Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 31. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike lehum cennâtu ‘adnin tecrî min tahtihimu-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin veyelbesûne śiyâben ḣudran min sundusin ve-istebrakin mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ik(i)(c) ni’me-śśevâbu vehasunet murtefekâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İşte onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler; orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak!"

      İşte onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler. Cenâb-ı Hak bu âyette dünyada bunlara olan arzularını terkeden müminlerin sevaplarını belirtmiştir.

      Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler. Müfessirler bu beyanda geçen "istebrak" (وَإِسْتَبْرَقٍ) kelimesinin kalın ipek, "sündüs" (سُنْدُسٍ) kelimesinin de "ince ipek" olduğunu söylemişlerdir. Kalın ipek olan "istebrak" giyilmez. Fakat Allah Teâlâ sanki giyilen ipekle yere serilen ipeği bir cümlede toplamış, giyme fiilini, giyilecek olan sündüs için kullanmıştır. Bu ifade "et'amtü fulânen ta'âmen ve şerâben” (أَطْعَمْتُ فُلَانًا طَعَامًا وَشَرَابًا) sözünde olduğu gibi, içecek yenilmediği halde, filanca kişiye yemek ve içecek yedirdim cümlesine benzer. "İstebrak"ın bazı Araplar'ın lehçesine göre ince ipek anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Eğer kelime bu anlamda ise sanki onlar için belirtilmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Bazıları, âyet metninde geçen "el-erâik" (الْأَرَائِكِ) gerdek odalarındaki yataklar anlamına gelir demişlerdir. Kelimenin tekili olan "el-erîke" gerdek odasındaki yatak demektir. Bazıları "el-erâik"in üzerinde yatak bulunan karyola demek olduğunu söylemişlerdir. Ebû Avsece ise "el-erâik" kelimesinin yastık anlamına geldiğini belirtmiştir.

      Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak! "Murtefak" kelimesnin ev anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun aslı şudur: Cenâb-ı Hak, dünyada iken nefislerinin çektiğini onlara âhirette vermeyi vâdetmiş, böylece âhirette vâdedildiği için o cazip şeyleri dünyada terketmelerini hedeflemiştir. Aynı şekilde dünyadayken nefislerinin ve tabiatlarının nefret ettiklerinden âhirette onları sakındırmıştır. Bununla da âhirette vâdedilen cezalara müstehak olmamalarını amaçlamıştır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cennâtu (جَنَّاتُ) / Adnin (عَدْنٍ)

        İbn Fâris, "c-n-n" (cim-nun-nun) kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek; "a-d-n" (ayın-dal-nun) kökünün ise bir yerde temelli kalmak, ikamet etmek ve yerleşmek manalarına geldiğini tespit eder. Ağaçların sıklığından dolayı toprağı örten bahçelere "cennet", madenlerin yer altında kalıcı olarak bulunduğu yerlere "ma'din", ebedi ikametgâha ise "adn" denildiğini o büyüleyici etimolojik tasviriyle aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Cennâtu Adn" (Adn Cennetleri) tamlamasının, dünya bahçelerinin geçiciliğine ve çürümesine zıt olarak; ihtişamın, yeşilliğin ve huzurun mutlak bir beka (kalıcılık) ile sabitlendiği ahiret yurdunu temsil ettiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, "Adn" kelimesinin Sami dil ailesindeki köklü tarihine işaret eder. Akadça/Sümerce "Edin" (bozkır/ova) veya İbranice "Eden" (haz/mutluluk bahçesi) kelimeleriyle etimolojik bağına dikkat çeker. Kur'an'ın, Yakındoğu'nun bu kadim "yitirilmiş ilahi bahçe" (Aden) terminolojisini ödünç alıp, onu müminler için "ebedi kalınacak ahiret yurdu" (Adn) olarak kendi eskatolojik (sona dair) vaadinin merkezine yerleştirdiğini ileri sürer.

        Tecrî (تَجْرِي) / El-enhâru (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, "c-r-y" (cim-ra-ye) kökünün hızla akmak, koşmak, devam etmek; "n-h-r" (nun-he-ra) kökünün ise yarmak, genişlemek ve bolca akmak manalarına geldiğini belirtir. Gündüze de karanlığı yarıp açmasından dolayı "nehar" denildiğini ekler.

        Toshihiko Izutsu, "altlarından ırmaklar akan cennetler" imgesini, çöl coğrafyasının bilinçaltı üzerinden Kur'an'ın sembolik dili bağlamında tahlil eder. Suyun (hayatın, akışın ve serinliğin) Arap zihnindeki o mutlak kurtarıcı imajını kullanarak, ahiretteki o tarifsiz huzurun, sürekliliğin (tecrî) ve berekâtın en somut, en cezbedici estetik metaforlarla muhataba sunulduğunu vurgular.

        Yühallevne (يُحَلَّوْنَ)

        İbn Fâris, "h-l-y" (ha-lam-ye) kökünün temelinde tatlılık, hoşluk, bir şeyi süslemek, ziynetlendirmek ve güzelleştirmek manalarının bulunduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin edilgen (meçhul) yapıda "yühallevne" (onlar süslenirler/donatılırlar) şeklinde kullanılmasını teolojik bir lütuf olarak analiz eder. Cennet ehli bu süsleri kendi çabalarıyla kazanıp takınmazlar; bizzat Allah (veya melekler) tarafından onurlandırılarak, ilahi bir ikram olarak onlara giydirilir ve süslenirler.

        Esâvire (أَسَاوِرَ) / Zehebin (ذَهَبٍ)

        İbn Fâris, "s-v-r" (sin-vav-ra) kökünün kuşatmak, etrafını sarmak, korumak ve duvar çekmek; "z-h-b" (zel-he-be) kökünün ise gitmek, kaybolmak ve elden çıkmak manalarına geldiğini belirtir. Altına "zeheb" denilmesinin, onun dünyada elden ele hızla dolaşması ve kalıcı olmamasından kaynaklandığını ince bir gözlemle aktarır.

        Angelika Neuwirth, cennetteki "altın bilezikler" (esâvir) imgesini, bir önceki ayette (29. ayet) geçen cehennem alevlerinin "duvarları/çadırı" (sürâdik) ile muazzam bir yapısal ve edebi simetri içinde okur. Zalimleri cehennemde yakıcı alev duvarları (sürâdik) "kuşatırken"; müminleri cennette asalet, zarafet ve onur sembolü olan altın bilezikler (esâvir) bileklerinden "kuşatmaktadır". Kur'an, kuşatma/sarma eylemini her iki alem için de zıt estetik imgelerle (biri azap, diğeri ödül olarak) inşa eder.

        Arthur Jeffery, "esâvir" (bilezikler/kolluklar) kelimesinin kökeninin Farsça "dastwar" veya Aramice "şerwiyâ" kelimelerine dayandığını; bu süs eşyalarının Geç Antik Çağ'da Sasani ve Bizans imparatorlarında saltanatın, asalet ve kraliyetin en büyük simgesi olduğunu belirtir. Kur'an, müminlere cennette "krallara has" bir statü ve onur verileceğini bu tarihi lüks nesneleri üzerinden resmeder.

        Yelbesûne (وَيَلْبَسُونَ) / Siyâben (ثِيَابًا) / Hudran (خُضْرًا)

        İbn Fâris, "l-b-s" (lam-be-se) kökünün giyinmek, örtünmek; "s-v-b" (se-vav-be) kökünün bir şeyin dönüp aslına/karşılığına rücu etmesi (elbisenin bedeni sarması); "h-d-r" (hı-dad-ra) kökünün ise yeşillik, tazelik ve bitkilerin canlılığı anlamına geldiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "yeşil" (hudr) renginin, gözü dinlendiren, ruha sükûnet veren ve tabiatın fıtri canlılığını (hayatı) temsil eden en mutedil renk olduğunu açıklar. Cennet ehlinin yeşil elbiseler giymesinin, onların ruhsal ve ontolojik tazeliklerini, ebedi gençliklerini ve dinginliklerini sembolize ettiğini analiz eder.

        Sündüsin (سُندُسٍ) / İstebrakın (إِسْتَبْرَقٍ)

        El-Cevâlîkî, her iki kelimenin de Arapçanın öz (orijinal) yapısından olmadığını, Farsçadan Arapçaya geçmiş (mu'arreb) kelimeler olduğunu kaydeder. "Sündüs" ince, narin, teni okşayan ipek kumaş; "istebrak" ise kalın, ağır, parlak ve altın sırmalarla dokunmuş ipek brokar (dibace) kumaş anlamına gelir.

        Arthur Jeffery, bu iki dokuma isminin (özellikle "istebrak" kelimesinin Pehlevice "staxmrak" veya Süryanice "istabrak"tan geçtiğini belirterek) Sasani kraliyet tekstilinin en nadide, en pahalı saray kumaşları olduğunu detaylandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın ahirete (gayba) dair soyut nimetleri anlatırken, muhataplarının zihninde bir şevk ve idrak oluşturabilmek için 7. yüzyıl Arap toplumunun bildiği "en üst düzey dünyevi lüks ve ihtişam" terimlerini (Fars kraliyet ipeklerini) birer metafor ve teşbih (benzetme) aracı olarak kullandığını teolojik bir üslup tahliliyle aktarır.

        Müttekiîne (مُتَّكِئِينَ)

        İbn Fâris, "v-k-e" (vav-kef-hemze) kökünün bir yere yaslanmak, ağırlığını vermek, destek almak ve bedeni rahatlatmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittikâ" (yaslanma) fiilinin ism-i fail formunda çoğul olarak kullanılmasının (müttekiîne), sadece fiziksel bir oturuş biçimi olmadığını; cennet ehlinin hiçbir tehlike, yorgunluk, kaygı veya iş telaşı taşımadıklarını gösteren mutlak bir güvenlik, konfor ve "kraliyet rahatlığı" pozisyonu olduğunu analiz eder.

        El-erâiki (الْأَرَائِكِ)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "e-r-k" (hemze-ra-kef) kökünün, çadırın veya köşkün içine kurulan, etrafı perdelerle veya cibinlikle (gölgelik) çevrili, süslenmiş rahat koltuklar/tahtlar anlamına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, 29. ve 31. ayetler arasındaki o sarsıcı mekânsal ve mimari tezata dikkat çeker. Cehennemlikler için, alevden kubbelerin/çadırların (sürâdik) altında ateşin azabı kurgulanırken; cennetlikler için, serin, lüks ve ipek perdeli tahtların/kubbelerin (erâik) altında mutlak bir ihtişam kurgulanmıştır. Kur'an, her iki zümrenin akıbetini zıt yönde işleyen aynı mimari imgelerle dramatize eder.

        Ni'me (نِعْمَ) / Es-sevâbü (الثَّوَابُ)

        İbn Fâris, "n-a-m" (nun-ayın-mim) kökünün refah, iyilik, pürüzsüzlük ve hoşluk; "s-v-b" (se-vav-be) kökünün ise bir şeyin geri dönmesi manasına geldiğini yineler. "Ni'me" övgü (medh) fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sevâb" kelimesinin, dünyada yapılan eylemin ahirette sahibine ete kemiğe bürünerek (somutlaşarak) "geri dönmesi" (rücu etmesi) olduğunu açıklar. "Ni'me's-sevâb" (O ne güzel bir karşılıktır/dönüştür!) ünlemi, imanın ve sâlih amelin varlık sahasında dönüp dolaşıp kişiye altın, ipek, taht ve ebedi yaşam olarak "radyasyon yapmasının" ilahi takdiridir.

        Hasünet (وَحَسُنَتْ) / Mürtefekâ (مُرْتَفَقًا)

        İbn Fâris, "h-s-n" (ha-sin-nun) kökünün estetik ve ahlaki kusursuzluk; "r-f-k" (ra-fe-kaf) kökünün ise dayanılacak destek noktası, yoldaşlık, rıfk, yumuşaklık ve dirsek dayanan yer (mirfek) manalarına geldiğini yineler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki bu vurucu kapanışı (fasılayı) Kur'an'ın anlamsal simetrisi üzerinden tahlil eder. 29. ayetteki cehennem tasviri "sâet mürtefekâ" (ne kötü bir yaslanma/destek yeridir) diye biterken; bu ayetteki cennet tasviri "hasünet mürtefekâ" (ne güzel bir yaslanma/destek yeridir) diye biter. Bu edebi mukabele (karşıtlık), zalimlerin ateşin içinde sırtlarını dayayacakları sadece acı varken; inananların ve güzel iş yapanların (ahsene amelâ) sonsuza dek yaslanacakları o ipeksi, şefkatli ve huzur dolu "ilahi desteği" (mürtefekâ) dilbilimsel bir şaheser olarak mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X