, nedensellik algısının (sebep-sonuç ilişkisinin) tamamen yıkıldığı ve aklın o mucizevi gerçeklik karşısında felsefi bir acziyete (şaşkınlığa) düştüğü "idrak sarsıntısı" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "acebâ" (ne şaşılacak şey, ne tuhaf bir şekilde) zarfıyla son bulmasını (fasılasını) epistemolojik bir kırılma olarak tahlil eder. Ölü bir tuzlu balığın dirilip denizde bir tünel açarak (önceki ayetteki 'serab' ile bağlantılı olarak) yolunu bulması, sadece görsel bir illüzyon değil; varlığın o katı biyolojik yasalarının ilahi irade karşısında nasıl paramparça olduğunu gösteren mutlak bir "harikuladeliktir" (acebtir). Genç yoldaş, o anın dehşetini kelimelerle tarif edemediği için cümlesini bu tek kelimelik felsefi şokla (acebâ) mühürlemiştir. Doğal aklın bittiği yerde, ilahi "hayret" başlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X