Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 57. Ayet

    وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُۜ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى الْهُدٰى فَلَنْ يَهْتَدُٓوا اِذاً اَبَداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen azlemu mimmen żukkira bi-âyâti rabbihi fea’rada ‘anhâ venesiye mâ kaddemet yedâh(u)(c) innâ ce’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(s) ve-in ted’uhum ilâ-lhudâ felen yehtedû iżen ebedâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır? Biz onların kalplerine, bu uyarıyı algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidâyete çağırsan da artık ebediyen hidâyete eremeyecekler."

      Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden daha zâlim kim vardır? "Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp" meâlindeki cümle ile geçmiş ümmetlerden peygamberleri yalan sayanlar hakkında inen âyetler vasıtasıyla kendilerine nasihat edilen kimselerin kastedilmiş olması mümkündür. Bu durumda âyetin yorumu şöyle olur: Rabb'inin âyetleriyle öğüt verilip de ondan yüz çevirerek nefsine zulmeden kimseden daha zâlim hiçbir kimse yoktur. Halbuki o kişi kendisine verilen öğütten yararlansaydı kurtuluşa erecekti. Yahut da Rabb'inin âyetlerinin ona hatırlatılması, Rabb'inin tevhidine ve Resûlullah'ın (a.s.) risâletine dair getirdiği deliller ve kesin kanıtlardır. Ancak o bunları kabul etmemiş ve doğrulamamıştır. Yani sözü edilen âyetler ve delillerden öğüt almayarak, onları kabul etmeyerek nefsine zulmedenden daha zâlim hiçbir kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      “Ona sırt çevirenden.” Burada sözü edilen “sırt çevirme’nin ilk başta yüz çevirme olması muhtemeldir. Buna göre anlam şöyle olur: Âyetleri kabul etmeyen, onlara aldırmayan ve üzerinde düşünmeyen kimseden daha zâlim kim vardır? Veya onların âyet ve delil olduklarını öğrendikten sonra sırf inat ve dik kafalılıktan dolayı onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim vardır?

      Ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır? Bu cümlenin, kendi elleriyle yaptığı hiyanet ve şirki unutandan daha zâlim kim vardır? anlamına gelmesi ihtimal dâhilindedir. Yahut da “Ve kendi elleriyle yaptığını unutandan” anlamındaki cümle, öncesine bağlıdır. Buna göre mânası şöyle olur: Kendisine öğüt verilen ve elleriyle yaptıklarından kurtuluş yolu gösterilen ancak öğüt almayan kimseden daha zâlim kim vardır? En doğrusunu Allah bilir.

      “Kendi elleriyle yaptığını” meâlindeki cümlede elin yapılan bütün işlerde bir fonksiyonu olmasa da işleri ellerin öne çıkardığı belirtilmiştir. Çünkü normal hayatın akışına göre bir şey ancak eller vasıtasıyla öne alınır ve geri bırakılır. “febimâ kesebet eydîküm” (فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ) âyetindeki “kesb” de böyledir. Çünkü dünya hayatında ancak el vb. şeylerle kazanç elde edilir. Bu beyan Zâhiriyye mezhebini reddeder. Çünkü onların anlayışına göre âyet, kelimenin zâhirî mânasına göre anlaşılır. Oysa burada “el” kelimesinden bizzat elin kendisi anlaşılmamış, fakat elden başka bir şey anlaşılmıştır.

      “Biz onların kalplerine, bu uyarıyı algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik.”

      Biz onların kalplerine, bu uyarıyı algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik. Küfür karanlık kaynağıdır. Bir insan küfre girdi mi küfür kalbin ve bütün organların nurunu örter. İman ise aydınlatır. İman kalbi ve insanın bütün organlarını aydınlatıp nurlandırır. Birçok yerde belirttiğimiz gibi insan ancak zâhir olan iki nur vasıtasıyla görür. Bunlar kişinin kendi nuru ile gördüğü nesnenin nurudur. Bunlardan birisi yok olduğu zaman diğerinden yararlanmak da imkânsız hale gelir. Daha önce ifade ettiğimiz üzere iman aydınlık kaynağıdır ve kalpte nurdur. İki nur bir araya geldiği zaman kişi ondan yararlanır, kalbin ve imanın nuruyla varlıkları derinden anlamaya ve akletmeye başlar. İnsanın kulak, göz ve dil bütün organlarının durumu da böyledir. İnsan bu nurla hakkı görmeye, akletmeye, hakkı ve doğruyu duymaya başlar. Küfür karanlıktır, organların nurunu engeller ve üzerini örter. Ve insanı görmez, akletmez, hakkı duymaz ve konuşmaz hale getirir. Daha önce de belirttiğimiz gibi insan bir şeyi gözün ve hevânın nuruyla görür. Bunlardan biri gittiği zaman insan bir şey görmez hale gelir. Belirttiğimiz husus bu kabildendir.

      Tevili yaptığımız bu beyanda, Mûtezile’nin görüşünü geçersiz kılan delil vardır. Çünkü küfür, ya bizâtihî veya Allah’ın fiiliyle mutlaka karanlıktır, çirkindir ve kınanmıştır. Eğer küfür kendi kendine öyle olmuştur denirse buna şöyle cevap verihr: Eğer bu mümkünse eşyanın kendi kendine hâdis olması (sonradan olma) da mümkündür. Çünkü bir şeyin kendi kendine karanlık, çirkin ve kötü olmasıyla eşyanın kendi kendine şu an bulunduğu hal üzere olması arasında hiçbir fark yoktur. Bir şeyin kendi kendine karanlık ve çirkin olması geçersiz olduğuna göre onu karanlık ve çirkin kılanın yüce Allah olduğu kesin hale gelir. Biz de zaten bunu söylüyor ve kâfirin küfür fiilini karanlık ve çirkin olarak, müminin iman fiilini aydınlık ve güzel olarak yaratan Allah'tır, diyoruz. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Sen onları hidâyete çağırsan da artık ebediyen hidâyete eremeyecekler. Yüce Allah’ın bu beyanı asla iman etmeyeceklerini bildiği bazı belirli topluluklara dairdir, bütün kâfirler hakkında olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü kâfirlerden iman edenler vardır.

      Hasan-ı Basrî der ki; Allah Teâlâ’nın bu beyanı, kalplerine mühür vurulan ve perde konulan kimseler hakkındadır. Çünkü onun şöyle bir sözü vardır: Küfrün öyle bir sının vardır ki kâfir o sınıra ulaştı mı kalbi mühürlenir ve bir daha asla iman etmez. Bazıları da bu âyetin, karakterleri inat, kibir, âyetleri ve delilleri yalan saymak olan kimselere dair olduğunu söylemişlerdir. Âdetleri böyle olunca inatları yüzünden asla iman etmezler. Bu ifadenin aslı bizim belirttiğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve men ezlemü (وَمَنْ أَظْلَمُ)

        İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün asıl manasının, bir şeyi fıtratında bulunması gereken yerden alıp, ait olmadığı başka/yanlış bir yere koymak ve hakkı ihlal etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ezlem" (daha/en zalim) kelimesinin ism-i tafdil formunda (en üstünlük derecesi) kullanılmasını, evrendeki en büyük varoluşsal suçun tanımı olarak açıklar. Allah, "Kim daha zalim olabilir?" diye sorarak; sıradan bir hırsızı veya katili değil, bizzat hakikate ve kendi fıtratına ihanet eden o en üst perdeden "zalim" profilini ifşa eder.

        Toshihiko Izutsu, bu soru kalıbının barındırdığı felsefi şiddeti tahlil eder. Kur'an'ın ahlak felsefesinde zulüm, sadece başkasına zarar vermek değildir. Kendisine apaçık hakikat sunulduğu halde onu reddeden insan, ontolojik olarak bizzat kendi varlık zeminini (ahiretini ve ruhunu) parçaladığı için evrendeki "en büyük zulmü" (ezlemü) kendi nefsine karşı bizzat kendisi işlemiştir.

        Mimmen (مِمَّنْ) / Zükkire (ذُكِّرَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" (zel-kef-ra) kökünün temelinde, zihinde gizli olan, unutulan veya üzeri örtülen bir bilgiyi, gerçeği yeniden hatırlamak, anmak ve akılda canlı tutmak manalarının bulunduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "tezkkir" eyleminin edilgen (meçhul) yapıda "zükkire" (hatırlatıldı/öğüt verildi) şeklinde kullanılmasını, ilahi rahmetin aktif rolü üzerinden okur. İnsan gerçeği kendi çabasıyla bulmak zorunda bırakılmamış; peygamberler, ayetler ve musibetler vasıtasıyla hakikat onun ayağına kadar getirilmiş, zihnine zorla "hatırlatılmıştır". Failin meçhul bırakılması, hatırlatıcı vasıtaların (ayetlerin) çokluğunu ve kuşatıcılığını gösterir.

        Bi âyâti (بِآيَاتِ) / Rabbihî (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" (hemze-ye-ye) kökünün açık nişan ve gösterge; "r-b-b" (ra-be-be) kökünün ise terbiye eden, sahip olan ve besleyen manalarına geldiğini yineler.

        Dücane Cündioğlu, "Rabbinin ayetleri" tamlamasının felsefi bağlamını tahlil eder. İnsana hatırlatılan şeyler, soyut matematiksel formüller veya kuru felsefi metinler değildir; kendisini yoktan var eden, nefes veren ve merhametle terbiye eden "Rabbinin" bizzat kainata ve kitaba nakşettiği o sarsıcı varoluşsal "işaret levhalarıdır" (ayetlerdir). Bu işaretleri reddetmek, sadece bir fikri değil, bizzat varlığın yegâne sahibini (Rabbi) reddetmektir.

        Fe a'rada (فَأَعْرَضَ) / Anhâ (عَنْهَا)

        İbn Fâris, "a-r-d" (ayın-ra-dad) kökünün asıl manasının, bir şeyin eni, genişliği, yan tarafı ve geniş yüzeyi olduğunu belirtir. Kişinin bir şeye göğsünü (yüzünü) değil de "yan tarafını / sırtını" dönerek ondan uzaklaşmasına ve yüz çevirmesine bu kökten hareketle "i'râz" denildiğini o bedevi anatomik gözlemiyle aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'râz" (yüz çevirme) eyleminin, bilgisizlikten veya görmemekten kaynaklanan pasif bir durum olmadığını açıklar. Bu, hakikati (ayetleri) bütün çıplaklığıyla görüp idrak ettikten sonra, kibrine veya dünyevi çıkarlarına ağır geldiği için "kasten ve bilinçli olarak" sırtını dönme, yönünü kasıtlı bir şekilde bâtıla çevirme eylemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin başındaki "fe" (takibiye/hemen ardından) edatının psikolojik hızını inceler. Kibirli insan, ayetlerle kendisine öğüt verildiği/hatırlatıldığı o saniyede, zerre kadar düşünmeye, tefekkür etmeye veya anlamaya çalışmaya tenezzül etmeksizin "anında" (fe a'rada) kibrinin refleksiyle sırtını döner.

        Ve nesiye (وَنَسِيَ)

        İbn Fâris, "n-s-y" (nun-sin-ye) kökünün temelinde, bir şeyi zihinden silmek, unutmak, ihmal etmek ve kasten terk etmek manalarının bulunduğunu tespit eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "nisyan" (unutma/terk etme) eyleminin Kur'an'daki ahlaki boyutunu okur. Zalimin buradaki "unutması", Alzheimer gibi nörolojik bir hafıza kaybı veya masum bir dalgınlık değildir. O, geçmişte işlediği cürümleri, ahirette vereceği hesabı ve ilahi uyarıları aklından "kasten silmiş", kendi konforunu bozmamak için hakikati zihinsel bir yokluğa (terke) mahkum etmiştir. Bu aktif ve şeytani bir unutuştur.

        Mâ kaddemet (مَا قَدَّمَتْ) / Yedâhü (يَدَاهُ)

        İbn Fâris, "k-d-m" (kaf-dal-mim) kökünün asıl manasının, öne geçmek, ilerlemek ve bir şeyi kendi önünden (geleceğe doğru) yollamak olduğunu belirtir. "y-d-y" (ye-dal-ye) kökünün ise güç, nimet, eylem ve insanın iki eli manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ellerinin önden gönderdiği şeyler" (mâ kaddemet yedâhü) mecazını, insanın kendi iradesiyle işlediği tüm sâlih veya fâsit amellerin (eylemlerin) bir özeti olarak açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, eylemin felsefi yükünün neden "ellere" verildiğini aktarır. İnsan birçok organıyla günah işleyebilir ancak "el" (yed), insanın varlığa müdahale ettiği, dünyayı şekillendirdiği, servet biriktirdiği ve zulmettiği o mutlak "eylem ve iktidar" merkezidir. Zalimin "elleriyle önden gönderdiklerini (ahiretteki hesap dosyasına yolladığı günahlarını) unutması", ahlaki sorumluluğu (agency) tamamen reddedip kozmik bir sarhoşluğa gömülmesidir.

        İnnâ cealnâ (إِنَّا جَعَلْنَا)

        İbn Fâris, "c-a-l" (cim-ayın-lam) kökünün, bir şeyi dönüştürmek, bir kanuna bağlamak, yaratmak, belirlemek ve kılmak manalarına geldiğini yineler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Şüphesiz Biz kıldık / Biz yerleştirdik" (İnnâ cealnâ) fiilindeki ilahi müdahaleyi tahlil eder. İnkârcıların içine düştüğü o körlük ve sağırlık tesadüfi bir biyolojik durum değildir. Allah, onların inatla "yüz çevirme ve unutma" (i'raz ve nisyan) yönündeki özgür iradelerinin (seçimlerinin) felsefi karşılığı olarak; bizzat sünnetullah gereği onların idrak mekanizmalarını kapatan o kozmik "mührü/perdeyi" (cealnâ) kendi elleriyle (kudretiyle) sisteme yerleştirmiştir. İlahi kurgu, insanın kibrine böyle cevap verir.

        Alâ kulûbihim (عَلَى قُلُوبِهِمْ)

        İbn Fâris, "k-l-b" (kaf-lam-be) kökünün bir şeyi altüst etmek, çevirmek ve halden hale sokmak manasına geldiğini belirtir. İnsanın inanç, düşünce ve duygu merkezi de sürekli fikir değiştirdiği (çalkalandığı) için "kalp" adını almıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) kalbin işlevini okur. Kalp, modern bilimdeki kan pompalayan et parçası değil; vahyi, hakikati ve evrensel uyumu kavrayan o mutlak ve yegâne "idrak" merkezidir. Kalbin örtülmesi (mühürlenmesi), insanın fiziksel olarak yaşamaya devam etse de ontolojik olarak "ölmesi", hakikate karşı felsefi bir bitkisel hayata girmesidir.

        Ekinneten (أَكِنَّةً)

        İbn Fâris, "k-n-n" (kef-nun-nun) kökünün temelinde, bir şeyi bütünüyle örtmek, gizlemek, saklamak ve dış etkenlerden korumak için kalın bir kılıfın içine sokmak manalarının yattığını tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kinân" kelimesinin çoğulu olan "ekinne" kelimesinin, sıradan ince bir örtüyü değil, hakikatin ışığının veya sesinin sızmasını tamamen engelleyen, üst üste binmiş aşılmaz, kalın ve katı "kılıfları/zırhları" ifade ettiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, "ekinne" kavramının psikolojik ve teolojik trajedisini tahlil eder. Zalim insan, aslında o kılıfları dünyadayken kendi kibriyle kalbinin üzerine kat kat bizzat kendisi örmüştür. Allah ise onların bu "yüz çevirme" ısrarı karşısında o zihinsel örtüleri (ekinneyi) ontolojik bir yasaya, sökülemez bir "mühre" dönüştürmüştür. Kalp kılıflanmıştır (ekinneten); artık o göğüs kafesinin içinde hakikati hissedecek bir organ değil, karanlığa gömülmüş bir taş yatmaktadır.

        En yefkahûhü (أَنْ يَفْقَهُوهُ)

        İbn Fâris, "f-k-h" (fe-kaf-he) kökünün asıl manasının, bir şeyin içyüzünü, gizli sebebini, deruni hakikatini yarmak, açığa çıkarmak ve derinlemesine kavramak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fıkıh" kavramının, bir şeyi yüzeysel olarak bilmekten (ilim) çok daha ötede, onun felsefi çekirdeğine ve mutlak anlamına nüfuz eden o keskin ve şuurlu "idrak/anlayış" eylemi olduğunu ifade eder.

        Patricia Crone, "onu (Kur'an'ı/hakikati) derinden kavramalarına (yefkahûhü) karşı (kalplerine kılıflar geçirdik)" ibaresini, insanın epistemolojik yetilerinin ilahi irade tarafından nasıl felç edildiği üzerinden okur. Onlar ayetleri fiziksel olarak duyarlar (Arapça kelimeleri bilirler), ancak kalplerindeki o kılıflar (ekinne) yüzünden metnin taşıdığı o dönüştürücü, kurtarıcı ve ahlaki felsefeyi (fıkhı) asla kavrayamazlar. Akıl sağırlaşmış, idrak kilitlenmiştir.

        Ve fî âzânihim (وَفِي آذَانِهِمْ) / Vakrâ (وَقْرًا)

        İbn Fâris, "e-z-n" (hemze-zel-nun) kökünün kulak ve dinleme yetisi; "v-k-r" (vav-kaf-ra) kökünün ise dayanılması zor bir ağırlık, sağırlık, taş gibi sertlik ve hantallık manalarına geldiğini tespit eder. Yüke ve ağır başlılığa (vekar) da bu kökten dolayı isim verilmiştir.

        Angelika Neuwirth, kulaklardaki bu "ağırlık/sağırlık" (vakr) metaforunun, Kur'an'ın muazzam sinematografik anlatımı (tecessüm) içindeki yerini tahlil eder. Kur'an, müşriklerin inatçılığını sadece soyut bir kavramla değil, organlar üzerinden somutlaştırarak sunar. Vahiy okunduğunda onların kulaklarına adeta sıvı kurşun dökülmüş, devasa ağırlıklar (vakr) tıkanmış gibidir; ilahi ses o ağır barikatı aşıp zihne ulaşamaz.

        Ve in ted'uhüm (وَإِنْ تَدْعُهُمْ) / İlel hüdâ (إِلَى الْهُدَى)

        İbn Fâris, "d-a-v" (dal-ayın-vav) kökünün çağırmak ve davet etmek; "h-d-y" (he-dal-ye) kökünün ise rehberlik etmek, doğru yolu (hidayeti) göstermek manalarına geldiğini yineler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şart edatıyla (ve in / eğer) başlayan bu cümlenin, peygamberin o tükenmez ve merhametli tebliğ çabasına yönelik ilahi bir felsefi uyarı olduğunu tahlil eder. "Sen onları hidayete (kurtuluşa) çağırsan bile..." ifadesi; kalplerini katı kılıflara (ekinne), kulaklarını sağırlığa (vakr) kendi iradeleriyle mahkum etmiş bir sosyolojiye dışarıdan yapılacak hiçbir "seslenişin/davetin" artık ontolojik bir tesir yaratamayacağının acı ilanıdır. Kapı içeriden kilitlenmiştir.

        Fe len yehtedû (فَلَنْ يَهْتَدُوا)

        İbn Fâris, "h-d-y" (he-dal-ye) kökünün iftial babındaki "ihtida" (hidayete erme, doğru yolu bizzat bulma) fiili olduğunu; "len" (asla) edatının ise eylemi geleceğe dönük olarak mutlak bir imkânsızlıkla olumsuzladığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihtida" eyleminin insanın kendi iç çabasıyla, iradesiyle hakikate yürümesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "fe len yehtedû" (bunun üzerine asla ve asla hidayete ermeyeceklerdir) ifadesindeki "len" edatının teolojik kesinliğini okur. Bu sıradan bir olumsuzluk değil, ilahi yasanın o kişi veya toplum hakkındaki "kapanış" hükmüdür. İdrak mekanizmalarını (kalbi ve kulağı) bozan bir insanın, artık kendi iç dinamikleriyle "ihtida etme" (kurtuluşa yönelme) ihtimali matematiksel ve felsefi olarak sıfırlanmıştır.

        İzen (إِذًا) / Ebedâ (أَبَدًا)

        İbn Fâris, "i-z-n" (hemze-zel-nun) edatının "o takdirde, öyleyse, mademki öyle" manalarına gelip kesin bir sonuca bağladığını; "e-b-d" (hemze-be-dal) kökünün ise sonu gelmeyen, kesintiye uğramayan, zamanın hudutlarını aşan o mutlak ve korkunç "sonsuzluk" (ebediyet) anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, ayetin bu kelimeyle son bulmasını (fasılasını) zaman ve varlık felsefesi üzerinden tahlil eder. "Ebedâ" (sonsuza dek) kelimesi, kibrin ve hakikatten yüz çevirmenin bedelinin nasıl zamanın dışına (sonsuzluğa) taştığını mühürler. İnsan sadece kısa bir dünya hayatında (belki birkaç on yıl) kibirlenip o "ayetlerden yüz çevirmiştir"; ancak ilahi fıtratı reddetmenin ontolojik cezası, o kısa ömrü aşıp, insanın ruhunu dönüşsüz ve çıkışsız bir "ebedi" (ebedâ) karanlığa, mutlak bir kayboluşa kilitlemiştir. Hakikati unutmanın (nisyanın) bedeli, sonsuzlukta (ebedâ) hüsrandır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X