هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
"İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah'a mahsustur. Mükafatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine O'dur."
İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah'a mahsustur. Ayette geçen "hunâlike" (هُنَالِكَ) kelimesini bazıları "işte burada" diye tefsir ederken, bazıları da "Allahın dostluğu işte böyledir" şeklinde anlamışlardır. Öte yandan kelimenin okunuşu ve tevili konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları âyeti "el-Velâyetü lillâh" (الْوَلَايَةُ لِلَّهِ) şeklinde okumuş ve buna "dostluk Allah'a mahsustur" anlamını vermişlerdir. Aynı kelime İbn Mesûd mushafında da aynen böyledir: "Hunâlike'l-velâyetü lillâhi'l-ğafûri ve hüve'l-hak" (هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْغَفُورِ وَهُوَ الْحَقُّ) "İşte burada dostluk, bağışlayan Allah'a mahsustur. Ve O, haktır." Hafsa'nın mushafına göre âyet-i kerîme "Ve hunâlike'l-mülkü ve'l-vilâyetü lillâhi'l-ğafûri zi'r-rahmeti" (وَهُنَالِكَ الْمُلْكُ وَالْوِلَايَةُ لِلَّهِ الْغَفُورِ ذِي الرَّحْمَةِ) şeklindedir. Bu durumda mâna şöyle olur: İşte burada otorite ve hükümranlık, rahmet sahibi mağfiret eden Allaha mahsustur. Bazıları âyeti “lillâhi'l-hakku" şeklinde okumuştur ki bu durumda anlamı şöyledir: Hak olan hükümranlık Allah'a mahsustur. "Velâyet" (الْوَلَايَة) dostluk anlamına gelen "el-muvâlât" (الْمُوَالَاة) kökündendir. İbn Abbas (r.a) der ki: "Allah'a dost olmayan, O'na iman etmeyen ve O'nun hak olduğunu bilmeyen hiçbir kimse yoktur." "el-Vilâyet" (الْوِلَايَة) Hafsa ve Übeyy'in kırâatinde zikredildiği üzere otorite ve hükümranlık anlamınadır. (هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ) ayet (هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ اللَّهُ وَهُوَ الْحَقُّ) şeklinde okunmuştur. Bu durumda mânası “işte burada dostluk Allah'a mahsustur. Ve o haktır" şeklinde olur. Ayet (هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ الْحَقُّ لِلَّهِ) şeklinde de okunmuştur.
Mükafatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine O'dur. Yani bu müminin dünyada alacağı sevap, âhirette en üstün sevap olur ve akıbeti de bu kâfirin akıbetinden daha güzeldir.
1. âyetteki "misâl"in Resûl-i Ekrem'e zikredilmesi -En doğrusunu Allah bilir- onun risâletine delil, Allah'ın tevhidine, kudretine ve hükümranlığına bir hüccet olmasındandır.
Yorumu Yorumla
-
Hünâlike (هنالك)
İbn Fâris, bu kelimenin "h-n-l-k" yapısından oluştuğunu; "hünâ" kelimesinin işaret ismi, sonundaki "lam" ve "kef" harflerinin ise uzaklık ve hitap bildirdiğini, dolayısıyla "işte orada, o uzak mekânda/makamda" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hünâlike" işaret zamirinin sadece mekânsal bir uzaklığı değil; "işte tam o dehşet anında, o sınır noktasında, her şeyin bittiği ve çaresizliğin başladığı o ontolojik eşikte" anlamında zamansal ve durumsal bir kesinlik bildirdiğini açıklar.
Dücane Cündioğlu, bu kelimenin Kur'an'ın sinematografik anlatımındaki o keskin sahne geçişi olduğunu tahlil eder. Afet olmuş, bahçe çökmüş, adam ellerini ovuşturmuş ve kibrinin sıfırlandığı o enkazın ortasında kalakalmıştır. Vahiy tam bu noktada, o yıkıntıların üzerine kamerayı çevirip "İşte orada!" (hünâlike) diyerek tüm insanlığa o felsefi hakikati gösterir. Sahte güçlerin eridiği "o yer", hakikatin tecelli ettiği yegâne andır.
El-velâyetü (الولاية)
İbn Fâris, "v-l-y" (vav-lam-ye) kökünün temelinde, iki şeyin arasına başka hiçbir şeyin girmeyeceği şekilde bitişik olmak, yan yana durmak, sevgi, dostluk, yardım ve birinin işini üzerine alıp onu korumak (otorite) manalarının yattığını tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "velayet" kavramının, ihtiyaç anında insana en yakın olan, onu savunan ve işlerini idare eden mutlak koruyuculuk ve dostluk makamı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, "velayet" kavramını İslami teolojinin merkezine koyarak tahlil eder. Zengin adamın dünyasında velayet, yatay boyuttaki (insanlar arası) çıkar ilişkilerine, kabileye ve servete dayanıyordu. Ancak her şeyin çöktüğü "o kriz anında" (hünâlike), yeryüzündeki tüm sahte velayet iddiaları parçalanmış; dikey boyuttaki yegâne sığınağın, tek gerçek koruyucunun (el-velâyet) sadece ve sadece Allah olduğu sarsıcı bir gerçeklikle ortaya çıkmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin Arapçada "vilâyet" (otorite, egemenlik, iktidar) şeklinde de okunduğunu; her iki kıraatin de birleşerek, "O gün mutlak dostluk da, mutlak otorite/iktidar da sadece Allah'a aittir" şeklindeki o eşsiz kelami (teolojik) tevhidi inşa ettiğini aktarır.
Lillâhi (لله)
İbn Fâris, kelimenin "e-l-h" (hemze-lam-he) kökünden geldiğini, dehşet anında sığınılan ve mutlak ibadet edilen zat olduğunu yineler. Kelimenin başındaki "lam" (li) edatının aidiyet ve tahsis (mülkiyetin sadece O'na ait olması) bildirdiğini, velayetin Allah'tan başka hiçbir varlığa paylaştırılamayacağını kaydeder.
El-hakkı (الحق)
İbn Fâris, "h-k-k" (ha-kaf-kaf) kökünün sabit olmak, sarsılmaz olmak, değişmemek, varlığı kesin olmak ve yerinden oynatılamamak manalarına geldiğini belirtir. Batılın, uydurmanın ve faniliğin zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının, varlığı hiçbir zamana veya mekana bağlı olmaksızın şeksiz şüphesiz ve ebedi olan mutlak gerçeklik olduğunu söyler.
Gabriel Said Reynolds, "El-Hakk" kelimesinin gramatik dizilimindeki derinliği tahlil eder. Kelime hem "Hak olan Allah" (Allah'ın sıfatı) olarak hem de "Hak olan velayet" (velayetin sıfatı) olarak okunabilir. Zengin adamın geçici ve fani bahçesinin (batılın/kuruntunun) yıkıldığı yerde; sarsılmaz, çökmeyen ve ebedi olan tek gerçekliğin (hakkın) sadece Allah ve O'nun dostluğu olduğu bu kelimeyle dilbilimsel olarak kanıtlanmaktadır.
Hayrun (خير)
İbn Fâris, "h-y-r" (hı-ye-ra) kökünün iyilik, fayda, üstünlük ve menfaat manalarına geldiğini yineler.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) formunda "daha iyi / en iyi" anlamına geldiğini açıklar. Zengin adamın 36. ayette kendi kibriyle "Ben dünyadaki bu servetimden daha iyisini (hayran) bulurum" şeklindeki şımarık algısına karşı, vahiy hakiki "hayrın" ve iyiliğin nerede olduğunu mutlak bir hükümle bildirir.
Sevâben (ثوابا)
İbn Fâris, "s-v-b" (se-vav-be) kökünün asıl manasının, bir şeyin dönüp dolaşıp ilk aslına, başlangıcına rücu etmesi ve geri dönmesi olduğunu tespit eder. İnsanın yaptığı amellerin karşılığının da kendisine ete kemiğe bürünerek "geri dönmesinden" dolayı ahiret mükafatına "sevap" denildiğini o eşsiz tespitiyle aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sevap" kelimesinin kıssadaki iktisadi (ekonomik) ve ahlaki tezat ekseninde okumasını yapar. Zengin adam, bahçesinden maddi bir "semer / ükül" (kâr/getiri) beklemişti. Ancak Kur'an, en kârlı, en garantili, afetlerin vuramayacağı ve sahibine ebedi bir kazanç olarak "geri dönecek" (sevap) yegâne yatırımın, sadece Hak olan Allah'a (Lillâhi'l-Hakk) yapılan yöneliş olduğunu tahlil eder. Hakiki servet, ilahi velayettir.
Ukbâ (عقبا)
İbn Fâris, "a-k-b" (ayın-kaf-be) kökünün, bir şeyin tam arkasından gelmek, birini izlemek, topuk ve bir işin nihai sonu, akıbeti manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ukbâ" kavramının, bütün geçici hevesler, eylemler ve illüzyonlar bitip tükendikten sonra geriye kalan o en son varış noktası, nihai sonuç olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ukbâ" kelimesini kıssanın eskatolojik (sona dair) ve felsefi kapanışı olarak inceler. Bahçe yok olmuş, kibir çökmüş, adamlar dağılmıştır. Tüm bu fani sahnelerin ve dünyevi şatafatın "arkasından gelen / geriye tortu olarak kalan" (ukbâ) yegâne sarsılmaz gerçek, ilahi iradeye teslimiyettir. Kıssa, bu son kelimeyle insanın yüzünü dünyevi geçicilikten (bahçeden) mutlak ve ebedi kalıcılığa (ukbâya / ilahi akıbete) çevirerek muazzam bir ahlaki ve dilbilimsel final yapar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla