وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
"Böyle bir böbürlenme içinde kendine kötülük ederek bağına girdi ve şöyle dedi: 'Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam.'"
Böyle bir böbürlenme içinde kendine kötülük ederek bağına girdi. İfadenin nefsine kötülük ederek mânasına ihtimali olduğu gibi, bedenine kötülük ederek mânasına olması da muhtemeldir. "Nefsine kötülük etme" cümlesinin "bedenine kötülük etme" anlamında kullanılması, nefsin işlediği suçtan dolayı onun "beden" kelimesinin kullanıldığı yerde kullanılması sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Bazıları “mâ ezunnu" (مَا أَظُنُّ) fiiline, kesin olarak inanmam, bilmem anlamını vermişlerdir. Bazıları da bu fiilin "zannetmek" mânasında olduğunu ifade etmişler ve çünkü arkadaşı kendisiyle tartışıyordu. Bağının fâni olması ve kıyâmetin kopması konusunda tereddüt etti ve şüpheye düştü demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Hayatta olduğum sürece bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam, demiştir. Ya da sanki o helâke şahit olmamış, görmemiş ve bu cümleyi söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Dehale (دَخَلَ)
İbn Fâris, "d-h-l" (dal-hı-lam) kökünün asıl manasının, dışarıdan içeriye doğru nüfuz etmek, bir mekâna dâhil olmak ve girmek olduğunu belirtir. Dışta kalmanın (huruç) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "duhûl" eyleminin fiziksel bir adım atmanın ötesinde, kişinin bir durumun veya mülkün içine tamamen gömülmesi, onunla bütünleşmesi anlamına geldiğini açıklar. Bahçesine "girmesi", sadece mekânsal bir yer değiştirme değil, zihinsel olarak tüm dünyasını o bahçenin sınırları içine hapsetmesi ve dış dünyadan (hakikatten) tamamen kopmasıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu giriş eylemini sosyolojik bir kibir gösterisi olarak tahlil eder. Adamın bahçesine "girişi", sıradan bir çiftçinin arazisini kontrol etmesi değil; bir kralın, kurduğu dokunulmaz ve ihtişamlı krallığa (mülke) adım atarken sergilediği o küstah, şımarık ve egosantrik güç gösterisidir.
Cennetehû (جَنَّتَهُ)
İbn Fâris, "c-n-n" (cim-nun-nun) kökünün bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak anlamına geldiğini yineler.
Dücane Cündioğlu, kelimenin önceki ayetlerde ikil (cenneteyn/iki bahçe) olarak geçerken burada tekil ve iyelik ekiyle "cennetehû" (kendi bahçesi) formunda kullanılmasını felsefi ve psikolojik bir daralma üzerinden tahlil eder. Adam mülkünün içinde gezinirken, o eşsiz peyzaj (örtü) onun kalp gözünü tamamen kör etmiş; asıl ebedi "Cennet" inancının ve ilahi nimetin üzerini, dünyevi yapraklarla ontolojik bir perde gibi "örtmüştür". Kendi elleriyle kurduğu mülkiyeti, hakikati gizleyen bir hapishaneye (cinnete/cennete) dönüşmüştür.
Zâlimün (ظَالِمٌ)
İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün asıl manasının, bir şeyi fıtratında bulunması gereken yerden alıp, ait olmadığı yanlış bir yere koymak olduğunu belirtir. Sınırları ihlal etmek ve hakkı eksiltmektir.
Râgıb el-İsfahânî, "zalim" sıfatının ism-i fail (aktif özne) olarak kullanılmasını inceler. İnsanın başka birine değil de bizzat kendisine zulmetmesinin; kibri şükrün yerine koyarak, geçici olanı ebedi olanla değiştirerek ruhunu ilahi adaletin ve fıtratın dışına atması olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "zulüm" kavramının başkasına yapılan sıradan bir haksızlıktan ziyade, ontolojik bir yıkım olduğunu vurgular. Bahçe sahibinin "zalim" olarak nitelenmesi, onun dünyevi servete ebediyet atfederek evrensel tevhidi ahengi bozması ve kibre kapılarak bizzat kendi varoluşsal zeminini (ahiretini) parçalamasıdır.
Linefsihî (لِنَفْسِهِ)
İbn Fâris, "n-f-s" (nun-fe-sin) kökünün nefes, ruh, kan ve bir varlığın kendi özü, merkezi manalarına geldiğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu tamlamanın (kendi nefsine/özüne) barındırdığı felsefi ironiyi tahlil eder. Zengin adam, devasa servetiyle nefsini yücelttiğini, onu şımartıp ödüllendirdiğini zannederken; ilahi metin onun bu kibirli yürüyüşünü "kendi özüne/ruhuna zulmetmek, kendini imha etmek" olarak tanımlar. Maddi bedenin ve egonun bu denli şatafatlı inşası, aslında manevi nefsin mutlak bir yıkımı olmuştur.
Ezunnü (أَظُنُّ)
İbn Fâris, "z-n-n" (zı-nun-nun) kökünün, mutlak bilgiye (yakîn) dayanmayan, şüpheyle karışık güçlü bir kanaat, tahmin ve kuruntu manalarına geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "zann" kavramının epistemolojik zayıflığını ve kayganlığını açıklar. "Mâ ezunnü" (Zannetmiyorum / Sanmıyorum) ifadesi, adamın gerçeklik algısının vahiyden bütünüyle koptuğunu; kendi sığ, dünyevi ve spekülatif tahminlerini (zannını) evrensel mutlak gerçeğin (hakkın) yerine koyduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin şimdiki zaman kalıbında kullanılmasının, zengin adamın zihinsel kibrini deşifre ettiğini belirtir. Adam "bilmiyorum" demez; elindeki maddi güce ve tarımsal başarısına dayanarak geleceğe, zamana ve eşyanın tabiatına dair küstahça bir "zihinsel kanaat" (zann) üretir. Kur'an, bu kelimeyle materyalist aklın hakikat karşısındaki o kuruntulu ve temelsiz yapısını resmeder.
Tebîde (تَبِيدَ)
İbn Fâris, "b-y-d" (be-ye-dal) kökünün yok olmak, kökü kazınmak, helak olmak ve bütünüyle ortadan kalkmak manalarına geldiğini belirtir. İçindeki her şeyi yutup yok ettiği için ıssız ve ölümcül çöllere "beydâ" denildiğini ekler.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâde" (helak/yok oluş) fiilinin geriye hiçbir iz bırakmayan mutlak bir tükenişi anlattığını söyler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, adamın "Bunun (bahçenin) asla yok olacağını (tebîde) sanmıyorum" şeklindeki hezeyanını kelami (teolojik) bir meydan okuma olarak aktarır. Yaratılmış, fani ve çürümeye mahkum bir tabiat parçasına, sadece Allah'a ait olan "Beka" (sonsuzluk/yok olmama) sıfatını giydirmeye çalışmak, şirkin mülkiyet üzerinden üretilen en tehlikeli felsefi formudur.
Hâzihî (هَذِهِ)
İbn Fâris, bu kelimenin yakında bulunan ve dişil (müennes) kabul edilen bir nesneyi/durumu göstermek için kullanılan işaret zamiri olduğunu kaydeder.
Angelika Neuwirth, adamın "hâzihî" (işte bu) diyerek doğrudan gözünün önündeki fiziksel peyzaja (bahçeye) işaret etmesinin, onun algı dünyasının ne kadar daraldığını gösterdiğini tahlil eder. O, sadece dokunabildiği, görebildiği ve anında tüketebildiği "şehadet" (görünen) âlemine inanmaktadır. "Bu" işaret zamiri, adamın gayb (öte dünya) fikrine tamamen kapalı olan ampirik ve maddeci körlüğünü sembolize eder.
Ebedâ (أَبَدًا)
İbn Fâris, "e-b-d" (hemze-be-dal) kökünün sonu gelmeyen, zamanın sınırlarını aşan mutlak ve kesintisiz sonsuzluk anlamına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, adamın bu kelimeyi kullanmasını ontolojik bir gasp ve haddi aşma olarak yorumlar. "Ebed" kavramı, Kur'an'ın anlambiliminde sadece ilahi olanın ve ahiret yurdunun sıfatıyken; adam bu sonsuzluk kavramını çalmış ve kendi fanî, topraktan ibaret mülküne yamamıştır. Servetin gücü, insanda zamanı ve ölümü durdurabileceği yönünde sahte bir "ebediyet" illüzyonu yaratmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla