وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُوالرَّحْمَةِۜ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِه۪ مَوْئِلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 58. Ayet
Daralt
X
-
“Senin Rahb’in hep bağışlayıcıdır ve merhamet sahibidir; şayet yaptıklarız yüzünden onları (hemen) cezalandıracak olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan öte kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır.”
Senin Rabb’in hep bağışlayıcıdır ve merhamet sahibidir. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah Teâlâ, onların kusurlarını örttüğü ve isyan ettikleri zaman cezalandırmadığı için bağışlayıcıdır, tövbe ettikleri zaman tövbelerini kabul ettiğinde merhamet sahibidir. İkinci ihtimale göre bağışlanma dileyip tövbe ettiklerinde bağışlayıcıdır. Onlara merhamet ettiği ve daha önce işledikleri günahların üzerinde durmadığı için de merhamet sahibidir.
Şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) cezalandıracak olsaydı, onlara azabı dünyada çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki. Hasan-ı Basrî şu açıklamayı yapar: Allah Teâlâ her ümmet için helâk olacakları bir süre ve zaman tayin etmiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle beyan eder: “Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir” Bir başka âyette ise şöyle buyurur: “Fakat Semûd kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Sâlih de, ‘Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!’ dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi” Yüce Allah bu ümmetin helâk zamanını ise kıyâmet günü olarak belirlemiştir. Söz konusu helâk zamanı “Ama asıl vâdeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır” beyanında sözü edilen vakittir. Bazı âlimler ise şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ peygamberlerini yalanlayan bütün ümmetleri helâk etmiş ve kendilerinden sonra gelen ümmetlerin bundan öğüt ve ibret almalarını hedeflemiştir. Yüce Allah, bu ümmetin helâkini ise kıyâmet günü olarak tayin etmiştir. Çünkü bu ümmetten sonra ibret alacak başka bir ümmet olmayacaktır.
Artık bundan öte kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır. Âyette geçen “mev’il” (مَوْئِلًا) kelimesinin "melce" ve sığınak mânasına geldiği söylenmiştir. İbn Kuteybe ise şöyle der: Arapça’da “lâ veelet nefsüke” (لَا وَأَلَتْ نَفْسُكَ) denir ki "nefsin kurtulmasın" demektir. “Veele fülânun ilâ kezâ” (وَأَلَ فُلَانٌ إِلَى كَذَا) tabiri ise "filanca şuna sığındı" anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Rabbüke (رَبُّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" (ra-be-be) kökünün asıl manasının, bir şeye malik olmak, onu ıslah etmek, gözetmek, terbiye etmek ve adım adım kemale erdirmek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sonundaki "ke" (senin) iyelik zamirine dikkat çeker. Önceki ayetlerde hakikati inkâr eden ve ayetlerden yüz çeviren o zalimlerin tablosu çizildikten sonra, vahiy doğrudan peygambere (ve muhataba) dönerek "Senin Rabbin..." (Rabbüke) der. Bu, o yoğun inkâr ve diyalektik (cedel) ortamında bunalan peygambere yönelik ontolojik bir teselli ve ilahi bir şefkat (velayet) kalkanıdır. İnkârcılar ne yaparsa yapsın, evrenin mutlak terbiyecisi doğrudan peygamberin "kendi Rabbidir".
El-Ğafûru (الْغَفُورُ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" (ğayın-fe-ra) kökünün temelinde, bir şeyi örtmek, gizlemek, kirlerden korumak ve saklamak manalarının yattığını tespit eder. Savaşta başı darbelerden "koruyan ve örten" demir başlığa da bu yüzden mığfer denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "El-Ğafûr" isminin, fail-i mübalağa (aşırılık/yoğunluk bildiren etken sıfat) vezninde geldiğini açıklar. Allah, sıradan bir örtücü (ğâfir) değil; insanların isyanları, kibre kapılmaları ve yüz çevirmelerine rağmen onların günahlarını bıkıp usanmadan, sürekli ve sonsuz bir kapasiteyle örten, azabı erteleyen o mutlak "Ğafûr"dur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde Allah'ın isimlerinin dizilişini (sentaksını) tahlil eder. Önceki ayetlerdeki o dehşet verici azap ve mühürlenme (ekinne) sahnelerinden hemen sonra "El-Ğafûr" isminin sahneye çıkması, Kur'an'ın diyalektik teolojisinin kalbidir. İnsanın mutlak nankörlüğü (küfrü), Allah'ın mutlak ve ezici bağışlayıcılığıyla (ğafûr oluşuyla) dengelenir. Ceza yasası anında işlemez; çünkü araya giren bu "örtü/mığfer", insanın tövbe etmesi için ona varoluşsal bir zaman (mühlet) tanır.
Zür-rahmeti (ذُو الرَّحْمَةِ)
İbn Fâris, "z-v" (zel-vav) edatının sahip, malik ve ehil olmak anlamına geldiğini; "r-h-m" (ra-ha-mim) kökünün ise incelik, acıma, şefkat, annenin rahmi ve koşulsuz koruma manalarını taşıdığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Zû'r-rahmeti" (Rahmetin yegâne/mutlak sahibi) tamlamasının felsefi ağırlığını tahlil eder. Allah "rahmet eder" veya "rahmetlidir" demez; bizzat merhamet kavramının ontolojik kaynağı ve tartışmasız "sahibi/maliki" (Zû) olduğunu ilan eder. İnsanın her gün işlediği cürümlere rağmen evrenin anında çökmeyip işlemeye devam etmesi, işte o mutlak "rahmet sahibinin" kozmik şefkati sayesindedir.
Lev yüâhızühüm (لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ)
İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün asıl manasının, bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, yakalamak ve pençesine almak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "muâheze" (yüâhızühüm / onları yakalasaydı, hesaba çekseydi) fiilinin müfâale babında kullanılmasını inceler. Bu kalıp, birini işlediği suçun tam karşılığıyla, adaletin o şaşmaz terazisiyle anında derdest etmek, eylemlerinden dolayı onu sıkıca "kavrayıp cezalandırmak" demektir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, başındaki "lev" (eğer öyle olsaydı/şayet) imkânsızlık ve varsayım edatının barındırdığı ilahi lütfu tahlil eder. Allah'ın adaleti, o zalimleri "anında enseleyip yakalamayı" (muâhezeyi) gerektirirken, O'nun "Ğafûr ve Rahmet Sahibi" olması bu acil yakalamayı askıya alır. "Lev" edatı, ilahi öfkenin rahmet tarafından nasıl frenlendiğinin gramatik ispatıdır.
Bimâ (بِمَا) / Kesebû (كَسَبُوا)
İbn Fâris, "k-s-b" (kef-sin-be) kökünün asıl manasının, insanın kendi isteğiyle, çabasıyla, iradesiyle bir şeyi elde etmesi, kazanması, toplaması ve yığması olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, "kesb" (kazanma) eyleminin Kur'an ahlakındaki o ağır psikolojik ve felsefi faturasını okur. İnsanın kötülüğü, ona dışarıdan zorla dayatılan pasif bir kader değildir; o, önceki ayetlerdeki "i'raz ve cedel" (yüz çevirme ve inatla tartışma) vasıtasıyla kendi helakini ve günahını tıpkı bir tüccar gibi kendi iradesi ve çabasıyla "kazanmış/biriktirmiştir" (kesebû). Vahiy, suçu tamamen insanın o bilinçli ve hastalıklı "kazanç/eylem" (kesb) hanesine yazar.
Le-accele (لَعَجَّلَ)
İbn Fâris, "a-c-l" (ayın-cim-lam) kökünün yavaşlığın (tehîr) zıttı olan hızlanmak, bir işi vaktinden önceye çekmek, ivmelendirmek ve acele etmek manalarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ta'cîl" (le accele / anında aceleyle verirdi) fiilinin başındaki "lam" (elbette/kesinlikle) pekiştirme edatıyla birlikte oluşturduğu teolojik tezatı tahlil eder. İnsan fıtratı gereği "acelecidir" (hulkıku'l insânü min acel) ve Allah'tan sürekli mucizeyi veya azabı hemen indirmesini (ta'cîl etmesini) isteyerek kafa tutar. Ancak Allah'ın "El-Ğafûr ve Rahmet Sahibi" olması, O'nun varlık sahnesinde "aceleci" (müsta'cil) davranmasını engeller. Azap edilmemesi Allah'ın acziyetinden değil, tam aksine, suçluların bizzat kendi işledikleri cürümler karşısında onlara "mühlet" tanıyan o sarsılmaz ve ağırbaşlı (vakur) merhametindendir.
Lehümül-azâbe (لَهُمُ الْعَذَابَ)
İbn Fâris, "a-z-b" (ayın-zel-be) kökünün asıl manasının bir şeyi engellemek, tatlılıktan mahrum bırakmak, acı vermek ve ıstıraba mahkûm etmek olduğunu yineler. Mühlet verilmeseydi o azap "onlar için" (lehüm) anında varlık sahasına çıkardı.
Bel (بَلْ) / Lehüm (لَهُمْ) / Mev'ıdün (مَوْعِدٌ)
İbn Fâris, "b-l" (be-lam) idrab (geçiş/düzeltme) edatının, önceki varsayımı (anında helaki) bir kenara bırakıp, asıl şaşmaz gerçeğe geçişi sağladığını; "v-a-d" (vav-ayın-dal) kökünün ise gelecekte gerçekleşmek üzere kesin bir söz vermek, buluşma veya hesaplaşma zamanı tayin etmek manalarına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "mev'ıd" kelimesinin ism-i zaman ve ism-i mekân formu olarak, ilahi irade tarafından milimetrik bir şekilde "önceden belirlenmiş, vadesi biçilmiş ve kaçılması imkânsız olan o mutlak randevu anını/mekânını" ifade ettiğini belirtir.
Angelika Neuwirth, "mev'ıd" (belirlenmiş vakit/randevu) kavramının eskatolojik (sona dair) ağırlığını inceler. Geç Antik Çağ inançlarındaki "hesap günü" fikrini, Kur'an bu kelimeyle radikal bir şekilde sabitler. Zalimlerin dünyadaki rahatlıkları ve azabın gecikmesi (mühlet) bir iptal değil; sadece o "belirlenmiş vaktin" (mev'ıdın) dolmasını bekleyen sessiz, ezici ve ertelenmiş bir kozmik geri sayımdır.
Len yecidû (لَنْ يَجِدُوا)
İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün aranan, çabalanan veya kaybolan bir şeyi bulmak manasına geldiğini yineler. "Len" edatı ise eylemi geleceğe dönük olarak mutlak ve geri dönüşsüz bir imkânsızlıkla olumsuzlar.
Râgıb el-İsfahânî, "len yecidû" (asla ve asla bulamayacaklar) ibaresinin, o belirlenen gün (mev'ıd) geldiğinde, inkârcıların içine düşeceği çaresiz çırpınışı ve ne kadar ararlarsa arasınlar çıkış yoluna dair yaşayacakları o mutlak felsefi sıfır noktasını (bulamamayı) açıkladığını belirtir.
Min dûnihî (مِنْ دُونِهِ)
İbn Fâris, "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün aşağıda olmak, geride kalmak ve "O'nun dışında, O'nun peşi sıra, O'ndan başka" manalarına geldiğini belirtir.
Patricia Crone, "min dûnihî" (O'ndan başka / O'nun otoritesi dışında) ifadesini, Ortadoğu coğrafyasındaki güç odaklarına ve hiyerarşik yapılara yöneltilmiş tevhidi bir darbe olarak okur. İnsanlar dünyadayken Allah'tan "başka" sığınacak krallar, ordular, aşiretler veya putlar (şürekâ) bulabilirler; ancak o mutlak "mev'ıd" geldiğinde, bu dünyevi alternatiflerin (dûn olanların) tamamı ontolojik bir hiçliğe dönüşür.
Mev'ılâ (مَوْئِلًا)
İbn Fâris, "v-e-l" (vav-hemze-lam) kökünün asıl manasının, bir kimsenin başına gelen büyük bir felaketten, düşmandan veya tehlikeden can havliyle kaçarak sığınacağı, kurtuluş umduğu güvenli bir limana, melceye (barınağa) yönelmesi olduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "mev'il" kelimesinin ism-i mekân olarak kullanıldığını belirterek; felaket anında fıtri olarak koşulup sığınılacak, arkasına saklanılacak "yegâne kurtuluş sığınağı ve mutlak kaçış noktası" anlamına geldiğini açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin "len yecidû min dûnihî mev'ılâ" (O'ndan başka sığınacak hiçbir güvenli liman / kaçacak hiçbir delik asla bulamayacaklar) şeklindeki o dehşetli kapanışını (fasılasını) ilahi adaletin mutlak kuşatması olarak aktarır. Dünyada Allah'ın merhametine, uyarıcılarına (elçilere) ve ayetlerine kasten sırt çevirip kaçan (i'raz eden) kibirli akıl; hesap anı geldiğinde sığınacak hiçbir "mev'il" (liman) bulamayacak ve bizzat kaçtığı o mutlak hakikatin (Allah'ın) sarsılmaz adalet duvarına felsefi ve fiziksel olarak çakılacaktır. Kelime, inkârcı kibrin tüm yollarının tamamen tıkandığı o çıkışsız eskatolojik labirenti resmeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla