Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 55. Ayet

    وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ mene’a-nnâse en yu/minû iż câehumu-lhudâ veyestaġfirû rabbehum illâ en te/tiyehum sunnetu-l-evvelîne ev ye/tiyehumu-l’ażâbu kubulâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rab'lerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut âhiret azabının göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir."

      Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rab'lerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, beklemeleridir. Yani insanların iman etmelerine engel olan şey, dik kafalılık ve inattan başkası değildir. Çünkü Allah Teâlâ onlara o kadar çok delil ve mûcizeler göstermiştir ki inat etmeseler ve dik kafalı olmasalar (hakkı) tasdik etmekten başka çare bulamazlardı. Fakat iman etmelerine engel olan şey, sözünü ettiğimiz dik kafalılık ve inattır. Öncekilerin başına gelenler kendi başlarına da gelmedikçe iman etmezler. Öncekilerin başlarına gelen ise köklerinin kazınması ve helâk edilmektir. Allah Teâlâ ancak bu gerçekleşirse onların iman edeceklerini beyan ediyor. Ancak o vakitte iman etmek "ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir" beyanında olduğu üzere onlara fayda vermez.

      Yahut âhiret azabının göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir. Bu beyanın metninde geçen "kubulen" (قُبُلًا) kelimesi, ayan beyan, göz göre göre demektir. Ebû Ubeyde “ev ye'tiyehümü'l-azâbu kubulen" (أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا) cümlesindeki "kubulen" kelimesine "mukâbeleten ve kıbelen, istînâfen" (مُقَابَلَةً وَقِبَلًا اسْتِئْنَافًا) anlamı vermiştir. "Mukâbeleten" "karşılık olarak", "kıbelen" "önlerinden" ve "istînâfen" "yeni bir başlangıç olarak" demektir. Mücâhid ise kelimenin "kubulen" okunması halinde "ansızın" mânasına, "kıbelen" okunması durumunda ise "kâbilen, kâbilen", yani "bölük bölük" anlamına geldiğini ifade etmiştir. Ebû Avsece de "kubulen" kelimesinin "karşısında" anlamına geldiğini ve "kıbelen"in de aynı mânaya geldiğini söylemiştir. İbn Kuteybe ise "kubulen" kelimesine "karşısında ve ayan beyan" anlamı vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mâ Mene'an-nâse (مَا مَنَعَ النَّاسَ)

        İbn Fâris, "m-n-a" (mim-nun-ayın) kökünün temelinde, bir şeyin gerçekleşmesine engel olmak, araya perde çekmek, yasaklamak ve korumak (himaye) manalarının bulunduğunu belirtir. Güçlü kalelere de içindekileri dışarıdan gelen saldırılara karşı "men ettiği" (koruduğu) için "menî'" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "men'" (engel olma) eyleminin burada fiziksel bir barikat değil; insanın kendi iradesi, kibri ve önyargılarıyla hakikat arasına ördüğü o görünmez zihinsel duvar olduğunu açıklar. İnsanı imandan alıkoyan şeyin dışsal bir zorlama değil, bizzat kendi içsel direnci olduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, "en-nâs" (insanlar) kelimesinin bu bağlamda toplumsal bir kitle psikolojisine işaret ettiğini belirtir. Vahiy, tekil bir bireyden ziyade, birbirini etkileyen, geleneklerine sığınan ve ortak bir inat sergileyen "insan topluluğunu" muhatap alarak; onları kolektif bir körlükten kurtulmaya davet eder.

        En Yü'minû (أَنْ يُؤْمِنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" (hemze-mim-nun) kökünün şüphe ve korkunun zıttı olan güven, tasdik ve sükûnet manasına geldiğini yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece zihinsel bir kabul değil, kalbin mutlak bir emniyet (güven) içinde hakikate teslim olması olduğunu ifade eder. İnsanları bu "güven limanına" girmekten alıkoyan şeyin, paradoksal bir şekilde kendi sahte güvenlik alanlarına (kibirlerine) olan bağlılıkları olduğunu tahlil eder.

        İz Câehümül-hüdâ (إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى)

        İbn Fâris, "c-y-e" (cim-ye-hemze) kökünün gelmek ve ulaşmak; "h-d-y" (he-dal-ye) kökünün ise yolu göstermek, rehberlik etmek ve bir şeyi açıkça beyan etmek manalarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "el-hüdâ" (hidayet/rehberlik) kavramının "gelmesi" (câe) ifadesini tahlil eder. Hidayet, insanın kendi başına keşfettiği felsefi bir buluş değil; bizzat Allah tarafından vahiyle, peygamberle ve mucizelerle insanın kapısına kadar getirilmiş, ona "sunulmuş" (gelmiş) olan nesnel bir hakikattir. İnsanın mazereti, hidayetin yokluğu değil, gelen hidayete karşı ördüğü settir.

        Ve Yestağfirû (وَيَسْتَغْفِرُوا) / Rabbehüm (رَبَّهُمْ)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" (ğayın-fe-ra) kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek, kirlerden korumak ve başı koruyan miğfer (mığfer) manasına geldiğini tespit eder. "r-b-b" (ra-be-be) kökünün ise sahip olmak ve terbiye etmek olduğunu yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "istiğfar" (bağışlanma dileme) fiilinin istif'al babında gelmesini inceler. Bu kalıp, insanın kendi kusurlarını idrak ederek Allah'ın "mağfiret" (koruma ve örtme) kalkanına sığınma "talebi" içinde olmasıdır. İnsanları Rablerine yönelmekten alıkoyan temel engelin, kendi günahlarını ve acziyetlerini kabul etmeyi reddeden o sahte "kendine yeterlilik" (müstağni olma) hissi olduğunu açıklar.

        İllâ En Te'tiyehüm (إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمْ)

        İbn Fâris, "e-t-y" (hemze-te-ye) kökünün bir yere varmak, gelmek ve bir sonucu beraberinde getirmek manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "illâ" (ancak/dışında) istisna edatının burada barındırdığı ironiyi tahlil eder. İnsanlar imana gelmek için hidayeti yeterli görmemekte; sanki illâ ki başlarına bir felaketin gelmesini, o kaçınılmaz sonla yüzleşmeyi (beklemeyi) bir şartmış gibi öne sürmektedirler. Bu ifade, insan inadının mantıksızlığını deşifre eder.

        Sünnetül-evvelîne (سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ)

        İbn Fâris, "s-n-n" (sin-nun-nun) kökünün bir suyun akıp gitmesi, bir yolun açılması, bir metodun süreklilik arz etmesi ve pürüzsüz bir biçim verilmesi manalarına geldiğini belirtir. "e-v-l" (hemze-vav-lam) kökünün ise başlangıç ve öncelik (eskiler) anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sünnet" kavramının Kur'an'daki sosyolojik ve ilahi yasayı (sünnetullah) ifade ettiğini açıklar. "Sünnetü'l-evvelîn" (evvelkilerin yasası/başından geçenler), hakikati ısrarla yalanlayan eski toplumların başına gelen o kaçınılmaz toplumsal çöküş ve ilahi ceza kanunudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamanın barındırdığı tarihsel sürekliliği tahlil eder. Tarih tesadüfler yığını değildir; ahlaki yasalar fizik yasaları kadar kesindir. İnsanların imana gelmek için "eskilerin başına gelenlerin" kendi başlarına gelmesini beklemeleri; tarihten ibret almayan aklın, kendi helakini davet eden o trajik döngüsünü ifade eder.

        Ev Ye'tiyehümül-azâbü (أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ)

        İbn Fâris, "a-z-b" (ayın-zel-be) kökünün asıl manasının bir şeyi engellemek, tatlılıktan mahrum bırakmak ve acı vermek olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, azap kavramının bu ayetteki eskatolojik (sona dair) işlevini tahlil eder. Azabın "gelmesi" (ye'tiyehüm), imanın bir "tercih" olmaktan çıkıp, mutlak bir "zorunluluk" ve "pişmanlık" haline dönüştüğü o son eşiktir. Vahiy, azap gelmeden önceki o özgür irade alanını (hidayet aşamasını) ısrarla vurgulamaktadır.

        Kubülen (قُبُلًا)

        İbn Fâris, "k-b-l" (kaf-be-lam) kökünün bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelme, karşı karşıya durma ve başlangıç manalarına geldiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kubül" kelimesinin burada "açıkça, gözle görülür bir şekilde, karşı karşıya ve aniden" manası taşıdığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, ayetin bu kelimeyle son bulmasını (fasılasını) felsefi bir "görsel kesinlik" talebi üzerinden tahlil eder. İnkârcı akıl, gayba (görünmeyene) inanmak yerine, azabın ve hakikatin bizzat kendi gözlerinin önünde, "yüz yüze" (kubülen) ve kaçınılmaz bir şekilde belirmesini istemektedir. Ancak azabın bu şekilde "yüz yüze" gelmesi, artık imanın fayda vermediği, imtihanın bittiği ve sadece helakin başladığı o karanlık andır. Kelime, insan inadının en son ve en acı noktasına işaret eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X