Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 61. Ayet

    فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ beleġâ mecme’a beynihimâ nesiyâ hûtehumâ fetteḣaże sebîlehu fî-lbahri serabâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını (yoklamayı) unuttular. Balık denizde yolunu tutup gitmişti.”

      Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını (yoklamayı) unuttular. Asıl unutan genç adam olduğu halde Allah Teâlâ unutma fiilini hem Hz. Mûsâ’ya ve hem de o genç adama nispet etmiştir. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: yüce Allah, unutma fiilini hem Hz. Mûsâ'ya ve hem de o gence “terketme, bırakma” mânasında izafe etmiştir. Çünkü Mûsâ ve genç adamı o mekândan ayrılmış ve balığı orada bırakmışlardı. Unutmayı onlara izafe etmesi her ikisinin balığı orada bırakmaları ve oradan ayrılmaları dolayısıyladır. Yoksa asıl unutan Mûsâ (a.s.) değil o genç adamdı. Çünkü genç adam “Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir” demiştir. Çünkü unutulan şey terkedilmiş demektir. Bazıları da unutmanın hem Hz. Mûsâ’ya ve hem de genç adama nispet edilmesi ikisinin de unutmasından dolayıdır demiştir. Genç adam, Mûsâ’ya (a.s.) hatırlatmayı ve balığın denizde yolunu tutup gittiğini haber vermeyi, Mûsâ (a.s.) da balığın durumu hakkında bilgi istemeyi unutmuştu. Dolayısıyla her ikisi de unutmuştu. Genç adam balığın denize gittiğini haber vermeyi ve hatırlatmayı, Mûsâ (a.s.) da balığın durumunu sormayı unutmuştu. Bazıları da şöyle demiştir: Unutmanın Mûsâ’ya (a.s.) ve genç adamına nispet edilmesi, gitmesi ve ilim alması emredilen kişinin yerini her ikisinin de unutmuş olmalarından dolayıdır. Bu yoruma göre unutmak “bilmemek” diye tevil edilmiş olur. Yani Mûsâ ve genç adamı o kişinin yerini bilmediler demek olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Balık denizde yolunu tutup gitmişti. Ebû Avsece bu beyana şu anlamı vermiştir: Balık, bir kovuğa girer gibi denize girmişti. “es-Serab” (سَرَبًا) yerde bir delik, yarık, kovuk demektir. Farsça’da buna “sümc” denir. İbn Kuteybe ise “serab” kelimesine gidiş yeri anlamı vermiştir.

      Müfessirler şöyle demişlerdir: Söz konusu balık kızartılmıştı, Allah onu canlandırdı. Bazıları da balığın taze olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu balığın kızartılmış veya taze olup olmadığını öğrenme ihtiyacı içinde değiliz. Allah Teâlâ onu -kızartılmış veya taze- hangi halde olursa olsun canlandırmaya kadirdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe lemmâ (فَلَمَّا) / Beleğâ (بَلَغَا)

        İbn Fâris, "b-lam-ğ" (be-lam-ğayın) kökünün temelinde, bir şeyin nihayetine varmak, hedeflenen son noktaya vasıl olmak ve menzile erişmek manalarının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "büluğ" eyleminin (beleğâ / ikisi ulaştığında) rastgele bir yürüyüşün durması değil; bilakis çok uzun, meşakkatli ve bilinçli bir arayışın sonucunda o hedeflenen ontolojik eşiğe şeksiz şüphesiz "ayak basma" anı olduğunu açıklar. Fiilin tesniye (ikil) kalıbında gelmesi, Musa ve gencin o zorlu yolculuğun yükünü omuz omuza çekerek hedef noktasına birlikte erişmelerini mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edat ve fiilin (fe lemmâ beleğâ) oluşturduğu o zaman algısını tahlil eder. Musa, hakikati aramak için "asırlar boyu yürüyeceğini" (hukubâ) göze almıştı. Ancak ilahi plan, onları kendi içsel yorgunluklarının ve dikkatlerinin en zayıf olduğu o kesişim noktasına, hiç beklemedikleri bir "anda" (lemmâ / dığı zaman) ulaştırarak, hedefe varmanın bazen insan idrakini (zihnini) aşan ilahi bir "zamanlama" meselesi olduğunu dilbilimsel olarak sahneler.

        Mecme'a (مَجْمَعَ) / Beynihimâ (بَيْنِهِمَا)

        İbn Fâris, "c-m-a" (cim-mim-ayın) kökünün dağınık nesneleri, suları veya insanları bir araya getirmek, bütünleştirmek manasına geldiğini; "b-y-n" (be-ye-nun) kökünün ise iki şeyin arasındaki mesafe, fark ve ayrım çizgisi olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecma'a beynihimâ" (ikisinin/iki denizin arasının birleştiği yer) tamlamasının ism-i mekân formunda, birbirine zıt veya birbirinden bağımsız iki devasa su kütlesinin muazzam bir akıntıyla "kavuştuğu, toplandığı ve birbirine karıştığı" o spesifik coğrafi düğüm noktası olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, bu tamlamanın (iki denizin birleştiği kavşak) felsefi ve anlambilimsel derinliğini okur. Burası sadece fiziksel suların değil; Musa'nın temsil ettiği zahiri/şer'i ilim ile, birazdan Hızır şahsında belirecek olan batıni/ledünni ilmin ontolojik olarak "kesişeceği", insan idrakinin sınırlarının ilahi sırlarla "toplanacağı" (mecma) o mutlak felsefi ve epistemolojik sınır/eşik noktasıdır.

        Nesiyâ (نَسِيَا)

        İbn Fâris, "n-s-y" (nun-sin-ye) kökünün asıl manasının, bir şeyi zihinden bütünüyle silmek, hatırdan çıkarmak, farkında olmadan terk etmek ve arkada bırakmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nisyan" eyleminin bu ayetteki tesniye (ikil) kullanımını tahlil eder. Musa ve genç arkadaşının her ikisinin birden balığı (azığı) unutması, sıradan bir nörolojik dalgınlık değildir. O devasa "kavşak" (mecma) noktasına ulaşmanın verdiği ağır fiziksel yorgunluk ve yolculuğun fıtri ağırlığı altında, ilahi bir müdahaleyle her iki zihnin de aynı anda perdelenmesi (nisyan) eylemidir.

        Dücane Cündioğlu, "unutma" (nesiyâ) fiilinin bu muazzam arayış serüvenindeki felsefi kırılmasını tahlil eder. Musa, mutlak aklı, hafızayı ve vahyi temsil eden bir peygamberdir. Ancak büyük sırra (Hızır'a) ulaşmanın anahtarı, akli bilincin (hafızanın) devreden çıkması, bir "unutma/boşluk" anının yaşanmasıdır. Akıl o azığı "unutarak" terk eder ki, ilahi mucize (balığın canlanması) o unutuşun karanlığında filizlenebilsin. Vahiy, insanın "nisyanını" bizzat hakikate giden yolun (işaretin) kendisine dönüştürmüştür.

        Hûtehümâ (حُوتَهُمَا)

        İbn Fâris, "h-v-t" (ha-vav-te) kökünün denizlerde ve tatlı sularda yaşayan balık manasına geldiğini kaydeder. Balıkların suyun içinde hızla sağa sola dönmelerinden dolayı "havelân" (dönmek/turlamak) kelimesiyle akraba olabileceğini de o eşsiz etimolojik içgörüsüyle belirtir.

        Arthur Jeffery, "hût" kelimesinin Sami dil ailesindeki ve Geç Antik Çağ edebiyatındaki mitolojik-teolojik kökenine iner. Aramice ve Süryanicedeki "nûna/hûta" (balık) kelimelerinin, ölümsüzlük, diriliş ve hayat suyu (âb-ı hayat) efsanelerinde canlanmayı simgeleyen ortak bir Yakındoğu motifi olduğunu tespit eder. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, ölü bir canlının suyun (hayatın) merkezinde yeniden dirilmesi mucizesini tarihsel ve edebi bir zemine oturttuğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin tefsir literatüründeki bağlamını açıklar. Bu balık (hût), yolcuların yemek için yanlarına aldıkları tuzlanmış, cansız bir azıktır. Ölü bir gıdanın (hûtun), o "iki denizin kavşağına" gelindiğinde ilahi bir fıtratla canlanarak aslına (suya) rücu etmesi, Musa için aranılan o mutlak "işaretin" (kılavuzun) ta kendisidir.

        Fettehaze (فَاتَّخَذَ)

        İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün temelinde, bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, kabullenmek ve almak manalarının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin iftial babında (fettehaze / hemen edindi) gelmesini inceler. Bu kalıp, cansız bir cismin rastgele suya yuvarlanmasını veya pasif bir düşüşü değil; balığın canlanarak şuurlu, kastî ve aktif bir iradeyle "kendi yolunu bizzat seçmesini, tutmasını ve benimsemesini" (ittihazını) ifade eder. Başındaki "fe" edatı (takibiye), Musa'nın unutuşuyla balığın denize atılışı arasındaki o eşzamanlı mucizevi hızı mühürler.

        Sebîlehû (سَبِيلَهُ)

        İbn Fâris, "s-b-l" (sin-be-lam) kökünün asıl manasının, insanların ve hayvanların üzerinde yürüdükleri, iz bıraktıkları, gidiş gelişi kolay ve açık olan "yol" olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ölü bir balığın canlanıp denizdeki kendi "yolunu" (sebîlehû) bulmasındaki o eşsiz edebi ve felsefi tezatı tahlil eder. İnsanlar (Musa ve genç), hakikati ararken yorgun düşüp yollarını şaşırır ve azıklarını unuturken; ilahi bir nefesle canlanan balık, o uçsuz bucaksız denizin içinde hiç şaşırmadan, fıtratının pusulasıyla "kendi özel rotasını" (sebîlini) saniyeler içinde "edinivermiştir". Varlık, ilahi emir geldiğinde yolunu asla şaşırmaz.

        Fîl bahri (فِي الْبَحْرِ)

        İbn Fâris, "b-h-r" (be-ha-ra) kökünün asıl manasının, karayı ikiye yaran, göz alabildiğine uzanan, derin, geniş ve sırlarla dolu su kütlesi (deniz) olduğunu yineler. İnsanı hayrete düşüren genişliğinden dolayı "inbihâr" (şaşkınlık) kelimesinin de bu kökten türediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "bahir" (deniz) kavramının Kur'an felsefesindeki ontolojik derinliğini okur. Deniz, insanın yürümesini engelleyen, içindeki gizemi (balığı) yutarak saklayan, sınırları aşılamaz mutlak bir bilinmezlik alanıdır. Balığın bu devasa kütlenin "içine" (fîl bahri) karışması, sıradan zihnin (ve gözün) takibinden tamamen çıkarak "gayb" alemine süzülmesidir.

        Serabâ (سَرَبًا)

        İbn Fâris, "s-r-b" (sin-ra-be) kökünün temelinde, suyun sızıp akması, bir şeyin yeraltında, gizli bir tünelde, koridorda veya bir delik içinde süzülerek gözden kaybolması manalarının yattığını tespit eder. Yeraltı yollarına, tünellere veya farenin deliğine süzülmesine bu kökten hareketle "serab" denildiğini o harika etimolojik tahliliyle aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "serab" kelimesinin buradaki ism-i mef'ul (durum zarfı) kullanımını inceler. Balık sadece suya atlamamış; suyun içinde kendi bedeninin kalıbı kadar bir boşluk, adeta taştan veya buzdan oyulmuş görünmez ve gizli bir "tünel/koridor" (serab) açarak mucizevi bir şekilde o boşluğun içinden süzülüp gitmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "serabâ" (su içinde açılan gizli bir tünel/süzülüş) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami ve epistemolojik bir bağlamda tahlil eder. Suyun (denizin) doğası gereği yarıldığı an geri kapanması gerekir. Ancak Kur'an, balığın gidişine "serab" (tünel) diyerek suyun iz bırakacak şekilde donup kaldığını veya o geçidin ilahi bir imza olarak açık bırakıldığını resmeder. Musa'nın peşinde olduğu o batıni (ledün) ilminin doğası da tam olarak böyledir; sıradan gözlerin göremediği, denizin (gaybın) içinde açılan sırlı bir "tünel" gibi süzülüp giden ve ancak o incecik izi (serabı) idrak edebilenlerin takip edebileceği mutlak bir hakikat yolculuğudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X