قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
"Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona hitaben, 'Yoksa sen' dedi, 'Seni topraktan, sonra nutfeden (sperm) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'a da mı inanmıyorsun?'"
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona hitaben, "Yoksa sen" dedi, "Seni topraktan, sonra nutfeden (sperm) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'a da mı inanmıyorsun? Yani aslını topraktan ve seni de spermden yaratan "daha sonra seni bir adam biçimine sokan", yani seni düzgün yaratan ve bir adam biçimine sokan "Allah'a da mı inanmıyorsun?" Mümin olanın arkadaşıyla bu konuda tartışması, onun öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesi dolayısıyla olabilir. Yani sen Allah Teâlanın öldükten sonra diriltmeye ve yeniden yaratmaya kadir olduğunu inkâr edip küfre mi giriyorsun? Halbuki O, senin aslını topraktan ve nefsini de nutfeden (sperm) yarattı. Sen öldüğün ve helâk olduğun zaman toprak ve suya dönüşeceksin. O aslını topraktan ve nefsini sudan yaratmaya kādir olduğuna göre seni yeniden yaratmaya da ve toprak ve su olduktan sonra yeniden diriltmeye de kadirdir. Mümin olanın arkadaşıyla tartışması, Allah'ın hikmetini inkâr etmesi dolayısıyla da olabilir. Bu durumda arkadaşına şöyle demiş olur: yüce Allah senin aslını topraktan, nefsini nutfeden (sperm) yarattı sonra seni düzgün bir şekilde yaratıp bir adam biçimine koydu. Cenâb-ı Hak seni diriltmese ve yeniden yaratmasa, belirttiği şekliyle aslını ve seni yaratması anlamsız ve hikmet dışı olur. Çünkü bir kimse bir bina yapsa sonra onu yararlanma kastı olmaksızın yıksa bu binayı ilk başta boşa yapmış, serserice, akılsız ve hikmet dışı bir iş yapmış olur. İşte senin ve aslının, daha sonra yeniden yaratılman söz konusu olmaksızın varedilmesi de aynen böyle akılsızlık ve hikmet dışı bir iş olur. Bu Cenâb-ı Hakkın şu beyanında belirttiği husustur: "Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız" Allah Teâlâ onların huzuruna dönmeleri söz konusu olmaksızın yaratılmalarını "boş yere" bir iş olarak nitelemektedir. Mümin olanın arkadaşıyla tartışması onun Allah'tan başkasına ibadetini akılsızlık olarak kabul etmesi sebebiyle de olabilir. Bu durumda arkadaşına şöyle demiş olur: Aslını topraktan ve nefsini nutfeden (sperm) yaratan sonra da seni düzgün bir adam biçimine sokan varlığın nimetini inkâr edip de nimetlerinin şükrünü başkalarına yapıp O'ndan başkasına mı kulluk ediyorsun? Mümin olanın arkadaşıyla tartışması şu üç sebepten birisi dolayısıyla olabilir. Ya Allah'ın kendisini diriltmeye ve yeniden hayat vermeye olan gücünü inkâr etmesi ya da yeniden dirilmedeki hikmetini kabul etmemesi ya da nimetlerini inkâr edip O'dan başkasına şükretmesi sebebiyle olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قال)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati beyan etmek, açığa vurmak manalarının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme) eyleminin sadece ses çıkarmak değil, bir tartışma anında karşı tezi çürütmek ve inancı dillendirmek (ikrar) olduğunu açıklar. Zengin adamın kibrine ve hezeyanlarına karşılık, yoksul müminin "kâle" (dedi) eylemiyle devreye girmesi, pasif bir dinleyicilikten çıkıp tevhidi hakikati cesaretle savunan aktif bir sözcülüğe (özne konumuna) geçişini sembolize eder.
Sâhibühû (صاحبه)
İbn Fâris, "s-h-b" (sad-ha-be) kökünün asıl manasının, birine eşlik etmek, ayrılmamak, yan yana yürümek ve yoldaşlık (sohbet/arkadaşlık) olduğunu tespit eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "sâhib" kavramının eşitlikçi, yatay bir insan ilişkisini temsil ettiğini tahlil eder. Zengin adam devasa servetiyle kendini bir efendi, bir oligark veya yarı-tanrı gibi konumlandırırken; ilahi metnin yoksul mümini "onun sâhibi/yoldaşı" (sâhibühû) olarak nitelemesi, statü farkını ezip geçer. Bu kelime, materyalist kibre karşı İslam'ın ontolojik eşitlik (kardeşlik/yoldaşlık) ilkesini dilbilimsel bir ayna olarak kullanır.
Yühâviruhû (يحاوره)
İbn Fâris, "h-v-r" (ha-vav-ra) kökünün dönmek, geri gelmek, karşılık vermek ve sözü/cevabı iade etmek manalarına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, "muhâvere" (karşılıklı diyalog) fiilinin felsefi ve psikolojik dinamiklerini tahlil eder. Zengin adamın önceki ayetlerde kendi zenginliğini anlattığı sağır edici monoloğu, bu kelimeyle kırılır. Yoksul mümin, "yühâviruhû" (ona cevap vererek / sözü ona iade ederek) eylemiyle, arkadaşının o kof ve seküler kibrini kendi yüzüne geri çarpar. Diyalog artık sıradan bir sohbet olmaktan çıkmış, muazzam bir varoluşsal ve teolojik yüzleşmeye dönüşmüştür.
E keferte (أكفرت)
İbn Fâris, "k-f-r" (kef-fe-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak olduğunu belirtir. Tohumun üzerini toprakla "örttüğü" için çiftçiye de "kâfir" denildiğini o bilindik etimolojik örneğiyle aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kelimesinin burada hem inançsızlık (Allah'ı inkar) hem de nankörlük (küfrân-ı nimet / iyiliği örtme) bağlamında ikili bir işlev gördüğünü açıklar. Zengin adam bahçeyi Allah'tan değil, kendi becerisinden bilerek nimetin yegâne sahibini (Fail-i Mutlak'ı) nankörlükle "örtmüştür".
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, soru edatıyla başlayan "E keferte" (İnkar mı ettin? / Nankörlük mü ettin?) şeklindeki çıkışın, şaşkınlık ve sert bir kınama (tevbîh) içerdiğini tahlil eder. Zengin adam "Allah yoktur" dememesine rağmen; ahireti yok saydığı, kibre kapıldığı ve servetine taptığı için yoksul arkadaşı onu doğrudan "kâfirlikle" itham etmiştir. Bu kullanım, sadece şekli bir tanrı tanımazlığın değil; dünyaya, mülke ve kibre tapmanın da (sekülerizmin) ontolojik olarak "küfür/şirk" kategorisine girdiğini teolojik olarak mühürler.
Billezî (بالذي) / Halakake (خلقك)
İbn Fâris, "h-l-k" (hı-lam-kaf) kökünün bir şeyi belirli bir ölçüye, hesaba ve orantıya göre takdir etmek, biçimlendirmek ve pürüzsüz hale getirmek manalarına geldiğini belirtir. Yoktan var etmek (ibda) ile ölçülendirip form vermek anlamlarını birleştirir.
Râgıb el-İsfahânî, yaratma (halk) eyleminin mutlak ve asli sahibinin Allah olduğunu vurgular. Yoksul mümin "Seni yaratanı inkar mı ettin?" (billezî halakake) diyerek; zengin adamın bağ kurduğu, ekin ektiği ve suyu fışkırttığı o sahte yaratıcılık/iktidar (hâlık) yanılsamasını paramparça eder. İnsana, bizzat kendi bedeninin bile tasarımcısı olmadığını hatırlatan felsefi bir tokattır.
Min türâbin (من تراب)
İbn Fâris, "t-r-b" (te-ra-be) kökünün yeryüzünü kaplayan toz, kuru toprak ve insanın fıtri maddesi manasına geldiğini tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kullanımındaki sarsıcı psikolojik ve elementel "eşitlemeyi" tahlil eder. Zengin adam "Ben senden daha çok mala ve nefre sahibim" diye böbürlenirken, yoksul mümin onu varoluşun en ilkel, en değersiz ve cansız maddesine, yani "türâb"a (toza/toprağa) indirger. Adamın üzerinde gezinerek kibre kapıldığı o lüks bahçenin toprağı neyse, kendisinin hammaddesi de odur. Bu kelime, kibri varoluşun sıfır noktasında (toprakta) boğar.
Sümme (ثم)
İbn Fâris, bu edatın bir sıralama (tertip), aşama ve iki eylem arasında bulunan uzun bir zaman aralığını (mühlet/gecikme) bildirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "sümme" (sonra) bağlacının yaratılış evreleri arasındaki o devasa ontolojik, biyolojik ve zamansal mesafeyi ifade ettiğini belirtir. Cansız bir inorganik maddeden (toprak) organik bir yapıya (su damlasına) geçişteki o ilahi evrimsel müdahaleyi (sıçramayı) sembolize eder.
Min nutfetin (من نطفة)
İbn Fâris, "n-t-f" (nun-tı-fe) kökünün asıl manasının, arı/duru bir suyun damlaması, sızması ve süzülmüş bir damlacık saf sıvı olduğunu tespit eder. Semen (meni/sperm) için kullanılmasının, onun süzülerek sızan, akışkan bir damla olmasından kaynaklandığını açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın insanı kibrinden arındırma (terbiye) metodolojisini bu kelimenin şok edici gerçekçiliği üzerinden okur. Kendini devasa bir güç sanan, ordusuyla (nefer) övünen o oligarkın, gerçekte rahme tutunmaya çalışan zayıf, akışkan, değersiz ve savunmasız bir "damlacık sudan" (nutfeden) ibaret olduğunun hatırlatılması, biyolojik bir aşağılama değil; mutlak bir varoluşsal hizalandırmadır. İnsanın egosunu şişiren şey, aslında kendi biyolojik başlangıcına (nutfeye) olan bu ontolojik unutkanlığıdır.
Sevvâke (سواك)
İbn Fâris, "s-v-y" (sin-vav-ye) kökünün, iki şeyin eşitlenmesi, düzeltilmesi, aradaki eğriliğin ve pürüzün giderilerek kusursuz bir dengeye (tesviye) ulaştırılması anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tesviye" (sevvâke / seni düzenledi/biçimlendirdi) fiilinin tef'il babındaki eylemsel estetiğini açıklar. Toprak ve damlacık su gibi formsuz (amorf) yapıların; akıl, idrak, duyular ve simetrik bir fizyolojik anatomiye kavuşturularak "eşitlenmesi" eylemidir. Biyolojik kaosun, ilahi mühendislik (tesviye) ile kusursuz bir bedene ve zihne çevrilmesidir. Zengin adamın bahçesinde kurduğu o simetrik estetiğin asıl kaynağı (tesviyesi), bizzat Allah'ın onun bedeninde yarattığı estetiktir.
Racülen (رجلا)
İbn Fâris, "r-c-l" (ra-cim-lam) kökünün, kendi ayakları (ricl) üzerinde durabilen, yürüyebilen ve kemale ermiş yetişkin erkek anlamına geldiğini yineler.
Dücane Cündioğlu, yaratılış serüveninin (topraktan nutfeye, nutfeden tesviyeye) son aşaması olan "racülen" (yetişkin bir adam olarak) kelimesini felsefi bir trajedi ekseninde tahlil eder. Zengin adamın ontolojik evrimi "bedensel" olarak tamamlanmış, o bir "adam" (racül) olmuştur. Ancak adam, bu fiziksel ve biyolojik olgunluğu ahlaki bir olgunlukla (iman ve şükürle) taçlandıramadığı için, o şatafatlı bedenin içinde hala nankör, şımarık ve ilkel bir hezeyan taşımaktadır. Yoksul yoldaşının "Seni bir adam kılan (sevvâke racülen) Allah'ı nasıl inkar edersin!" şeklindeki sarsıcı çıkışı, ona adeta "Yetişkin bir beden (racül) oldun ama kâmil bir kul olamadın" gerçeğini yüzüne vuran muazzam bir dilbilimsel ve ahlaki teşhistir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla