اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 46. Ayet
Daralt
X
-
"Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır."
Servet ve Oğulların Dünya Hayatının Süsü Olduğu
Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise. Bu beyan, insanların eğilimlerine göre söylenmiş bir cümledir. Dünyada hedefi bol mal ve oğullar olan kimse için bunlar dünya hayatının süsüdürler. Belirtildiği gibi kendisi fâni ve gidici bile olsa bu böyledir. Dünyada hedefi iyi davranışlar ve âhiret olan kişi için de bunlar ebediyen kalıcı olan şeylerdir.
Kalıcı olan iyi davranışların ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Birisi, bunların "Sübhânallâhi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" (سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ) tesbihi olduğunu söylemiştir. Bu tesbihi ve hamdi okuyan kişi, "Allah Teâlâ'yı tesbih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur" demiş olur. Hz. Peygamber'den nakledilen haberlerden biri bu doğrultudadır. Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Elâ ve inne sübhânallâhi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber hiye'l-bâkıyâtu's-sâlihât" (أَلَا وَإِنَّ سُبْحَانَ اللَّهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ هِيَ الْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ) yani "Dikkat edin! Allah'ı tesbih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah en büyüktür cümleleri kalıcı olan iyi davranışlardır". Bir habere göre Resûl-i Ekrem sahâbîlerine "Kalkanınızı alınız" der. Sahâbîler "Üstümüze gelmekte olan bir düşman var da ona karşı mı?" diye sorduklarında Resûlullah (a.s.) "Kalkanınızı cehennem ateşine karşı alınız. 'Sübhânallâh, ve'l-hamdü lillâh ve lâ ilâhe illallâh, vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh' deyiniz. Çünkü bunlar, öne geçiren, geri bırakan ve kalıcı olan iyi davranışlardır" cevabını verir. Bir başka rivayete göre Hz. Peygamber Ebu'd-Derdâ'ya şöyle demiştir: "Onları al. Onlarla arana engel konulmadan önce kabul et. Çünkü bu kelimeler, kalıcı iyi davranışlardır. Ve cennet hazinelerinden bir hazinedirler." Ebu'd-Derdâ "Nedir onlar ey Allah'ın resûlü?" deyince Resûl-i Ekrem yukarıdaki duayı "Sübhanallah'tan başlayıp sonuna kadar okumuştur. Eğer sözü edilen haberler sahihse bu konuda esas alınması gereken asıldır ve bundan başka bir açıklama yapmak caiz olmaz.
Bir başkası ise şöyle demiştir: Ayette geçen "el-bâkıyâtu's-sâlihât" beş vakitte kılınan namazdır. İbn Abbâs ve daha başkasının görüşü bu doğrultudadır. Bu iki ihtimalden hangisi olursa olsun içinde diğerinin mânasını bulundurmaktadır. Çünkü bunların her biri gerçekte hayırların ve ibadetlerin tüm çeşitlerini kendisinde toplamaktadır. Çünkü "sübhanallah" demek, Rabb'i her türlü kusurdan ve noksanlıktan tenzih etmek demektir. "Elhamdu lillâh" Allah'tan mahlûkata ulaşan her türlü nimete karşılık O'na övgü ve başkasını değil kendisini hamde ve övgüye lâyık görmek anlamına gelir. “Lâ ilâhe illallah” (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ) ise O'dan başka mâbut olmadığı, O'ndan başkası ibadete lâyık değildir demektir. "Allâhu ekber" (اللَّهُ أَكْبَرُ) ifadesine gelince; O'nun hakkında söylenen her şeyden yüce olduğunu ifade etmek ve yaratılmış olma vasıflarının tümünün kendisinde bulunmadığını belirtmek anlamına gelir. "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" (لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ) ise O'ndan başkalarından yüz çevirmek ve beklentiyi kesmek, her şeyi tamamıyla kendisine havale etmek ve O'na teslim olmak demektir. Bu kelimelerden her biri, -belirttiğimiz gibi- aslında ibadet ve hayırların tüm çeşitlerini kendinde toplar. Namaz da böyledir. Bütün ibadet çeşitlerini bünyesinde toplar. Çünkü kul namazda organlarından her birini namazın bütün intikallerinde kullanır. Netice olarak namaz, bütün ibadetleri bünyesinde toplamış olur.
"el-Bâkıyâtu's-sâlihât" (الْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ) esas itibariyle hayırların ve itaatların tamamı demektir. Çünkü Allah Teâlâ, Kur'ân'da birçok âyette hakkı kalıcı ve sabit olmakla, bâtılı da butlan, yok olup tükenmek ve gitmekle nitelemektedir. Allah'ın şu beyanları bu konuya dairdir: "İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir", "Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti". Ve benzerleri. İşte "el-bâkıyâtu's-sâlihât" bu doğrultuda kalıcıdır ve Rabb'inin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır. Yani onların umdukları en hayırlı şeydir.
İbn Abbasın şöyle dediği nakledilir: Rabb'inin nezdinde sevapça daha hayırlı demek, insanlara sevap olarak verilecek şeyin en hayırlısı anlamına gelir. Ümit bağlamaya daha lâyıktır meâlindeki beyan da insanların yaptıkları amellerden kıyamet günü ümit bağladıkları şeyin en hayırlısı demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
El-mâlü (المال) / Vel-benûne (والبنون)
İbn Fâris, "m-v-l" (mim-vav-lam) kökünün asıl manasının, insanın kalbinin ve nefsinin fıtri olarak yöneldiği, arzu duyduğu ve sahip olmak için şiddetle "meylettiği" her türlü nesne ve servet olduğunu belirtir. "b-n-y" (be-nun-ye) kökünün ise bir şeyi üst üste koyarak inşa etmek (bina) manasına geldiğini; soyun ve gücün devamını sağladıkları, aileyi tıpkı bir bina gibi ayakta tuttukları için erkek çocuklara (nesle) "benûn/ebnâ" denildiğini o muazzam etimolojik bağıntısıyla kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, mal ve evlat kavramlarının insanın yeryüzündeki iki temel ontolojik dayanağı (biri maddi sermaye, diğeri sosyal/biyolojik sermaye) olduğunu açıklar. İnsanın dünyevi bekasını (kalıcılığını) ve güvenliğini bu iki unsur üzerinden kurguladığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu iki kelimenin yan yana gelişini Cahiliye dönemi ahlakı üzerinden tahlil eder. İslam öncesi Arap toplumunda bir erkeğin toplumdaki saygınlığı, izzeti ve "ölümsüzlüğü" bütünüyle "mal" (ekonomik tahakküm) ve "benûn" (kendisini savunacak savaşçı oğullar/kabile gücü) üzerine kuruluydu. Kur'an, önceki ayetlerdeki zengin adamın (Ene ekseru minke mâlen ve e'azzü neferâ) şımarıklığına sebep olan bu iki devasa sosyolojik putu (kapital ve klan) doğrudan hedef tahtasına oturtur.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın güç dinamiklerinde "servet ve varislerin" (mal ve oğulların) bir hanedanlığın veya aristokratik gücün yegâne göstergesi olduğunu inceler. Vahiy, bu kadim güç ölçütlerini evrensel bir düzlemde yeniden tanımlamak üzere sahneye çıkarmıştır.
Zînetü (زينة)
İbn Fâris, "z-y-n" (ze-ye-nun) kökünün göze, akla ve kalbe hoş gelen, içinde güzellik, orantı, çekicilik ve estetik barındıran her türlü süs ve ihtişam manasına geldiğini tespit eder. Kusur ve çirkinliğin (şeyn) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "zînet" kavramının, bir şeyin kendi özünde (zatında) var olan asli bir değer olmadığını; aksine dışarıdan eklenen, geçici, göz alıcı ama nihayetinde solmaya ve dökülmeye mahkum bir "vitrin/örtü" olduğunu açıklar. Mal ve evlat birer "amaç" değil, sadece dünya hayatının sahnesini renklendiren geçici dekorlardır (zînet).
Dücane Cündioğlu, bu kelimeyi ontolojik bir yanılsama olarak tahlil eder. Mal ve evlat fıtraten arzu edilir şeylerdir; ancak Kur'an onları "zînet" (süs) kelimesiyle çerçeveleyerek, onların hakikatin kendisi olmadığını, sadece birer "gösterge" ve varoluşsal bir "oyalama" nesnesi olduklarını ilan eder. Zengin adamın en büyük trajedisi, hayatın bu geçici süsünü (zînetini) mutlak bir gaye ve ebediyet zannetmesiydi.
El-hayâti (الحياة) / Ed-dünyâ (الدنيا)
İbn Fâris, "h-y-y" (ha-ye-ye) kökünün dirilik, canlılık ve varoluş enerjisi; "d-n-v" (dal-nun-vav) kökünün ise mesafe veya değer olarak yakın olmak, aşağıda kalmak ve basit/pespaye olmak manalarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "el-hayâtü'd-dünyâ" (şu alçak/yakın hayat) tamlamasını, mal ve evladın sınırlarını çizen felsefi bir kafes olarak okur. Bu devasa sosyolojik güçler (mal ve oğullar), evrensel ve ebedi değillerdir; onların bütün ihtişamı, geçerliliği ve "süsü", sadece bu kısa, alçak ve fani (dünya) boyutun sınırları içinde hapsolmuştur. Ölümün ötesine (ahirete) geçme kapasiteleri (eğer Allah için infak edilmezlerse) sıfırdır.
Vel-bâkiyâtü (والباقيات) / Es-sâlihâti (الصالحات)
İbn Fâris, "b-k-y" (be-kaf-ye) kökünün asıl manasının, zamanın ve olayların yıkıcılığına direnerek sabit kalmak, kesintiye uğramamak, tükenmemek ve ebediyen devam etmek olduğunu tespit eder. "s-l-h" (sad-lam-ha) kökünün ise bozukluğun (fesadın) tam karşıtı olan iyileştirme, onarma, düzeltme ve fıtrata uygun mükemmel eylem manalarına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "El-Bâkiyâtü's-Sâlihât" (Kalıcı olan iyi işler) kavramının, "zînetü'l-hayâti'd-dünyâ" (dünya hayatının geçici süsü) kavramının tam ontolojik zıttı olduğunu açıklar. Mal ve evlat zamanla yok olur, harcanır veya ölür (fânidir); ancak imanla yapılan, adaleti tesis eden ve Allah rızası taşıyan her eylem, zamanın aşındıramayacağı ilahi bir arşive kaydedilerek "bâki" (ebedi ve kalıcı) hale gelir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kavramsal grubun (Mal/Evlat ile Bâkiyât/Sâlihât) dilbilimsel diyalektiğini tahlil eder. İnsanın doğası kalıcı olmak, iz bırakmak (beka) ister. Cahiliye aklı, bu kalıcılığı servet biriktirerek ve soyunu (oğullarını) çoğaltarak elde edeceğini sanır. Kur'an ise bu yanılsamayı parçalayarak; evrendeki yegâne "kalıcılığın" (bâkiyât), banka hesapları veya genetik miras değil; ahlaki, onarıcı ve tevhidi eylemler (sâlihât) olduğunu sarsıcı bir netlikle mühürler. Hakiki ölümsüzlük, sâlih ameldir.
Hayrun (خير)
İbn Fâris, "h-y-r" (hı-ye-ra) kökünün iyilik, fayda, üstünlük ve menfaat manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (daha iyi / en iyi) formunda kullanılmasını bir değerler hiyerarşisi (kıyas) olarak açıklar. İnsanın çok sevdiği o mal ve evlattan "daha üstün, daha faydalı ve daha kaliteli" olan yegâne yatırımın, kalıcı iyilikler (bâkiyât-ı sâlihât) olduğunu ifade eder.
İnde (عند) / Rabbike (ربك)
İbn Fâris, "a-n-d" (ayın-nun-dal) kökünün bir şeyin huzurunda, yanında, nezdinde ve yakınında olmak manasına geldiğini; "r-b-b" (ra-be-be) kökünün ise sahip olmak, terbiye etmek, gözetmek ve beslemek manalarını taşıdığını kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "inde rabbike" (Rabbinin katında / nezdinde) ifadesini, değerin (kıymetin) nerede belirlendiğine dair teolojik bir mekanizma olarak tahlil eder. Mal ve evlat, insanların katında (toplumsal pazarda) bir değer ve itibar ifade eder. Ancak Kur'an, asıl değerlemenin yapıldığı "merkez bankasını" değiştirir: Kalıcı iyiliklerin asıl üstünlüğü, geçici insan algısında değil, doğrudan mutlak adaletin ve ebediyetin sahibi olan "Rabbin huzurunda" (inde rabbike) tescillenmiştir.
Sevâben (ثوابا)
İbn Fâris, "s-v-b" (se-vav-be) kökünün asıl manasının, bir şeyin dönüp dolaşıp ilk aslına, başlangıcına rücu etmesi ve geri dönmesi olduğunu tespit eder. Elbisenin bedeni sarıp eski haline dönmesi gibi, insanın yaptığı amellerin ahirette kendisine ete kemiğe bürünerek (somutlaşarak) "geri dönmesinden" dolayı ahiret mükafatına "sevap" denildiğini o eşsiz tespitiyle aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "sevâb" (mükafat/karşılık) kelimesinin, dünyadaki eylemin ahiretteki "getirisi" (ROI - Return on Investment) olduğunu açıklar. Mal ve evlat dünyada insana geçici bir haz verse de ahirete taşınmaz; ancak sâlih ameller (bâkiyât), "Rabbin katında getiri/mükafat olarak (sevâben) çok daha iyidir" diyerek mutlak ve ebedi kâr marjını dilbilimsel olarak kanıtlar.
Emelâ (أملا)
İbn Fâris, "e-m-l" (hemze-mim-lam) kökünün, insanın geleceğe dair içine doğan derin bir beklenti, umut, arzu ve uzak bir hedefe gözünü dikmek manalarına geldiğini belirtir. "Recâ" (umut) kelimesinden farkı, emelin çok daha uzun vadeli, hayal gücüne dayalı ve insanın ömrünü aşan devasa arzuları kapsamasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "emel" kavramının insanın psikolojik yakıtı olduğunu ifade eder. İnsan hep geleceğe dair bir şeyler umarak (emel ederek) yaşar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin "ve hayrun emelâ" (ve umut bağlamak/beklenti içine girmek bakımından da en iyisidir) şeklindeki muazzam kapanışını ahlaki bir zirve olarak aktarır. Dünya malına ve evlatlara bağlanan devasa umutlar (emeller), ölümle, iflasla veya nankörlükle bir anda "heşîm"e (kuru bir hiçliğe) dönüşüp insanı mutlak bir hayal kırıklığına uğratabilir. Ancak insanın kalıcı iyiliklere (bâkiyât-ı sâlihât) bağladığı o "emel", Allah'ın garantisi altında olduğu için asla boşa çıkmayan, insanı yarı yolda bırakmayan ve karşılığı sonsuzlukla ödenen yegâne şaşmaz umuttur. Kelime, tevhidi psikolojinin iflas etmeyen o sarsılmaz umut kalesidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla