Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 56. Ayet

    وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ وَيُجَادِلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَمَٓا اُنْذِرُوا هُزُواً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ nursilu-lmurselîne illâ mubeşşirîne vemunżirîn(e)(c) veyucâdilu-lleżîne keferû bilbâtili liyudhidû bihi-lhakk(a)(s) vetteḣażû âyâtî vemâ unżirû huzuvâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz resûlleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır."

      Biz resûlleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Yani biz resûlleri ancak insanlara müjde ve uyarıda bulunmalarını gerektirecek vahiylerle göndeririz. resûller, insanlara emir vermek ve yasaklamak için gönderilmişlerdir. Onların gönderiliş amacı, itaati, yani Allah'a itaati emretmek ve mâsiyeti yasaklamaktır. Peygamberler bu görev için gönderilmişlerdir. Müjde onların emirlerine tâbi olanlar ve yasakladıklarından vazgeçenler içindir. Uyarı da onların yasakladıklarını yapanlara yöneliktir. Netice olarak müjde, verdikleri emir konusunda kendisine tâbi olanlar, uyarı da yasak olanları işleyenlere mahsustur. En doğrusunu Allah bilir.

      Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak. Yani Hz. Peygamber'in sihirbaz, kâhin ve Allaha yalan uyduran biri olduğunu ileri sürerek ve başka şeyler iddia ederek hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Sihirbazlık, kâhinlik ve daha başka iddialara dayanarak Hz. Peygamber'le mücadele ederler ki bu bâtıldır. Veya Hz. Peygamber'le tartıştıkları ve mücadele ettikleri şeylerin bâtıl, Resûlullah'ın (a.s.) insanları Allah'a inanmaya davetinin hak, doğru ve nur olduğunu anlarlar. Fakat ona karşı inat ederler ve mücadele yürütürler. Onlara göre müslümanlar bâtıl üzeredir, tıpkı şu ilâhî beyanda açıklandığı gibi: "İsterler ki Allahın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler". Onlar İslâmın nur olduğunu anlarlar fakat bâtıla dayanarak mücadele edip tartışmak suretiyle ona karşı inat ederler. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır. Bazıları Allah Teâlânım âyetlerinin güneş, ay ve başka nesneler, "Kendilerine yapılan uyarılar"dan maksadın da peygamberlerin uyarı yaparken dayandıkları kitap, yani Kur'ân olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da âyete şöyle mâna vermişlerdir: Onlar âyetlerimi, yani Kur'ân'ı ve onun getirdiği delilleri, Kur'ândan başka kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır. Bu tevili yapan şöyle demiştir: Âyetin birinci tevili bâtıldır, doğru değildir. Çünkü Allah Teâlâ bu âyetten sonra "Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır?" buyurmaktadır. Tevili yapan kişi, şöyle devam etmektedir: Bu ifade bize Cenâb-ı Hakk'ın "âyetler" kelimesiyle bâtıl tevili yapan kişinin belirttiğini değil sözünü etmiş olduğumuz delilleri ve hüccetleri kastetmektedir. Onlar, Allah Teâlânın âyetlerini gerçekten alaya almamış olsalar bile gereğince amel etmedikleri gibi bu amel etmeyi de istemeyince âyetlerle alay ettiklerinin ve dalga geçtiklerinin söylenmiş olması da mümkündür. Onlar için "kör", "dilsiz" ve "sağır" ifadelerini kullanmış olması da bu sebeptendir. Çünkü gerçekte böyle olmasalar bile gözlerinden, kulaklarından ve dillerinden yararlanmamışlar ve onları yaratılış gayesinde kullanmamışlardır. Duyu organlarını kullandıkları halde nasıl kullanmamış kabul edilmişlerse burada da Allah'ın âyetleriyle gerçekte alay etmedikleri halde etmiş gibi kabul edilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan onların müslümanlarla mücadelelerini şu sözlerle yapmış olmaları da muhtemeldir: "Bu sihirdir"; "Kâhinliktir"; "O uydurmadır"; "şiirdir". Ve buna benzer başka ifadeler. Yahut da müslümanlarla mücadeleleri şu ve benzeri sözlerle olmuştur: "Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?"; "Siz de bizim gibi sadece insansınız". En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ nürsilü (وَمَا نُرْسِلُ)

        İbn Fâris, "r-s-l" (ra-sin-lam) kökünün asıl manasının, bir şeyi yumuşaklıkla serbest bırakmak, salıvermek, yollamak ve belirli bir amaç doğrultusunda ileriye doğru göndermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin (nürsilü / biz göndeririz) rastgele bir fırlatma olmadığını; bir mesajı, bir görevi veya bir otoriteyi temsil etmek üzere özel olarak seçilmiş bir elçiyi, şuurlu bir yönlendirmeyle hedefe yollamak olduğunu açıklar. Baştaki "mâ" olumsuzluk edatı, eylemi sınırlandırarak, gönderme işleminin keyfi değil, son derece spesifik bir amaca matruf olduğunu dilbilimsel olarak çerçeveler.

        El-mürselîne (الْمُرْسَلِينَ)

        İbn Fâris, aynı "r-s-l" (ra-sin-lam) kökünden türeyen bu kelimenin ism-i mef'ul (eylemden etkilenen/gönderilen) formunda olduğunu ve ilahi bir mesajla görevlendirilip yollanan elçiler manasına geldiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, "mürselîn" (elçiler) kavramının Kur'an'ın nübüvvet (peygamberlik) teolojisindeki ontolojik sınırlarını tahlil eder. Kelimenin edilgen yapısı (gönderilmiş olanlar), peygamberlerin bizzat kendi başlarına bağımsız birer ilahi güç, yarı-tanrı veya yasa koyucu olmadıklarını; onların varoluşsal statülerinin sadece "gönderenin" (Allah'ın) mesajını taşıyan mutlak itaatkâr işlevsel elçiler olmaktan ibaret olduğunu mühürler.

        İllâ (إِلَّا) / Mübeşşirîne (مُبَشِّرِينَ)

        İbn Fâris, "b-ş-r" (be-şın-ra) kökünün temelinde, insanın veya canlının dış derisi, teni (beşere) manasının yattığını tespit eder. İnsanın iç dünyasında yaşadığı yoğun bir sevincin, dış derisine (yüzüne) yansıyarak rengini değiştirmesi, aydınlatması ve tebessüme dönüştürmesinden hareketle; yüzü güldüren, insana umut ve ferahlık veren güzel haberlere "müjde / büşrâ" denildiğini o eşsiz anatomik ve dilbilimsel bağıntısıyla aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "tebşîr" (müjdeleme) kavramının İslam tebliğ metodolojisindeki önceliğine dikkat çeker. İstisna edatıyla (illâ mübeşşirîne / ancak müjdeciler olarak) birlikte kullanılması, elçilerin asıl ve fıtri görevinin insanları korkutmak değil; onları ilahi rahmete, ebedi kurtuluşa ve hakikatin aydınlığına çağırarak ruhlarında o ontolojik "sevinci" (büşrâyı) yeşertmek olduğunu aktarır.

        Ve münzirîne (وَمُنْذِرِينَ)

        İbn Fâris, "n-z-r" (nun-zel-ra) kökünün asıl manasının, bir kimseyi yaklaşmakta olan tehlikeli bir duruma karşı önceden haberdar etmek, uyarmak ve onu korumak amacıyla içine bir sakınma duygusu düşürmek olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, müjde (tebşîr) ve uyarı (inzâr) kelimelerinin yan yana gelişindeki tevhidi psikoloji dengesini tahlil eder. Peygamberlerin "münzir" (uyarıcı) vasfı, kuru bir tehdit veya salt bir korkutma eylemi değildir; aksine, insanı kendi kibrinin, nankörlüğünün ve günahlarının yaratacağı o kaçınılmaz ontolojik felaketten (ateşten) uzak tutmak için yapılan merhamet yüklü bir ikazdır. Uyarı, müjdenin güvence altına alınması için zorunlu olan felsefi bir settir.

        Ve yücâdilü (وَيُجَادِلُ)

        İbn Fâris, "c-d-l" (cim-dal-lam) kökünün temelinde, bir ipi sımmsıkı ve kat kat bükmek, örmek ve sağlamlaştırmak manalarının bulunduğunu belirtir. Buradan hareketle, rakibini güreşte yere çalan kişiye "mücâdil"; muhatabını laf kalabalığıyla boğmak, onu fikren yere sermek ve gerçeği kendi çıkarına göre "bükmek" için yapılan şiddetli tartışmaya da "cedel" (diyalektik/çatışma) denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mücâdele" eyleminin hakikati arama çabası (münazara) olmadığını açıklar. Cedel, gerçeği bulmak için değil; sadece karşı tarafı susturmak, kendi inatçı kibrini tatmin etmek ve ilahi beyanların üzerini demagojiyle örtmek amacıyla yapılan o yıkıcı, ahlaksız ve lafı eğip bükmeye (ip gibi kıvırmaya) dayalı polemik sanatıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şimdiki/geniş zaman kipiyle gelen "yücâdilü" (mücadele ederler/tartışırlar) fiilini, inkârcı aklın bitmek bilmeyen felsefi bir hastalığı olarak tahlil eder. Kafirler, elçilerin getirdiği apaçık hakikat karşısında rasyonel bir delil sunamadıkları için, sürekli olarak kelime oyunlarına, laf ebeliğine ve diyalektik çarpıtmalarla (mücadeleyle) hakikati boğma girişimine başvururlar.

        Ellezîne keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef-fe-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, saklamak ve karanlıkta bırakmak olduğunu yineler. Tohumun üzerini toprakla "örttüğü" için çiftçiye de kâfir denildiğini hatırlatır.

        Toshihiko Izutsu, "küfür" eyleminin bu bağlamdaki epistemolojik (bilgi felsefesi) derinliğini okur. Küfür, sadece pasif bir bilgisizlik (cehalet) hali değildir; elçilerin getirdiği hakikati, müjdeyi ve uyarıyı (aydınhığı) görüp idrak ettiği halde, kendi dünyevi çıkarları veya kibri zedelenmesin diye o hakikatin "üzerini kasten örtme", onu inatla reddetme (nankörlük) ve yok sayma şeklindeki aktif, saldırgan bir eylemdir.

        Bil-bâtıli (بِالْبَاطِلِ)

        İbn Fâris, "b-t-l" (be-tı-lam) kökünün, bir şeyin asılsız olması, boşa çıkması, hükümsüz kalması ve kendi içinde hiçbir gerçeklik, tutarlılık veya dayanıklılık barındırmaması manalarına geldiğini tespit eder. Hakkın tam zıttıdır.

        Dücane Cündioğlu, "bâtıl" kavramının ontolojik doğasını tahlil eder. Bâtıl, kendi başına müstakil ve kalıcı bir varlık (cevher) değildir; o sadece hakikatin yokluğu, eksikliği veya çarpıtılmasıdır. Müşriklerin "bâtıl ile (asılsız kuruntular ve demagojilerle) mücadele etmeleri", aslında ellerinde hakikate karşı koyabilecek hiçbir rasyonel temelin (sabit bir zeminin) bulunmadığını; sadece kof, uçucu ve silinmeye mahkum yalanlarla (bâtılla) savunma hattı kurmaya çalıştıklarını deşifre eder.

        Liyüdhıdû (لِيُدْحِضُوا)

        İbn Fâris, "d-h-d" (dal-ha-dad) kökünün asıl manasının, ayakların üzerinde duramayacağı kadar kaygan bir zemin, sürçmek, kayıp düşmek, yerinden oynamak ve bir delili geçersiz kılmak olduğunu belirtir. Ayakların kaydığı çamurlu veya pürüzsüz yerlere de "mezhad" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "idhâd" eyleminin if'al babında (liyüdhıdû / kaydırmak, çürütmek, düşürmek için) kullanılmasını muazzam bir mantık metaforu olarak açıklar. İnkârcıların amacı, getirdikleri bâtıl (asılsız argümanlar) sayesinde, sapasağlam duran hakikati adeta kaygan bir zemine çekerek "ayağını kaydırmak", onu zihinlerde itibarsızlaştırarak yere çalıp hükümsüz kılmaktır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı felsefi şiddeti inceler. Müşrikler hakikati anlama veya onunla barışma derdinde değillerdir; onların bütün entelektüel çabası (mücadelesi), peygamberin sunduğu o sarsılmaz ilahi mesajı yerinden sökmek, sarsmak ve ontolojik olarak "kaydırıp düşürmek" (idhâd) üzerine kurgulanmış saldırgan bir imha projesidir.

        Bihil-hakka (بِهِ الْحَقَّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" (ha-kaf-kaf) kökünün sabit olmak, sarsılmaz olmak, değişmemek, varlığı kesin olmak ve yerinden asla oynatılamamak manalarına geldiğini yineler.

        Angelika Neuwirth, "hakk" ile "bâtıl" arasındaki bu edebi ve felsefi çarpışmayı (diyalektiği) tahlil eder. İnkârcılar kaygan ve kof olan bâtılı (yalanı) kullanarak; ezelden ebede sabit, sarsılmaz ve mutlak bir kaya gibi duran "Hakk"ı (ilahi hakikati) yerinden kaydırmaya (idhâd) çalışmaktadırlar. Kur'an, bu kelimeleri yan yana getirerek, müşriklerin çabasının ne kadar nafile, mantıksız ve fizik kurallarına bile aykırı bir hezeyan olduğunu dilbilimsel olarak sahneler.

        Vettehazû (وَاتَّخَذُوا)

        İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün temelinde, bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, kabullenmek ve almak manalarının bulunduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin iftial babında gelmesini inceler. Bu kalıp; rastgele bir tutumdan ziyade, bir şeyi bilinçli, kasıtlı ve alaycı bir kararla benimsemeyi, onu belli bir amaca yönelik olarak "edinmeyi/kurgulamayı" ifade eder. Kafirlerin ayetlere karşı takındıkları tavır tesadüfi bir cehalet değil, planlı bir itibarsızlaştırma stratejisidir.

        Âyâtî (آيَاتِي)

        İbn Fâris, "e-y-y" (hemze-ye-ye) kökünün temelinde, bir şeyin varlığına, mahiyetine veya yönüne açıkça işaret eden alamet, nişan, gösterge ve iz manalarının bulunduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, "âyet" kelimesinin etimolojik serüvenini inceler. Kelimenin Sami dillerindeki, özellikle Aramice/Süryanicedeki "âthâ" (ilahi bir kudreti gösteren doğaüstü işaret / mucize) kelimesiyle kökensel bağını kurar. Kur'an'ın bu terimi kullanarak, evrendeki olayları veya vahyedilen metinleri sıradan nesneler/sözler olarak değil, doğrudan aşkın bir gerçekliğe (Allah'a) parmak basan "ontolojik işaret levhaları" olarak sunduğunu aktarır.

        Ve mâ ünzirû (وَمَا أُنْذِرُوا)

        İbn Fâris, korkutmak ve sakındırmak manasına gelen "n-z-r" (nun-zel-ra) kökünün edilgen (meçhul) yapıda (ünzirû / uyarıldıkları şeyler) geldiğini kaydeder. İnsanların peygamberler tarafından haberdar edildikleri o dehşet verici eskatolojik sonu (cehennemi ve kıyameti) kapsar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "uyarıldıkları o dehşetli şeylerin" (mâ ünzirû) müşriklerin zihnindeki yansımasını tahlil eder. İlahi irade onları kurtarmak için sarsıcı gerçekleri (azabı) önlerine sermişken, kibirli akıl bu ölümcül gerçeklikle yüzleşmekten (veya korku duymaktan) kaçarak o uyarıları bambaşka bir algısal formata dönüştürür.

        Hüzüvâ (هُزُوًا)

        İbn Fâris, "h-z-e" (he-ze-hemze) kökünün asıl manasının, bir şeyi ciddiye almamak, küçümsemek, onunla eğlenmek, alay etmek ve hafife almak olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, alay etme (istihza) eylemini kibirli insan zihninin en son ve en acınası psikolojik savunma mekanizması olarak okur. İnkârcılar, ilahi hakikati (hakkı) mantıksal argümanlarla çürütemediklerinde (idhâd edemediklerinde), o gerçeğin kendi ruhlarında yarattığı içsel sarsıntıyı ve korkuyu bastırmak için onu "alay ve komedi konusu" (hüzüvâ) yaparlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi çöküşü tahlil eder. Bâtıl, Hak karşısında tutunamadığında her zaman şiddete veya "alaya" sığınır. Müşriklerin ilahi ayetleri ve uyarıldıkları o kozmik felaketi (azabı) bir tiyatro sahnesiymiş gibi "alaya almaları/eğlence edinmeleri" (hüzüvâ); onların zihinsel üstünlüğünü değil, aksine hakikat karşısında verecek hiçbir cevapları kalmadığını ilan eden o mutlak entelektüel ve ahlaki iflasın gürültülü dışavurumudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X