Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 50. Ayet

    وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ۜ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُون۪ي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâne mine-lcinni fefeseka ‘an emri rabbih(i)(k) efetetteḣiżûnehu veżurriyyetehu evliyâe min dûnî vehum lekum ‘aduvv(un)(c) bi/se lizzâlimîne bedelâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hani biz meleklere, 'Adem'e secde edin' demiştik; İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi, Rabb'inin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler adına bu ne kötü bir tercih!"

      Hz. Adem ve İblis Kıssası

      Hani biz meleklere, 'Adem'e secde edin' demiştik. Allah Teâlâ Adem ve İblis kıssasından bazan daha fazla bazan daha eksik olarak Kuranda birçok yerde söz etmiştir. Kıssayı böyle anlatması ve tekrarlaması eski kitaplarda tekrarlanması ve mükerrer olarak anlatılmasındandır. Hadise Kuran'da da o kitaplarda belirtildiği gibi anlatılmıştır ki bu Hz. Muhammed'in peygamberliğine delil olsun. Çünkü onlar Hz. Peygamber'in geçmişte indirilmiş olan kitaplardan habersiz olduğunu biliyorlardı. Ya da bu olay, Kur'ân'a muhatap olanların ihtiyaçlarından ve tekrar edilmesinden elde edecekleri faydalardan dolayı tekrar edilmiş de olabilir. Veya her zaman ve her durumda onlara öğüt ve uyarı olsun diye tekrarlanmış da olabilir. Bir olay, öğüt verme ve uyarı için tekrar edilir ve yeniden ondan bahsedilir. Bunun en doğrusunu Allah bilir.

      İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi. Bu beyanın anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Âyette İblis'in cinlerden olduğu ifade edilmiştir. Çünkü o cennetlerde çalışan cinlerdendi, bu yüzden cinlerden olduğu söylendi. Bazıları da şöyle demiştir: Meleklerin cin isminde bir kabilesi vardı. İblis işte bu kabiledendi. Bundan dolayı cinlerden olduğu söylendi. Hasan-ı Basrî ise şöyle demiştir: İblis bir an olsun asla meleklerden olmadı. Fakat o, yüce Allah'ın dediği gibi cinlerdendi. İblis, cinlerin atasıdır. O cinlerden Rabb'ine ilk karşı gelendir. Tıpkı Adem'in insanların atası ve babası olduğu gibi. Buna göre İblis, cinlerin babası olmuş olur. Bazıları da "O cinlerdendi" meâlindeki cümleye o cinlerden oldu anlamını vermiştir. Aynı şekilde "ve kâne mine'l-kâfirîn" (وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ) "kafirlerden oldu" meâlindeki âyette de o kâfirlerden oldu mânasını vermişlerdir. Bazıları âyeti şöyle tefsir etmişlerdir: O, Allah'ın ezeldeki ilmine göre cinlerdendi. Yani onun, Rabb'ine isyan edeceği ve Ademe secde etmeye direneceği vakit kâfirlerden olacağı Allah'ın ezelî ilminde vardı. Biz bu konuya daha önce belirtmiştik.

      Rabb'inin emrinden dışarı çıktı. Ayette yer alan "feseka" (فَفَسَقَ) fiili Rabb'ine inatla karşı geldi ve isyan etti şeklinde açıklanmıştır. "Fısk" (الْفِسْق) kökünün asıl mânası, çıkmaktır. Yani İblis Rabb'inin emrinden çıktı demek olur. İbn Kuteybe de kelimeyi buna benzer şekilde açıklamış ve şöyle demiştir: "fe feseka", yani Rabb'ine itaattan çıktı. Arapçada "feseka" kökü kullanılarak "fesaktü'r-rutabete" denir ki hurmayı kabuğundan çıkardım demektir.

      Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir: Birinciye göre yüce Allah "min dûnî" (مِنْ دُونِي) derken kendisini kastetmektedir. Bu durumda sanki şöyle demiş olmaktadır: Şimdi siz beni bırakıp da onu ve izleyenleri mi dost, Rab ve ilâh ediniyorsunuz? Oysa onlar izin düşmanınızdır. Onlar ilâh ve Rab değillerdir. Düşmanı Rab ve ilâh edinmek nasıl caiz olur? İkinci ihtimale göre yüce Allah "evliyâe min dûnî" (أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي) derken, benim dostlarımı bırakıp da onu ve izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? demek istemiştir. Buna göre Allah Teâlâ âdetâ şöyle demiş olmaktadır: Şimdi siz benim dostlarımı bırakıp da onu ve izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Yani, nasıl oluyor da düşmanları dost ediniyor, size dost olanları bir yana bırakıyor ve dost edinmiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.

      Zâlimler adına bu ne kötü bir tercih! Yani Rab'lerine ibadeti bırakıp İblise ibadet ve itaat etmeleri ne kötü! Bu, onlar için ne kötü bir bedel! Ya da 'zâlimler adına bu ne kötü bir tercih' cümlesinin mânası, "dostlarının yerine ya da Rab'lerinin ilâhlığı ve rablığına bedel olarak düşmanlarını dost edinmeleri ne kötü!" şeklinde de olabilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kulnâ (قُلْنَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme) eyleminin sadece ses çıkarmak değil, burada olduğu gibi ilahi iradenin mutlak ve sarsılmaz bir "emir" formunda meleklerin idrakine yansıması (ilan edilmesi) olduğunu açıklar. Fiilin failinin (öznesinin) birinci çoğul şahıs zamiriyle "kulnâ" (biz dedik) şeklinde azamet ve kudret formunda gelmesi, emrin tartışılamaz kesinliğini mühürler.

        Lil-melâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)

        İbn Fâris, "m-l-k" (mim-lam-kef) kökünün temelinde güç, otorite ve sahip olmak (mülk) manalarının bulunduğunu; ancak "melek" kelimesinin aslen "m-l-e-k" (elçilik/risalet) kökünden geldiğini ve ilahi mesajı/görevi taşıyan ruhanî varlıklara bu yüzden "melâike" (elçiler) denildiğini tespit eder.

        Arthur Jeffery, "melek" kelimesinin Sami dil ailesindeki tarihsel ve etimolojik kökenine iner. İbranicedeki "mal'akh" ve Aramicedeki "mal'akha" (ulak/haberci/elçi) kelimeleriyle tam bir form ve anlam bütünlüğü içinde olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu kadim teolojik kavramı kullanarak, evrenin işleyişinde görevli ve mutlak itaatkâr olan (Allah'ın elçisi konumundaki) o ruhanî kadroyu işaret ettiğini kaydeder.

        İscüdû (اسْجُدُوا) / Fesecedû (فَسَجَدُوا)

        İbn Fâris, "s-c-d" (sin-cim-dal) kökünün asıl manasının, tevazu göstermek, boyun eğmek, itaat etmek ve alçalmak (alnı yere koymak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "secde" kavramının salt fiziksel bir kapanmadan ziyade, mutlak bir inkiyad (kayıtsız şartsız boyun eğiş) olduğunu açıklar. Meleklere verilen "iscüdû" (secde edin) emrinin hemen ardından gelen "fesecedû" (hemen secde ettiler) fiilindeki "fe" (takibiye/hemen ardından) edatı; meleklerin ilahi irade karşısında zerre kadar duraksamadıklarını, sorgulamadıklarını ve fıtratları gereği mutlak bir hızla itaat ettiklerini dilbilimsel olarak kanıtlar.

        Toshihiko Izutsu, İslam anlambiliminde secde eyleminin ontolojik boyutunu tahlil eder. Meleklerin Adem'e secdesi, ona bir "ilah" olarak tapınmaları değil; Adem'de tecelli eden ilahi sanata (tesviyeye ve ruha) ve doğrudan Allah'ın "emrine" duyulan kozmik saygının (itaatin) dışa vurumudur. Secde, evrendeki varlık hiyerarşisinin Allah'ın emriyle yeniden tescil edilmesidir.

        Li-âdeme (لِآدَمَ)

        İbn Fâris, "e-d-m" (hemze-dal-mim) kökünün asıl manasının, yeryüzünün yüzeyi, kabuğu ve toprağın o esmer/kızıl rengi olduğunu tespit eder. İnsanın ilk atasına "Adem" denilmesinin, onun bu esmer yeryüzü toprağından (edîmü'l-arz) süzülerek yaratılmasından kaynaklandığını o eşsiz tespitiyle aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "adamah" (toprak/kızıl toprak) kökeniyle olan güçlü etimolojik bağına dikkat çeker. Kur'an, insanın yaratılış serüvenini anlatırken, onun ismini doğrudan "hammaddeye" (toprağa) bağlayarak; aslında insanın ne kadar mütevazı ve kırılgan bir başlangıcı olduğunu bu kök üzerinden muhataplarına hissettirir.

        İllâ (إِلَّا) / İblîse (إِبْلِيسَ)

        İbn Fâris, "b-l-s" (be-lam-sin) kökünün temelinde, bir kimsenin hayırdan ve rahmetten bütünüyle ümidini kesmesi, dehşet içinde suskunluğa gömülmesi ve hüsrana uğraması manalarının yattığını belirtir. İblis isminin, onun ilahi rahmetten "umudunu kesmiş ve mutlak bir hüsrana gömülmüş" olmasından türediğini kaydeder.

        El-Cevâlîkî, "İblis" kelimesinin Arapçanın öz köklerinden (b-l-s) türemiş olabileceği görüşünün yanı sıra; kelimenin aslında Yunanca "Diabolos" (iftiracı/şeytan) kelimesinin Süryanice üzerinden Arapçaya geçmiş ve fonetik olarak dönüşmüş (mu'arreb) bir formu olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, İblis isminin kökündeki (b-l-s) "umutsuzluk ve suskunluk" durumunu psikolojik ve felsefi bir eksende tahlil eder. İblis, Allah'ın emrine karşı geldiğinde sadece bir hata yapmamış; kibri yüzünden gerçeği reddetmiş, tövbe kapısını kendi üzerine kapatmış ve ilahi sistemin dışında kalarak kendi varoluşsal "umutsuzluğunu" (müblis olma halini) bizzat kendisi seçmiştir. İblis olmak, fıtrata karşı girişilen mutlak ve geri dönüşsüz bir yabancılaşmadır.

        Kâne (كَانَ) / Minel cinni (مِنَ الْجِنِّ)

        İbn Fâris, "c-n-n" (cim-nun-nun) kökünün asıl manasının bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve duyulardan saklamak olduğunu belirtir. Cin taifesinin, insan gözüyle (optik olarak) görülemeyen, dumansız ateşten yaratılmış ve duyulardan "örtülü/gizli" varlıklar olmalarından dolayı bu kökten isimlendirildiklerini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "O cinlerdendi" (kâne minel cinni) vurgusunun kelami (teolojik) önemini aktarır. Melekler, fıtratları gereği itaatkâr (nurdan) varlıklardır ve onlarda isyan potansiyeli yoktur. Kur'an, İblis'in melek olmadığını, irade ve seçim (ihtiyar) sahibi olan, kötülüğü seçebilme kapasitesine sahip "cin" taifesinden olduğunu belirterek; onun isyanının fıtri bir arıza değil, bütünüyle "bilinçli ve kibre dayalı bir tercih" olduğunu ontolojik olarak temellendirir.

        Fefeseka (فَفَسَقَ)

        İbn Fâris, "f-s-k" (fe-sin-kaf) kökünün muazzam ve sarsıcı asıl manasının, olgunlaşan taze hurmanın kabuğunu yırtarak içinden dışarı fırlaması, çıkması olduğunu tespit eder. Bu bedevi tarım gözleminden hareketle, insanın (veya cinin) ilahi itaatin o koruyucu zırhını/kabuğunu yırtarak hak yoldan, dinden ve sınırdan dışarı çıkmasına "fısk" (yoldan çıkma/isyan) denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "fısk" eyleminin sıradan bir günah olmadığını; bir farenin deliğinden çıkıp etrafa zarar vermesi (füveysıka) gibi, varlığın yaratılış gayesinden saparak, ilahi hukukun o güvenli yörüngesini (kabuğunu) kasten ihlal etmesi olduğunu belirtir. Eylemin başındaki "fe" (takibiye) edatı, İblisin cin taifesinden olmasının (irade sahibi olmasının) hemen ardından kendi iradesiyle itaatten nasıl "sıyrılıp çıktığını" gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fısk kavramının bu ayetteki kullanımını kozmik bir kırılma olarak tahlil eder. İblis, salt bir kuralı çiğnememiş; itaatin o sımsıcak, koruyucu zeminini (hurma kabuğunu) kibrinin şiddetiyle yırtıp atarak kendini evrensel ahengin dışına, mutlak bir ontolojik boşluğa ve anarşiye fırlatmıştır.

        An emri (عَنْ أَمْرِ) / Rabbihî (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, "e-m-r" (hemze-mim-ra) kökünün bir işi buyurmak, hüküm vermek; "r-b-b" (ra-be-be) kökünün ise terbiye etmek, sahip olmak ve gözetmek manalarına geldiğini yineler.

        Toshihiko Izutsu, "Rabbinin emrinden (dışarı çıktı)" ifadesindeki otorite ihlalini okur. İblis, sıradan bir tavsiyeye değil, evreni var eden ve yöneten mutlak gücün (Rabbin) doğrudan "emrine" başkaldırmıştır. İsyanın dehşeti, çiğnenen kuralın kendisinden ziyade, o emri verenin (Rabbin) makamının yüceliğinden ve mutlaklığından kaynaklanmaktadır.

        E fetettehızûnehû (أَفَتَتَّخِذُونَهُ) / Ve zürriyyetehû (وَذُرِّيَّتَهُ)

        İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün bir şeyi tutmak, kavramak, benimsemek ve edinmek; "z-r-r" (zel-ra-ra) kökünün ise gözle görülmeyecek kadar küçük karıncalar, etrafa saçılan toz zerreleri ve yeryüzüne yayılıp çoğalan insan/cin nesli manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, soru edatıyla (E / Hem de... mi?) başlayan "ittihaz" (edinme/benimseme) eyleminin, bilinçli ve kasıtlı bir sosyolojik veya teolojik seçimi ifade ettiğini açıklar. Allah, muhataplarına sarsıcı bir retorik soru yöneltmektedir: İblisin kibrini ve onun etrafa yayılan şeytani neslini (zürriyetini), bilerek ve isteyerek hayatınızın merkezine nasıl koyabilirsiniz?

        Evliyâe (أَوْلِيَاءَ) / Min dûnî (مِنْ دُونِي)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "v-l-y" (vav-lam-ye) kökünün dostluk, arada hiçbir mesafe bırakmayan mutlak yakınlık, koruyuculuk ve otorite; "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün ise ast, aşağıda olan ve "O'nun dışında/peşi sıra" manalarına geldiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "evliyâ" (veliler/dostlar/otoriteler) kelimesini teolojik bir ironi ve akıl tutulması ekseninde tahlil eder. Evrenin yaratıcısı ve mutlak "Veli"si olan Allah'ı (min dûnî / beni bırakıp da) terk edip; kendi kibri yüzünden helak olmuş, fıtratın dışına atılmış ve ilahi huzurdan kovulmuş bir varlığı (İblisi) "veli/koruyucu" edinmek, insanın içine düşebileceği en korkunç, en irrasyonel ve trajikomik ontolojik çelişkidir.

        Ve hüm leküm (وَهُمْ لَكُمْ) / Adüvvün (عَدُوٌّ)

        İbn Fâris, "a-d-v" (ayın-dal-vav) kökünün asıl manasının, sınırı aşmak, birinin hakkına tecavüz etmek, adımları hızlandırıp koşmak ve kin/husumet gütmek olduğunu tespit eder.

        Toshihiko Izutsu, düşman (adüvv) kelimesinin bu bağlamdaki varoluşsal boyutunu okur. İblis ve soyu, insan için sıradan bir politik veya askeri rakip değildir; onlar, insanın doğasıyla, fıtratıyla ve ebedi kurtuluşuyla doğrudan savaş halinde olan, ontolojik bir "sınır ihlalcisi" (adüvv) konumundadırlar. Vahiy, "Onlar size düşmanken (bunu nasıl yaparsınız?)" diyerek, felsefi bir uyanış şoku yaratır: İnsan, kendi yıkımına yemin etmiş bir varlıkla nasıl "dost" (veli) olabilir?

        Bi'se (بِئْسَ)

        İbn Fâris, "b-e-s" (be-hemze-sin) kökünün şiddetli zorluk, kötülük, çirkinlik ve ıstırap manalarına geldiğini belirtir. Bu kökten türeyen "bi'se", Arapçada bir şeyi en şiddetli biçimde kınamak, yermek, lanetlemek ve ondan tiksinti duymak için kullanılan bir zem (yerme) fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ünlemin, insanın yaptığı mantıksız ve ahlaksız tercihin ilahi makamdaki karşılığını, o eylemin ne kadar "kötü ve iğrenç" olduğunu vurguladığını açıklar.

        Liz-zâlimîne (لِلظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün, bir şeyi fıtratında bulunması gereken yerden alıp, ait olmadığı yanlış, çirkin ve eksik bir yere koymak olduğunu yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "zalimler" kavramının burada sosyolojik bir haksızlıktan ziyade (başkasının malını çalmak değil), doğrudan teolojik ve felsefi bir fıtrat cinayetini ifade ettiğini belirtir. Allah'ın dostluğunu çıkarıp yerine şeytanın dostluğunu koyan kişi, nesneleri ve değerleri olması gereken yerden söküp tam zıttına yerleştirdiği için mutlak manada "zalim" sıfatını hak etmiştir.

        Bedelâ (بَدَلًا)

        İbn Fâris, "b-d-l" (be-dal-lam) kökünün, bir şeyi yerinden çıkarıp yerine bütünüyle başka bir şey koymak, değiştirmek ve takas etmek manalarına geldiğini tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle son bulmasını (fasılasını) ahlaki ve iktisadi bir tezat üzerinden tahlil eder. "Bi'se liz-zâlimîne bedelâ" (Zalimler için bu ne kötü bir takastır / değiştirmedir!). İnsan, ticaret fıtratı gereği elindekini verdiğinde daha iyisini almayı (kâr etmeyi) umar. Ancak zalim (müşrik/inkârcı) insan, Allah'ın o sonsuz, güvenilir ve ebedi dostluğunu (velayetini) verip; yerine İblis'in o zayıf, aldatıcı ve düşmanca sahte dostluğunu satın alarak, varlık sahasında yapılabilecek en korkunç, en ahmakça ve zarar ettirici ontolojik "takası" (bedel) yapmıştır. Kelime, kibrin ve şeytani aklın mutlak iflasının ilanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X