Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 53. Ayet

    وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veraâ-lmucrimûne-nnâra fezannû ennehum muvâki’ûhâ velem yecidû ‘anhâ masrifâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar; fakat ondan kurtuluş yolu bulamayacaklar."

      Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar. Yani oraya gireceklerini öğrenecekler ve kesin olarak anlayacaklar. Fakat ondan kurtuluş yolu bulamayacaklar. Yani taptıkları putlar, onlardan cehennemi savuşturamayacaklardır. Ebû Ubeyde bu beyanı şöyle açıklamıştır: Fakat ondan kurtuluş yolu, yani dönüş yolu bulamayacaklar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve rae (وَرَأَى)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "r-e-y" (ra-hemze-ye) harflerinin temelinde, bir şeyi gözle fiziksel olarak görmek, müşahede etmek ve aynı zamanda akılla/kalple idrak edip şeksiz şüphesiz kavramak manalarının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin mahşer günündeki bağlamını tahlil eder. Dünyadayken hakikati görmezden gelenlerin, o gün aradaki tüm perdelerin (örtülerin) kalkmasıyla birlikte azabı (ateşi) sadece optik/fiziksel bir bakışla değil, dehşet verici bir varoluşsal idrak ve mutlak bir çıplaklıkla "doğrudan müşahede etmeleri" (rü'yet) olduğunu açıklar. İnkârın bittiği, çıplak gerçeğin gözbebeklerine çarptığı andır.

        El-mücrimûne (الْمُجْرِمُونَ)

        İbn Fâris, "c-r-m" (cim-ra-mim) kökünün asıl manasının, meyveyi dalından koparmak, bir şeyi kesmek, bedeninden ayırmak ve yarmak olduğunu tespit eder. İnsanın ilahi fıtrattan, iyilikten ve hakikatten kendini bilerek "koparmasına/kesmesine" de bu kökten hareketle "cürm/suç" denildiğini o eşsiz etimolojik bağıntısıyla açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin eskatolojik (ahiret sahnesindeki) işlevini tahlil eder. Dünyadayken makamlarıyla, servetleriyle (zengin adam gibi) veya soylarıyla anılan elitler, bu sarsıcı sahnede tüm dünyevi unvanlarından soyutlanmışlardır. Kur'an onları sadece "mücrimler" (kökünden kopmuşlar / suçlular) olarak isimlendirir. İlahi mahkemede insanın tek kimliği, dünyada işlediği ahlaki eylemin (cürmün) ta kendisidir.

        En-nâra (النَّارَ)

        İbn Fâris, "n-v-r" (nun-vav-ra) kökünün yakıcı ateşi, ısıyı, alevi ve ışığı ifade ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "nâr" (ateş) kavramının sadece fiziksel bir yanma yeri değil, inkârcı aklın (mücrimlerin) yeryüzünde kurdukları o kibirli ve sahte iktidarların mutlak bir hiçliğe, ıstıraba ve felsefi bir yıkıma uğratılacağı nihai "negasyon" (yok etme) merkezi olduğunu belirtir. Suçluların "ateşi görmesi", kendi ontolojik iflaslarını seyretmeleridir.

        Fezannû (فَظَنُّوا)

        İbn Fâris, "z-n-n" (zı-nun-nun) kökünün, genellikle kesin bilgiye dayanmayan şüphe, tahmin ve kuruntu manalarına geldiğini; ancak bağlama göre şüphenin tamamen ortadan kalktığı "mutlak kesinlik/yakîn" anlamında da (zıddıyetle) kullanıldığını tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zann" kelimesinin burada "sanmak/şüphe etmek" değil, gözle görülen o korkunç gerçeklik karşısında hiçbir kaçış payı kalmadığını idrak ederek "şeksiz şüphesiz bilmek, kesin olarak inanmak ve kani olmak" (yakîn) manasında kullanıldığını açıklar. Ateşi gören mücrimlerin artık şüphe edecekleri hiçbir felsefi lüksleri kalmamıştır.

        Dücane Cündioğlu, "zann" kelimesinin surenin içindeki o muazzam ironik dönüşümünü (diyalektiğini) tahlil eder. 36. ayette zengin ve kibirli adam "Kıyametin kopacağını zannetmiyorum (mâ ezunnü)" diyerek, bu kelimeyi kendi egosunu şişiren ve hakikati inkar eden bir "kuruntu" aracı olarak kullanmıştı. Şimdi ise aynı kelime (fezannû / kesin olarak anladılar), o kibrin sahiplerinin kendi helaklerini bizzat tasdik ettikleri kahredici bir "itiraf ve yakîn" aracına dönüşmüştür. Kibrin epistemolojik aracı (zann), mahşerde çaresizliğin epistemolojik aracına evrilmiştir.

        Ennehüm (أَنَّهُمْ) / Müvâkıûhâ (مُوَاقِعُوهَا)

        İbn Fâris, "v-k-a" (vav-kaf-ayın) kökünün temelinde, ağır bir cismin yukarıdan aşağıya doğru kaçınılmaz bir şekilde düşmesi, yere çarpması, inmesi ve bir olayın vuku bulması/gerçekleşmesi manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "müvâkıa" fiilinin ism-i fail çoğul formunda (müvâkıûhâ) ve müfâale babında kullanılmasını tahlil eder. Bu gramatik yapı, sıradan bir düşme değil, ateşe doğru gidişle ateşin onları içine çekişi arasındaki o karşılıklı, dehşet verici "yüz yüze çarpışmayı" ve mutlak temas halini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin barındırdığı felsefi çekim gücüne (kütleçekimine) odaklanır. Suçlular ateşi gördüklerinde "oraya düşeceklerini/orayı boylayacaklarını" (müvâkıûhâ) kesin olarak anlarlar; çünkü insanın dünyadayken işlediği cürümler, ruhunda ontolojik bir ağırlık yaratır. Mahşer gününde hiçbir dış güce gerek kalmadan, sadece o günahların ağırlığı (cürm) insanı evrenin fıtri bir yasası gibi mutlak bir şekilde kendi helakine (ateşe/vukûa) doğru sürükler. Düşüş, insanın kendi eseridir.

        Ve lem yecidû (وَلَمْ يَجِدُوا)

        İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün temelinde, aranan, ihtiyaç duyulan veya kaybolan bir şeyi bulmak, bir çıkış yoluna rastlamak ve idrak etmek manalarının bulunduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "lem yecidû" (bulamadılar) fiilindeki olumsuzluğun rastgele bir bulamama değil; insanın gözleri dehşetle açılmış halde sağa sola bakarak, çırpınarak yaptığı o çılgınca "arama/kurtuluş arayışı" eyleminin sonucundaki o mutlak hüsran ve sıfır noktası olduğunu açıklar.

        Anhâ (عَنْهَا) / Masrifâ (مَصْرِفًا)

        İbn Fâris, "s-r-f" (sad-ra-fe) kökünün asıl manasının, bir şeyi kendi rotasından saptırmak, yönünü başka tarafa çevirmek, bertaraf etmek, uzaklaştırmak ve defetmek olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "masrif" kelimesinin ism-i mekân (yer ismi) olarak kullanıldığını belirterek; felaketten yüz çevirip kaçılacak bir sığınak, yön değiştirilecek bir sapak veya azabı kişinin üzerinden savuşturacak herhangi bir "kaçış noktası/barınak" anlamına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "ve lem yecidû anhâ masrifâ" (ondan kaçacak/savuşacak hiçbir yer bulamadılar) şeklindeki o sarsılmaz kapanışını (fasılasını) sosyolojik ve teolojik bir iflas ilanı olarak tahlil eder. Dünyadayken kibirli elitler, kanunlardan, belalardan veya yoksulluktan kaçmak için daima bir "masrif" (rüşvet verecekleri bir yargıç, sığınacakları bir malikane, koruma sağlayacak bir klan/nefer) bulurlardı. Ancak ilahi ateş (nâr) karşılarına dikildiğinde; o güvendikleri evrensel sistemin (sünnetullahın) hiçbir rüşveti kabul etmeyen, hiçbir torpile (şefaate) geçit vermeyen, pürüzsüz ve kaçışsız (masrifsiz) o mutlak adalet duvarına çarpıp paramparça olmuşlardır. Varlık, suçlu için felsefi olarak tamamen "kilitlenmiştir".

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X