مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 51. Ayet
Daralt
X
-
"Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim."
Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ bu ifadeyi Arap müşriklere söylemiştir. Çünkü onlar "Melekler Allahın kızlarıdır" demişlerdi. Taptıkları putların birer ilâh ve Allah'ın ortağı olduklarını söylemişlerdi. Yüce Allah da onlara, Ben onlara ne meleklerin, ne yeryüzünün ve ne de kendilerinin yaratılışını gösterdim. Onların kitapları yoktu. Ve onlar herhangi bir peygambere inanmış da değillerdi. O halde iddia ettikleri üzere meleklerin Allah'ın kızları, putların birer ilâh ve Allah'ın ortakları olduğunu nasıl bildiler? İlmin ve bilginin kaynağı gözlem, kitap ve peygamberlerdir. Arap müşrikler bu sayılan bilgi kaynaklarından herhangi birisine sahip olmadıklarına göre Rab'lerini nasil tanıdılar, Allah'ın oğlu ve ortakları olduğu yolunda söyledikleri sözleri neye dayanarak bildiler? Hasan-ı Basrî bu yorumu benimsemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Arap müşrikler, İblis ve zürriyetini veli ve dost edindikleri için biz onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdik. Bu beyan "Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler adına bu ne kötü bir tercih!" meâlindeki beyanın sılasıdır.
Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Bu beyana dair bir kaç yorum yapılmıştır. Yani nefislerini yaratırken onları hazır bulundurmadım. Çünkü onlar o zaman mevcut değillerdi. Göklerin ve yerin yaratılışında da hazır bulundurmadım. Çünkü Allah Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı zaman onlar hiçbir şey değillerdi. Ya da onlara göstermedim, yani ne göklerin ve yerin yaratılışını ve ne de kendilerinin yaratılışını nasıl planladığımı onlara bildirdim. O halde benim ilâhlığıma ve rablığıma nasıl ortak koşuyorlar? Ben bu hususta onlardan yardım dilemedim ki! En doğrusunu Allah bilir.
Yaratma Fiilinin Yaratılan Nesneden Başka Bir Şey Olması
Birçok kelâmcı bu âyeti bir şeyi yaratmanın başka, yaratılan o şeyin başka bir şey olduğuna delil olarak göstermişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Halbuki onlar gökleri de görüyorlar, kendilerini de görüyorlar. Hatta Allah Teâlâ onlara "Yeryüzünde açık kanıtlar vardır. Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?" diye onlara soruyor sonra da ne göklerin ve yerin ve ne de bizzat kendilerinin yaratılışını göstermediğini haber veriyor. Allah Teâlânın kullandığı ifade, göklerin, yerin ve kendilerinin yaratılışının göklerden, yerden ve kendilerinden başka bir şey olduğunu gösterir.
Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim. Bazıları bu âyete 'Ben iman ve hidâyetten saptıranları dinime yardımcı edinecek değilim.' İkinci bir mâna da şöyledir: 'Ben kullarımı yoldan çıkaranları dinime yardım eden ya da dostlarıma destek olan kullarım edinecek değilim.' Bazıları da şöyle demişlerdir: Ben âdemoğullarını yoldan çıkaranları, gökleri, yeri ve kendilerini yaratırken yardımcı edinecek değilim. Yüce Allah'ın kastettiği İblis ve onun soyudur. Ya da şu anlam verilebilir: Ben yoldan çıkaranları dost edinecek değilim. Onları ancak düşman edindim. Ben o yoldan çıkaranları dostlarıma yardımcı edinecek değilim. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: "Vadim zâlimleri kapsamaz".
Yorumu Yorumla
-
Mâ eşhedtühüm (مَا أَشْهَدْتُهُمْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "ş-h-d" (şın-he-dal) harflerinin temelinde, bir yerde bizzat hazır bulunmak, bir olayı kendi gözleriyle görmek, tanıklık etmek ve kesin bilgiyle şahit olmak manalarının yattığını belirtir. Gaibin (yokluğun/gizliliğin) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "işhâd" (şahit kılma / tanık tutma) eyleminin if'al babında kullanılmasını ontolojik bir yetki meselesi olarak tahlil eder. Baştaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla "mâ eşhedtühüm" (ben onları şahit kılmadım/oraya çağırmadım) formuna bürünen bu fiil, yaratılışın ilk anında, o büyük tasarım (kozmogenez) esnasında İblisin ve soyunun orada bulunmadıklarını, dolayısıyla evrenin işleyişine dair zerre kadar "bilgilerinin ve yetkilerinin" olmadığını mutlak bir epistemolojik dışlamayla (nefyle) ilan eder.
Toshihiko Izutsu, bu olumsuz eylemi Kur'an'ın tevhid diyalektiğindeki muazzam felsefi ironi üzerinden okur. Önceki ayette insanın İblisi ve soyunu "veli" (dost/otorite) edinmesi kınanmıştı. Vahiy bu ayette kınamanın mantıksal zeminini kurar: İnsan, evrenin yaratılış sahnesinde bile bulunmayan, varoluşun sırrına (şehadetine) vakıf olmayan, cahil ve sonradan yaratılmış (muhdes) bir varlığı, nasıl olur da evrensel bir otorite (veli) makamına çıkarabilir? Kelime, şeytani otoritenin ontolojik temelsizliğini deşifre eder.
Halka (خَلْقَ)
İbn Fâris, "h-l-k" (hı-lam-kaf) kökünün bir şeyi belirli bir ölçüye, hesaba, dengeye ve orantıya göre takdir etmek, biçimlendirmek ve pürüzsüz hale getirerek yoktan var etmek manalarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yaratma (halk) eyleminin teolojik tahsisini tahlil eder. Kur'an'da "halk" eylemi doğrudan ve sadece Allah'a aittir. Yaratılışa "şahit olmamak", aslında yaratılışta hiçbir "pay sahibi olmamak" demektir. Vahiy, İblis ve neslinin yaratılış anındaki o sıfır noktasındaki yokluklarını vurgulayarak, onların evren üzerinde herhangi bir yasa koyucu (şâri) veya tasarruf edici güce sahip oldukları yönündeki tüm mitolojik/pagan iddiaları temelden yıkar.
Es-semâvâti (السَّمَاوَاتِ) / Vel-ardı (وَالْأَرْضِ)
İbn Fâris, "s-m-v" (sin-mim-vav) kökünün yüksekte olmak, yücelmek ve yukarıya doğru uzanmak; "e-r-d" (hemze-ra-dad) kökünün ise aşağıda olan, ayaklar altına serilen ve uysal zemin anlamına geldiğini yineler.
Arthur Jeffery, gökler ve yer (semâvât ve arz) ikilisinin Sami dillerindeki ortak kozmolojik bağlamını inceler. Bu ikili, antik dünyanın zihninde bütünüyle evreni (makrokozmosu), varlığın tüm sınırlarını kapsayan en geniş mertebedir. Kur'an'ın bu devasa uzamsal terimleri kullanması, Allah'ın yaratılıştaki mutlak ve rakipsiz (şeriksiz) kudretini resmeder.
Angelika Neuwirth, bu kozmolojik tamlamayı Geç Antik Çağ'ın düalist (ikici) inançlarına yönelik bir polemik olarak okur. Mecusilikteki (Zerdüştlük) karanlık ve aydınlık tanrılarının veya gnostik akımlardaki "kötü yaratıcı/demiurgos" inancının aksine; Kur'an, göklerin ve yerin inşasında şeytanın (veya herhangi bir karanlık gücün) zerre kadar şahitliğinin, etkisinin veya ortaklığının bulunmadığını, tüm evrensel mimarinin tek bir failin (Allah'ın) eseri olduğunu bu kelimelerle mühürler.
Ve lâ (وَلَا) / Halka (خَلْقَ) / Enfüsihim (أَنْفُسِهِمْ)
İbn Fâris, "n-f-s" (nun-fe-sin) kökünün asıl manasının, canlılığı sağlayan ruh, nefes, kan ve bir varlığın bizzat kendi özü, merkezi, mahiyeti olduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kendi nefislerinin/özlerinin yaratılışına" (halka enfüsihim) tamlamasındaki o sarsıcı mantıksal çürütmeyi (cedeli) açıklar. İblis ve şeytanlar, bırakın o muazzam göklerin ve yerin yaratılışına şahit olmayı; varlık sahnesine çıkarken "bizzat kendi yaratılışlarına" bile şahitlik edememişlerdir. Kendi varoluşundan bile sonradan haberdar olan, kendini yaratmaktan aciz bir varlık, başkalarına nasıl ilah veya veli olabilir?
Dücane Cündioğlu, "kendi özlerinin/nefislerinin yaratılışı" ifadesini felsefi bir acziyet okumasıyla tahlil eder. Vahiy, şeytani kibrin içini boşaltarak onu varoluşsal bir paradoksa sokar. İnsanın peşinden gittiği, aklını teslim ettiği o cinler ve şeytanlar (veya modern dünyadaki sahte otoriteler), en nihayetinde birer "yaratıktır". Kendi nefsinin mimarı olamayanın, insanın kaderine ve ruhuna mimarlık etme iddiası ontolojik bir hezeyandır.
Ve mâ küntü (وَمَا كُنْتُ)
İbn Fâris, "k-v-n" (kef-vav-nun) kökünün bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve gerçekleşmesi manalarına geldiğini belirtir. Başındaki "mâ" edatıyla "mâ küntü" (Ben olmadım / Benim için asla söz konusu değildir) şeklinde mutlak bir reddiye ve tenzih (arındırma) ifadesidir.
Müttehıze (مُتَّخِذَ)
İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün temelinde, bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, kabullenmek ve almak manalarının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin iftial babında gelmesini inceler. Bu kalıp; bir şeyi bilinçli olarak seçip benimsemeyi, onu belli bir amaca yönelik olarak kurgulayıp "edinmeyi" ifade eder. Allah'ın "müttehız" (edinen) ism-i fail sıfatını reddetmesi; O'nun kendi uluhiyetinde ve evrenin idaresinde dışarıdan hiçbir unsuru, hiçbir "yardımcıyı" seçmeye, atamaya veya kabullenmeye ihtiyacının bulunmadığını mutlak bir yetkinlikle ilan eder.
El-mudıllîne (الْمُضِلِّينَ)
İbn Fâris, "d-l-l" (dad-lam-lam) kökünün asıl manasının, doğru yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, hedefi ıskalamak ve yitip gitmek olduğunu tespit eder. Suyun veya sütün toprağa dökülüp kaybolmasına da bu kökten dolayı "dalâl" denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "mudıll" kelimesinin ism-i fail (etken özne) olarak if'al babında kullanılmasının, sadece kendi yolunu kaybeden (dâll) değil; bizzat başkalarını yoldan çıkaran, kasten saptıran, hakikatin üzerini örterek insanları varoluşsal bir kayboluşa (cehenneme) sürükleyen "aktif saptırıcılar" manasına geldiğini açıklar.
Patricia Crone, "el-mudıllîn" (saptıranlar/şeytanlar) kavramının, Ortadoğu coğrafyasındaki pagan ve animist inançlardaki "yardımcı ruhlar/aracı tanrılar" mitine vurulan Kur'ani bir darbe olduğunu tahlil eder. Müşrikler o varlıklardan şefaat veya yardım (nusret) beklerken; Kur'an, onların evrensel statüsünün birer "yardımcı" değil, sadece kitleleri hakikatten koparan yıkıcı birer "saptırıcı" (mudıll) olduklarını etimolojik ve teolojik olarak mühürler.
Adudâ (عَضُدًا)
İbn Fâris, "a-d-d" (ayın-dad-dal) kökünün asıl manasının, insanın dirseği ile omzu arasında kalan üst kol (pazı) bölgesi olduğunu tespit eder. İnsanın fiziksel gücünün, iş yapabilme kapasitesinin ve taşıma kuvvetinin merkezi olmasından dolayı, bu kelimenin zamanla "destek, güç, yardımcı ve arka çıkan kişi" manalarında mecazlaştığını muazzam bir anatomik bağla açıklar.
El-Cevâlîkî, "adud" kelimesinin Arap edebiyatındaki somut (hissi) kullanımına dikkat çeker. "Falan kişi benim sağ kolumdur/pazımdır" (hüve adudî) şeklindeki deyimin, kişinin bir işi tek başına başaramayıp o yardımcıya muhtaç olduğunu gösterdiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle bitmesini (fasıla) kozmolojik ve ahlaki bir tevhidi arınma olarak tahlil eder. "Ben o saptırıcıları kendime bir pazı/sağ kol (adud) edinecek değilim!" cümlesi, insanın zihnindeki antropomorfik (insan biçimci) tanrı algısını parçalar. İnsan, kendi zayıflığı gereği bir devleti veya bahçeyi (önceki ayetlerdeki zengin adam gibi) yönetmek için kollara, işçilere, vezirlere, neferlere (aduda) ihtiyaç duyar. Ancak Mutlak Yaratıcı, gökleri ve yeri yaratırken de, yönetirken de hiçbir "pazıya", desteye, meleğe veya cine muhtaç değildir. Kelime, ilahi kudretin tekilliğini ve kibre/şirke dayalı tüm o "ortaklık" hezeyanlarını kökünden kesip atan kusursuz bir felsefi ve anatomik reddiyedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla