Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 47. Ayet

    وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَداًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyevme nuseyyiru-lcibâle veterâ-l-arda bârizeten vehaşernâhum felem nuġâdir minhum ehadâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün. Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız."

      Kıyametin Dehşeti

      (Düşün) o günü ki dağları yürütürüz. Allah Teâlâ burada kıyâmet gününün ne denli dehşetli ve korkunç olacağını onlara hatırlatıyor. Çünkü dünya hayatında görmüş oldukları en sabit şey (dağlar) o günün dehşeti ve korkunçluğu karşısında yerinden oynayıp yürüyecek ve en katı nesneler kırılıp dökülecektir. Sözü edilen katı ve sabit nesneler, dağlardır. Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle beyan buyurur: "O gün insanlar sağa sola dağılmış kelebekler gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür". Bir diğer âyetin meâli şöyledir: "Dağlar savrulan kum yığınları halini alır". Allah Teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurur: "Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler". Yüce Allah bir başka âyette de konuya dair şöyle buyurur: "Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman". Bunlara benzer daha birçok âyet vardır. Yüce Allah o günün dehşetinin ve korkunçluklarının ne derece olacağını onlara hatırlatmaktadır. Çünkü dünyadaki en sabit, en katı ve şiddetli nesneler (dağlar), sözü edilen şekilde yürüyecektir. Cenâb-ı Hakkın belirttiği bu dehşet ve korkunç durumdan daha hafifi karşısında bile insanların nefisleri duramaz. O halde adı geçen bu dehşet ve korkunç durum karşısında evleviyetle duramaz. Hz. Mûsa'nın başından geçen olaya bakıldığında bu durum gayet açık olarak görülür. Hz. Mûsâ insanların en çetini ve en güçlüsüydü. Ama (Tur) dağının yerle bir olması karşısında dayanamadı ve bayılıp yere düştü. Ne var ki yüce Allah o gün insanları dirilttikten sonra bir daha ölmeyeceklerine hükmetmiştir. Yoksa insan nefsi, sözü edilen bu dehşetlerden daha hafif olanları karşısında bile dayanamaz.

      Öte yandan dağların sözü edilen durumları değişik hal ve zamanlarla ilgilidir. Belirtildiği gibi o günün başlangıcında dağlar yürüyecek ve onlar dağları durmadıkları halde duruyormuş gibi göreceklerdir. Sonra onlar savrulan kum yığınları halini alacaklardır. Daha sonra da atılmış renkli yüne dönüşeceklerdir. Sonra da parçalanıp toz duman haline gelecektir. Dağlar, şiddet ve dehşetin miktarına uygun çeşitli durumlar ve vakitlerde belirtilen hallere göre şekil alacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Öte yandan "Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler" meâlindeki beyan açısından şöyle bir ihtimal daha vardır. O günün dehşetinden dağlar, bulutlar gibi hareket ettikleri halde sanki duruyorlarmış gibi gözükür. Dünyada da korku ve dehşet sebebiyle bunun aynısı görülebilir. İkinci bir ihtimale göre dağlar bir araya gelmesi ve üst üste binmesi sebebiyle de duruyormuş gibi görülebilir. Dünyada da yürüyenler kalabalık ve izdiham nedeniyle duruyormuş ve yürümüyormuş gibi görülebilirler. Meselâ büyük bir ordu giderken dışardan bakan orduyu yürümüyormuş ve olduğu yerde duruyormuş gibi görebilir. İşte dağların durumu da aynen böyle olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Öte yandan âyette sözü edilen bu korkunç durumların kâfirler ve isyankârlar için söz konusu olması da muhtemeldir. İman edenler ve ihsan mertebesine ulaşanlar ise "Rabbimiz Allah'tır' deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: 'Korkmayın, kederlenmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!'" meâlindeki beyanda belirtildiği gibi bu korkunç durumlardan güven ve afiyette olacaklardır.

      Yeryüzünü dümdüz görürsün. Yani yeryüzünü üzerinde bina, ağaç, dağ, taş ve hiçbir şey bulunmaksızın dümdüz olmuş görürsün. "Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün" meâlindeki beyanda belirtildiği gibi yeryüzü dümdüz hale gelir. Yeryüzünü dümdüz görürsün meâlindeki beyanı "Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar" meâlindeki beyanda belirtildiği gibi dünya sakinleri, O'nun huzuruna çıkacaklar anlamında olması da ihtimal dâhilindedir.

      Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızım mahşerde toplamış olacağız. Yani "De ki: Hem öncekiler hem sonrakiler; bilinen bir günün belirlenmiş bir vaktinde mutlaka bir araya getirilecekler!" meâlindeki beyanda anlatıldığı üzere onların tümünü bir araya toplayacağız.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يوم)

        İbn Fâris, "y-v-m" (ye-vav-mim) kökünün zamanın bir bölümünü, süreyi ve gündüzü ifade ettiğini belirtir. Ancak bu kelimenin sadece yirmi dört saatlik bir döngü olmadığını, içinde büyük ve dehşetli bir olayın yaşandığı herhangi bir mutlak zaman dilimini (çağ/an) de kapsadığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" (gün) kavramının Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) sahnelerinde sıradan bir takvim yaprağını değil; kozmik düzenin yıkılıp ilahi adaletin tecelli edeceği o mutlak hesap ve dehşet anını (kıyameti) imlediğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ayetin "ve yevme" (o gün ki / o günü hatırla) şeklinde başlamasını anlambilimsel bir zaman sıçraması olarak tahlil eder. Kur'an, önceki ayetlerdeki fani dünya hayatı meselinden (heşîm/kuru ot), aniden zamanın sonuna atlayarak muhatabını o dehşet verici "yevm"in (kıyamet gününün) tam ortasına fırlatır. Zaman algısı dünyevi akıştan, mutlak sonsuzluğun başlangıcına kilitlenir.

        Nüseyyiru (نسير)

        İbn Fâris, "s-y-r" (sin-ye-ra) kökünün asıl manasının, bir yerden başka bir yere gitmek, yürümek, hareket etmek ve birini yola koymak olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "teseeyyür" fiilinin tef'îl babında (nüseyyiru / biz yürütürüz) gelmesini tahlil eder. Normalde ağır, sabit ve hareketsiz olan nesnelerin, dışarıdan uygulanan mutlak bir güçle (ilahi kudretle) adeta bulutlar veya toz zerrecikleri gibi yerinden sökülüp "yürütülmesini" ifade eder. Failin doğrudan Allah (biz) olması, kozmik çözülmenin planlı bir eylem olduğunu mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin felsefi ve psikolojik boyutunu okur. İnsanın yeryüzündeki en büyük güven dayanağı ve sarsılmazlık sembolü dağlardır. O "sarsılmaz" (kâim) sanılan devasa kütlelerin bir emirle yerinden koparılıp "yürütülmesi" (nüseyyiru), insanın dünyaya ve tabiatın değişmezliğine duyduğu o kof güvenin ontolojik olarak bütünüyle parçalanmasıdır.

        El-cibâle (الجبال)

        İbn Fâris, "c-b-l" (cim-be-lam) kökünün devasa cüsse, büyüklük, sarsılmazlık, kaba güç ve sabit kaya kütlesi manalarına geldiğini belirtir. İnsanın değişmeyen tabiatına ve fıtratına da bu sarsılmazlıktan dolayı "cibilliyet" denildiğini ekler.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ apokaliptik edebiyatında "dağların" (dünyanın direklerinin ve kazıklarının) sökülmesi veya erimesi motifinin, evrensel sonun en büyük edebi alameti olduğunu inceler. Kur'an, bölge insanının zihnindeki bu kozmik kıyamet imgesini (dağların yürümesini) kullanarak, yeryüzünün topografik ve hiyerarşik yapısının tamamen sıfırlanacağını ilan eder.

        Dücane Cündioğlu, dağ kavramını kibrin ve yeryüzündeki sosyo-ekonomik iktidarın sembolü olarak tahlil eder. Zengin adamın o muazzam bahçesinin yerle bir olmasından (önceki ayetlerden) hemen sonra, makrokozmosta (evrende) de dağların yürütülmesi tesadüf değildir. Dağların un ufak olup yürümesi, ilahi kudret karşısında yeryüzündeki hiçbir azametin, hiçbir "zirvenin" ve hiçbir kibrin ayakta kalamayacağının mutlak felsefi resmidir.

        Terâ (ترى)

        İbn Fâris, "r-e-y" (ra-hemze-ye) kökünün hem fiziksel gözlemle görmek hem de kalple/akılla idrak etmek, şeksiz şüphesiz kavramak manalarına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) fiilinin şimdiki zaman kipiyle ve doğrudan muhataba yönelik "terâ" (sen görürsün) şeklinde gelmesini muazzam bir retorik olarak açıklar. Kıyamet koparken yaşanan o dehşet verici topografik dümdüz olma halini soyut bir anlatıdan çıkarıp; muhatabı bizzat o sahnenin içine sokan, ona olayı şimdiden "izlettiren" ve zihinsel bir görsel kesinlik (yakîn) sağlayan canlı bir tanıklık eylemidir.

        El-arda (الأرض)

        İbn Fâris, "e-r-d" (hemze-ra-dad) kökünün aşağıda olan, ayaklar altına serilen, üzerinde yürünen zemin (yeryüzü) manasına geldiğini yineler.

        Toshihiko Izutsu, yeryüzünün (arz) Kur'an teolojisinde insanın sahnede olduğu yegâne varoluş alanı olduğunu belirtir. Dağların yürümesiyle birlikte, bu tanıdık sahnenin (arzın) bütün bildik formlarını, sınırlarını ve kimliğini yitirerek, insanı o dehşet verici yabancılaşmayla (kıyametle) baş başa bıraktığını tahlil eder.

        Bârizeten (بارزة)

        İbn Fâris, "b-r-z" (be-ra-ze) kökünün asıl manasının, bir şeyin gizli kaldığı yerden dışarı çıkması, örtüsünün kalkması, engele takılmadan dümdüz ve apaçık hale gelmesi olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "bürûz" kavramının ism-i fail formunda (bârizeten / çırılçıplak, dümdüz, açığa çıkmış) kullanılmasını yeryüzünün o günkü dehşetli peyzajı üzerinden açıklar. Üzerindeki binaların, ağaçların, örtülerin ve dağların tamamen yok olarak; arzın çıplak, pürüzsüz ve saklanacak hiçbir gölgenin kalmadığı o mutlak ifşa haline bürünmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin seçimini epistemolojik ve ahlaki bir şeffaflık olarak tahlil eder. Toprağın (arzın) "bâriz" (çırılçıplak/dümdüz) olması, sadece fiziksel bir coğrafi düzleşme değildir; insanın günahlarını, kibrini veya servetini arkasına saklayabileceği hiçbir sosyolojik veya topografik örtünün (zînetin) kalmadığı, yalanların çöktüğü ontolojik bir çıplaklık sahnesidir. Herkes ve her şey, ilahi nazarın altında "apaçık" (bâriz) kalmıştır.

        Ve haşernâhüm (وحشرناهم)

        İbn Fâris, "h-ş-r" (ha-şın-ra) kökünün, bir topluluğu bulundukları yerden kopararak, zorla, şiddetle veya çok belirli bir amaçla (savaş veya yargılama için) sürüp tek bir merkeze toplamak manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eyleminin, sıradan, gönüllü bir toplanma (cem/ictima) olmadığını; arkadan itilerek, kaçış imkanı bırakılmaksızın hesap vermek üzere ilahi mahkemeye sevk edilen o mutlak ve mecburi kalabalığı, sürüklenişi ifade ettiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kökenine iner. Aramice ve Süryanicedeki "hşar" (ölüleri bir araya toplamak, sıkıştırmak, preslemek) köküyle tarihsel bağını kurar. Kur'an'ın bu kökü kullanarak, kıyamet gününün o klostrofobik, ezici ve kaçınılmaz "yargı için toplanma" dehşetini kelimenin kökenindeki bu sıkışmışlık hissiyle muhataba aktardığını savunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelami açıdan haşr kavramının, eskatolojik terminolojide doğrudan dirilişten (ba's) sonra ruhların ve bedenlerin mahşer (toplanma) meydanına sevkiyatını, ilahi adaletin tecellisi için tüm nesillerin aynı anda huzura getirilmesini kapsadığını aktarır.

        Fe lem nuğâdir (فلم نغادر)

        İbn Fâris, "ğ-d-r" (ğayın-dal-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi geride bırakmak, terk etmek, sürüden ayrılmak olduğunu tespit eder. Sözünden dönmeye veya antlaşmayı bozmaya "ihanet/gadr" denilmesinin, kişinin verdiği sözü arkasında bırakıp terk etmesinden türediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "muğâdere" fiilinin mutlak olumsuzluk edatıyla (lem nuğâdir / biz asla geride bırakmadık) kullanılmasını ilahi ilmin ihâtası (kuşatıcılığı) ekseninde açıklar. Göz alabildiğine uzanan o milyarlarca insanın içinde (haşr anında), ilahi adaletin küçük büyük, gizli açık hiçbir varlığı veya eylemi hesap sahnesinin dışında "terk etmeyeceği" (unutmayacağı) güvencesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin olumsuzlanmasını sosyolojik ve teolojik bir adalet ilanı olarak tahlil eder. Zengin elitler dünyada duvarlar örerek kendilerini yoksullardan soyutlamış, kendi ayrıcalıklı alanlarını (cennetlerini) kurmuşlardı. Ancak ahiretteki "kimseyi geride bırakmama/istisna etmeme" (lem nuğâdir) vurgusu, ilahi mahkemenin hiçbir sınıfsal ayrımı, torpili, kaçışı veya görmezden gelmeyi kabul etmeyen o sarsılmaz ve eşitleyici yapısını dilbilimsel olarak mühürler.

        Minhüm (منهم) / Ehadâ (أحدا)

        İbn Fâris, "m-n" (mim-nun) harf-i cerinin ayrılma/içinden olma; "h-m" (he-mim) zamirinin onları ifade ettiğini; "e-h-d" (hemze-ha-dal) kökünün ise bölünemez teklik, birlik ve "hiç kimse" anlamına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, cümlenin "minhüm ehadâ" (onlardan tek bir kişiyi bile) diyerek son bulmasını (fasılasını) felsefi bir varoluş krizi üzerinden tahlil eder. Milyarlarca insanın sıkışarak toplandığı (haşr) o devasa ve korkunç anonim kalabalığın içinde, ilahi adaletin kitleleri ruhsuz bir yığın olarak görmemesi; aksine, istisnasız her bir ferdi, her bir "tekil özneyi" (ehadâ) kendi bilinci, yapayalnızlığı ve ahlaki sorumluluğuyla muhatap almasıdır. Kelime, kalabalığın (haşrın) tam ortasında insanın yaşadığı o mutlak, çırılçıplak ve dehşet verici bireyselleşmenin (tekleşmenin) ilahi mührüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X