كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاًۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
"Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık."
Bağların ikisi de yemişlerini, yani ürünlerini verip. Burada Allah Teâlâ "Âtetâ hamlehümâ" (O bağların ikisi de ürününü verip) dememiş, bahçe iki adet olduğu halde tekil kipini kullanarak "O bağ yemişini vermiş" demiştir. İkil yerine tekil kullanmak Arap dilinde mümkündür. Meselâ Arapçada "kilte'l-mer'eteyni sâlihatâni" (كِلْتَا الْمَرْأَتَيْنِ صَالِحَتَانِ) diyecek yerde "kilte'l-mer'eteyni sâlihatun", yani "bu iki kadın salihadır" (كِلْتَا الْمَرْأَتَيْنِ صَالِحَةٌ) ve "Kilânâ sâlihâni" (كِلَانَا صَالِحَانِ) diyecek yerde "Kilânâ sâlihun", yani "biz ikimiz salih kimseyiz" (كِلَانَا صَالِحٌ) denebilir. Bunun şiirden de örneği vardır: Şair der ki:
“Kilânâ şâirun min hayyin sıdkın - velâkinne'r-rahâ ta'lu's-sikâlâ" (كِلَانَا شَاعِرٌ مِنْ حَيِّ صِدْقٍ - وَلَكِنَّ الرَّحَى تَعْلُو الثِّقَالَا) "İkimiz de aynı mahalleden şairiz. Fakat değirmenin üst taşı alt taşın üstündedir."
Hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. Yani meyvesinden hiçbir şey eksiltmemişti.
İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık. Yani iki bağın arasından sular akıtmıştık.
Yorumu Yorumla
-
Kilte'l (كلتا)
İbn Fâris, bu kelimenin "k-l-l" (kef-lam-lam) kökünden türediğini ve "küll" (bütün/tamamı) kelimesiyle aynı kök manasını taşıdığını belirtir. Arapçada tesniye (ikil) isimleri kapsayarak, bir şeyin istisnasız olarak "her iki parçasını da" ifade etmek için kullanılan bir kuşatıcılık (ihata) zamiri olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "kilta" kelimesinin tahsis (özgüleme) ve bütünlük ifade ettiğini açıklar. Zengin adama verilen bahçelerin sadece birinin değil, "her ikisinin de" (kiltel cenneteyni) aynı mükemmellikte ürün verdiğini; ilahi nimetin adama eksiksiz, simetrik ve kusursuz bir şekilde ulaştığını dilbilimsel olarak mühürler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin gramatik hassasiyetine odaklanır. İlahi kurguda adamın servetinin asimetrik veya şansa dayalı bir hasat olmadığını; "her iki" bahçenin de aynı anda, aynı verimle çalışmasının, adamın gözündeki o "kendi başarısı" illüzyonunu ve kibrini besleyen kusursuz bir maddi illüzyon (imtihan) ortamı oluşturduğunu tahlil eder.
El-cenneteyni (الجنتين)
İbn Fâris, "c-n-n" (cim-nun-nun) kökünün temelinde bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, gözden saklamak ve karanlık manalarının bulunduğunu tespit eder. Yeryüzündeki bağlara ve bahçelere, ağaçlarının sıklığı, dallarının ve yapraklarının gürlüğü sebebiyle toprağı görünmez kılıp "örttüğü" için bu kökten türeyen "cennet" adının verildiğini o büyüleyici etimolojik tasviriyle aktarır.
Angelika Neuwirth, kelimenin ikil (tesniye) formunda "cenneteyn" (iki bahçe) olarak geçmesini, Antik Yakındoğu'nun zirai ve mimari lüks algısı üzerinden okur. "İki bahçe" motifi, sıradan bir tarım arazisini değil; malikanenin sağını ve solunu kaplayan, sahibine simetrik bir estetik, güç ve eşsiz bir statü sağlayan devasa bir "kraliyet peyzajını" ifade etmektedir.
Dücane Cündioğlu, bu kelimenin kök anlamı (örtmek) üzerinden muazzam bir varoluşsal tezat okuması yapar. Zengin adamın sahip olduğu bu iki bahçe, sadece toprağı örtmekle kalmamış; aynı zamanda onun kalp gözünü kör etmiş, hakikati, ahireti ve Allah'ın kudretini "örten" ontolojik bir perdeye dönüşmüştür. Adam, toprağı örten yaprakların ihtişamına aldanıp, ebedi olan asıl "Cennet'i" inkar edecek kadar devasa bir kibre örtünmüştür.
Âtet (آتت)
İbn Fâris, "e-t-y" (hemze-te-ye) kökünün bir yere gelmek, ulaşmak, bir şeyi getirmek, vermek ve sunmak manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (verme/sunma) eyleminin, zorlanarak veya azalarak değil; fıtri bir kolaylıkla, cömertçe ve bolca sunmak anlamına geldiğini açıklar. Bahçelerin ürününü "âtet" (verdi/sundu) fiiliyle, adeta şuurlu bir özne gibi takdim etmesi; tabiatın ilahi bir emre itaat ederek sahibine kusursuz bir hizmetkârlık yaptığını analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın doğa tasvirlerindeki animistik (canlılık atfeden) dile dikkat çeker. Tabiat ölü bir nesne değildir; bahçe, ürününü "vererek" (âtet) aktif bir eylemde bulunmaktadır. Ancak zengin adam, bahçenin bu cömertliğini ilahi bir lütuf (Allah'ın ihsanı) olarak görmek yerine, kendi mülkiyetinin ve tarımsal dehasının zorunlu bir sonucu olarak okuyarak teolojik bir körlüğe saplanmıştır.
Ükülehâ (أكلها)
İbn Fâris, "e-k-l" (hemze-kef-lam) kökünün asıl manasının çiğnemek, yutmak, tüketmek ve beslenmek olduğunu kaydeder. Bir ağacın veya bahçenin hasadına, yenmeye hazır olan tam olgunlaşmış ürününe "ükül" denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ükül" kavramının sadece yaprak, odun veya ham meyve olmadığını; bahçeden beklenen asıl faydayı, en lezzetli, yenilebilir ve ekonomik değere dönüşebilir nihai hasadı temsil ettiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam hukuku ve iktisadında "ükül" kavramının, bir mülkten elde edilen "mutlak semere ve menfaat" anlamına geldiğini aktarır. Bahçelerin "ükülünü" (ürününü/faydasını) eksiksiz vermesi, adamın sermayesinin sürekli üreten, kesintisiz bir kâr marjına sahip rasyonel bir zenginlik olduğunu gösterir.
Lem tazlim (لم تظلم)
İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün asıl manasının, bir şeyi fıtratında (doğasında) bulunması gereken yerden alıp, ait olmadığı başka, yanlış veya eksik bir yere koymak olduğunu tespit eder. Hak edilen bir miktarı eksiltmenin de zulüm olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kelimesinin bir bahçe için "lem tazlim" (zulmetmedi/eksiltmedi) şeklinde mecazi olarak kullanılmasını muazzam bir dilbilimsel sanat olarak tahlil eder. Eğer bahçe potansiyelinden daha az ürün verseydi, sahibinin emeğine ve kendi fıtratına "haksızlık etmiş/zulmetmiş" olacaktı. Ancak o, doğasının hakkını tam olarak vererek hiçbir eksiltme (zulüm) yapmamıştır.
Dücane Cündioğlu, bu fiilin kullanımındaki felsefi ironiye odaklanır. Bahçe, yaratılış gayesine uygun davranarak zerrece "zulmetmemiş", ürününü eksiksiz sunmuştur. Fakat bu kusursuzluk karşısında bahçenin sahibi, nimeti vereni inkar ederek ve kibre kapılarak evrendeki en büyük "zulmü" (şirki ve nankörlüğü) bizzat kendisi işlemiştir. Tabiatın adaletine karşılık, insanın ontolojik zulmü bu kelime üzerinden resmedilir.
Şey'en (شيئا)
İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün dilemek ve var olmak manasına geldiğini; "şey" kelimesinin ise varlık sahasına çıkmış en ufak nesneyi, durumu veya miktarı ifade ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin gramatik yapısındaki mutlaklığa dikkat çeker. Cümledeki olumsuzluk edatıyla (lem) birlikte belirsiz (nekra) formda gelen "şey'en" (hiçbir şey) ibaresi, verimde tek bir salkımın, tek bir yaprağın veya tek bir zerre kârın bile eksilmediğini mühürler. Bu "sıfır fire" vurgusu, adamın egosunu şişiren ve onu ilahlık kuruntusuna sürükleyen o mutlak maddi tatmin halini sembolize eder.
Ve feccernâ (وفجرنا)
İbn Fâris, "f-c-r" (fe-cim-ra) kökünün temelinde bir şeyi yarmak, ikiye bölmek, şiddetle açmak ve fışkırtmak manalarının bulunduğunu tespit eder. Gecenin karanlığını yarıp aydınlığı çıkardığı için sabaha "fecr" denildiği gibi; toprağı yarıp şiddetle çıkan suya da aynı kökten isim verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tefcîr" eyleminin tef'il babında (feccernâ / biz fışkırttık) kullanılmasının, suyun sıradan ve cılız bir sızıntı değil; bol, coşkun, sürekli ve yatağını yararak akan muazzam bir hidrolik gücü temsil ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin teolojik eksenini tahlil eder. Bahçelerin ürün vermesi doğal bir süreç (âtet ükülehâ) gibi anlatılırken; cümlenin sonunda "Biz fışkırttık" (feccernâ) denilerek doğrudan ilahi failin (Allah'ın) birinci çoğul şahıs zamiriyle (nâ / biz) sahneye çıkması, evrenin ve tabiatın arkasındaki o mutlak kudret elini bir anda görünür kılar. Adamın unuttuğu şey, bahçenin altındaki suyu yaranın kendi aklı değil, "Biz" (Allah) olduğudur.
Hılâlehümâ (خلالهما)
İbn Fâris, "h-l-l" (hı-lam-lam) kökünün iki şeyin arasındaki boşluk, aralık, nüfuz etmek ve bir şeyin tam ortasından geçmek manalarına geldiğini kaydeder.
Angelika Neuwirth, nehrin "hılâlehümâ" (o iki bahçenin tam arasından/içinden) akmasını peyzaj mimarisi bağlamında okur. Bu tasvir, Antik Yakındoğu'nun ideal "cennet/bahçe" (paradeisos) imgesidir. Sağlı sollu asmaların, hurmaların arasından süzülerek tüm araziye eşit ve doğal bir sulama (ve estetik bir serinlik) sağlayan ırmak, zenginliğin sadece miktarını değil, kalitesini ve konforunu da zirveye taşır.
Neherâ (نهرا)
İbn Fâris, "n-h-r" (nun-he-ra) kökünün bolca akmak, genişlemek ve yatağını oymak manalarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki ortaklığına dikkat çeker. "Nehr" kelimesinin Aramice ve Süryanicede (nahra) nehir/ırmak anlamına geldiğini ve Ortadoğu'nun kurak tarım toplumlarında, yağmura bağımlılığı bitiren "sabit ve güvenilir" yegâne hayat kaynağı olduğunu aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, nehir kavramının ekonomik güvenilirliği sembolize ettiğini belirtir. Adamın bahçesi, yağmur gibi göksel ve riskli bir beklentiye değil; tam ortasından gürül gürül akan bir "nehre" bağlıdır. Bu durum, adamın rızık endişesini tamamen ortadan kaldırmış ve onu "Bana artık hiçbir şey olmaz" şeklindeki o kibre, yani sahte bir ontolojik özerkliğe itmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla