Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 62. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 62. Ayet

    فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ câvezâ kâle lifetâhu âtinâ ġadâenâ lekad lakînâ min seferinâ hâżâ nasabâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ genç adama, ‘Yiyeceğimizi getir. Gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük’ dedi.”

      Oradan, yani o mekândan uzaklaştıklarında Mûsâ genç adama, ‘Yiyeceğimizi getir. Gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük’ dedi. Bu beyan, bir kimse meşakkate girdiği ve ağır bir çaba harcadığı zaman “şöyle bir meşakkate düştüm” ve bir hastanın “Şöyle bir hasatlığa yakalandım” demesinde herhangi bir mahzur olmadığına delildir. Böyle bir davranış, Allah’tan şikâyet ve ondan gelen karşısında yakınma olarak değerlendirilmez. Çünkü Hz. Mûsâ "gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük, çaba harcadık" demiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe lemmâ (فَلَمَّا) / Câvezâ (جَاوَزَا)

        İbn Fâris, "c-v-z" (cim-vav-ze) kökünün asıl manasının, bir sınırı aşmak, bir mekânı arkada bırakarak geçip gitmek ve ortadan/aradan sıyrılmak olduğunu belirtir. Bir şeye izin verilmesine "cevâz" denilmesi de, o eylemin yasak sınırını "geçip/aşıp" meşruiyet alanına girmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "câveze" fiilinin müfâale babında (câvezâ / ikisi birlikte geçip gittiler) kullanılmasını, mekânsal bir aşırılık (haddi aşma) durumu olarak açıklar. Tesniye (ikil) kipiyle gelen bu eylem; Musa ve gencin hedeflenen o mutlak sınırı (iki denizin birleştiği kavşağı) farkında olmadan, bir boşluk (nisyan) anında "geçip gitmelerini", hedefi arkalarında bırakarak bilmedikleri bir coğrafyaya doğru sürüklenişlerini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin barındırdığı ontolojik ironiyi tahlil eder. Musa, yıllarca o "mecma" (kavşak) noktasına ulaşmak için yürümüştü. Ancak insan idraki (zihni) uykuya veya dalgınlığa daldığında; bizzat aradığı o devasa hakikat merkezini (kayayı ve canlanan balığı) körcesine "geçip gidebilir" (câvezâ). Arayışın en trajik anı, hedefe ulaşılamaması değil, hedefin tam yanından (fark edilmeden) geçilip gidilmesidir.

        Kâle (قَالَ) / Lifetâhü (لِفَتَاهُ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti dışa vurmak; "f-t-y" (fe-te-ye) kökünün ise gençlik, zindelik ve hizmet manalarına geldiğini yineler.

        Dücane Cündioğlu, "kâle lifetâhü" (genç arkadaşına dedi ki) cümlesini, sessiz ve meşakkatli bir yürüyüşün ardından gelen o fıtri (insani) kırılma anı olarak okur. Hedefi bilmeden aştıkları o uzun, sessiz yürüyüşün ardından; Musa'nın dudaklarından dökülen bu söz, metafizik bir vahiy değil, bütünüyle insan biyolojisinin (açlığın ve yorgunluğun) dikte ettiği sarsılmaz bir bedensel itiraftır. Peygamber, kendi ontolojik zayıflığıyla (insanlığıyla) yüzleşmiştir.

        Âtinâ (آتِنَا)

        İbn Fâris, "e-t-y" (hemze-te-ye) kökünün bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi beraberinde getirmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, emir kipiyle gelen "âti" (getir/ver) ve "nâ" (bize) zamirinin birleşimini, şiddetli ve ertelenemez bir ihtiyaç (i'tâ) talebi olarak açıklar. Musa'nın bu emri, sıradan bir istek değil; bedenin tükeniş noktasında fıtratın acil bir şekilde enerji (azık) talep etmesidir.

        Ğadâenâ (غَدَاءَنَا)

        İbn Fâris, "ğ-d-v" (ğayın-dal-vav) kökünün asıl manasının, günün ilk yarısı, sabahın erken vakitlerinden öğleye kadar olan o aydınlık zaman dilimi olduğunu tespit eder. İnsanın güne başlarken yediği o ilk yemeğe (sabah kahvaltısı veya erken öğle yemeği) bu zaman diliminden dolayı "ğadâ" denildiğini o bedevi kültürel tespitiyle aktarır.

        Toshihiko Izutsu, "ğadâ" (azığımız/yemeğimiz) kelimesinin bu teolojik serüvendeki varoluşsal tezatını tahlil eder. Musa, göklerin ve yerin sırlarına (ledün ilmine) ulaşmak, evrenin batıni işleyişini kavramak gibi devasa, aşkın bir epistemolojik hedefin peşindedir. Ancak Kur'an, o devasa arayışın tam ortasına bu son derece dünyevi, biyolojik ve sıradan kelimeyi (ğadâ) yerleştirerek; insanın ruhsal/ilmi mertebesi ne kadar yüce olursa olsun, nihayetinde bir parça "sabah yemeğine" muhtaç olan, toprağa ve acziyete (biyolojiye) bağlı çaresiz bir varlık olduğunu sarsıcı bir realizmle resmeder.

        Lekad (لَقَدْ) / Lekînâ (لَقِينَا)

        İbn Fâris, "l-k-y" (lam-kaf-ye) kökünün temelinde, bir şeyle karşı karşıya gelmek, yüz yüze çarpışmak ve bir durumu bizzat yaşayıp tatmak manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eyleminin (lekînâ / biz karşılaştık, maruz kaldık) başındaki "lam" ve "kad" pekiştirme edatlarıyla (lekad) kullanılmasını inceler. Bu, sıradan bir yorgunluk hissi değil; bedenin tüm direncinin kırıldığı, şiddetli ve mutlak bir fiziksel sarsıntıyla "yüz yüze" kalındığına dair şeksiz şüphesiz bir itiraftır.

        Min (مِنْ) / Seferinâ (سَفَرِنَا) / Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, "s-f-r" (sin-fe-ra) kökünün asıl manasının, kapalı olan bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, sıyırmak, açığa çıkarmak ve süpürmek olduğunu tespit eder. İnsanın ahlakını, tahammül gücünü ve gerçek fıtratını (gizli kalan yönlerini) ortaya çıkardığı (örtüyü sıyırdığı) için uzun yolculuklara "sefer" denildiğini o eşsiz etimolojik kökeniyle kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işaret zamiriyle gelen "seferinâ hâzâ" (işte bu bizim özel yolculuğumuz) tamlamasını tahlil eder. Musa, hayatı boyunca Mısır'dan Medyen'e, oradan Tûr dağına kadar pek çok zorlu "sefer" yapmıştır. Ancak "işte bu" (hâzâ) diyerek işaret ettiği ilim/hakikat yolculuğu, daha öncekilerin hiçbirine benzemeyen, insan aklını ve bedenini daha önce hiç tecrübe etmediği bir düzeyde sınayan mutlak ve tüketici bir seferdir.

        Nesabâ (نَصَبًا)

        İbn Fâris, "n-s-b" (nun-sad-be) kökünün asıl manasının, bir şeyi dikmek, ayağa kaldırmak ve bir yere sağlamca yerleştirmek olduğunu belirtir. Ancak bu kelimenin zıddıyet barındırarak; bedenin dik durma mecalini yok eden, insanı büken, çökerten ve iliklerine kadar tüketen o şiddetli "ağrı, yorgunluk ve meşakkate" de nesab denildiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nesab" kelimesinin sıradan bir yorgunluk (ta'b) olmadığını; kasların iflas ettiği, hareket etme enerjisinin tamamen bittiği ve insanın adeta hastalanacak kadar bitkin düştüğü o ağır bedensel ve ruhsal "tükeniş" hali olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin anlatıdaki mucizevi yerini (zamanlamasını) edebî bir eksende okur. Musa ve genci, o mutlak kavşak (mecma) noktasına ulaşana dek, asırlar sürecek (hukubâ) o yürüyüşlerinde hiçbir "nesab" (yorgunluk) hissetmemişlerdi. Çünkü o ana kadar ilahi fıtratın ve hedefin rotasındaydılar. Ancak kavşağı "geçip gittikleri" (câvezâ) an, yani ilahi hedeften koptukları saniye, o devasa yorgunluk (nesab) bütün ağırlığıyla bedenlerine çökmüştür. Doğru yolda yürümek bedene yük olmazken, hakikati ıskalayıp fazladan atılan her adım insanın bizzat kendi yıkımına (nesabına) dönüşmüştür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle son bulmasını (fasılasını) irfani (epistemolojik) bir arınma olarak tahlil eder. Hakikati (ledün ilmini / Hızır'ı) bulmak için, arayıcının dünyevi ve bedensel gücünden tamamen sıyrılması, kibrini kırması ve mutlak bir acziyet/tükeniş (nesab) noktasına gelmesi gerekir. Musa'nın bu "tükendim" itirafı, aslında Hızır'la karşılaşmaya felsefi olarak "hazır" hale geldiğinin, bardağın tamamen boşaldığının (bilgiye açıldığının) etimolojik mühürüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X