وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَداً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: vahiy, kehf suresi 27. ayet, sığınak, kuran, kehf suresi, değişmezlik, kehf 27, rab, kitap
-
"Rabb'inin kitabından sana vahyedileni oku! Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın."
Rabb'inin kitabından sana vahyedileni oku. Bu beyanda yer alan "Rabb'inin kitabı" tamlamasından maksat, levh-i mahfûz olabilir. Yani okunan (metluv) ve okunmayan (gayr-i metluv) ve Allah nezdinde bulunan levh-i mahfûzdan sana vahyedilenleri tebliğ et. Tıpkı şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi: "Sana indirileni tebliğ et". Bunlar da Hz. Peygambere okunan (metluv) ve okunmayan (gayr-i metluv) türünden indirilen vahiylerin hepsidir. "Rabb'inin kitabı" tabiriyle Hz. Peygamber'e (a.s.) indirilen kitap, yani Kur'ân kastedilmiş de olabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Onlara bu kitabı oku. Kastedilen şayet belirttiğimiz anlam ise zikrettiğimiz Kur'ân, tilâvetiyle Allaha yaklaşılan bir kitap olur.
"Rabb'inden sana indirileni tebliğ et" emriyle "Rabb'inin kitabından sana vahyedileni oku" buyruğunda, bizim gereğini yapmadığımız farz statüsünde bir yükümlülük vardır. Şöylesine ki; Cenâb-ı Hak resûlüne risâletini ve kendisine indirileni tebliğ etmesini emretmektedir. Dünyanın en uç noktasında ve en uzak diyarında bulunan kimselerce bile mâlumdur ki Resûlullah'm (a.s.) söz konusu tebliği bizzat üstlenmesi mümkün değildir. Vefatından sonra risâletini tebliğ etmesinin kendisine emredilmesi de mümkün değildir. Söz konusu risâleti tebliğ görevi, müslümanların ve onlarm yöneticilerinin üzerine bir vecibeydi. Ama onlar bu görevlerini ihmal etmişlerdir. Bundan dolayı -en doğrusunu Allah bilir- müslümanlarm dârülharbe ticaret maksadıyla ve dârülharp sakinlerinin de dârülislâma aynı şekilde ticaret gayesiyle girmelerine ruhsat verilmiştir. Bununla İslâm dininin onlar tarafından duyulması amaçlanmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, âhir zaman idarecilerinin dinine önem vermeyeceklerini, tebliğ etmeleri emredilen şeyleri tebliğ işini üstlenmeyeceklerini ve O'nun emrini yerine getirmeyeceklerini ve böylece Allah Teâlânm delilinin onları bağlayacağını biliyordu. Yoksa söz konusu ticarete ve ticaretini yaptıkları mallara ne ihtiyaç vardı ki! Fakat işaret ettiğimiz hikmet dolayısıyla dârülharp ve dârülislâm sakinlerinin karşılıklı olarak birbirlerinin ülkelerine giriş ruhsatı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Bazıları bu beyanı, Onun yasalarını değiştirecek hiç kimse yoktur şeklinde anlamışlardır. Çünkü Allah'ın, âyetlerini yalanlayanlara dair yasası helâk etmek, tasdik edenler hakkındaki yasası ise kurtuluştur. Helâk etmeyi ve kurtuluşu öne alması ve geri bırakması mümkün ise de O'nun ilâhî sünneti budur. Fakat sünnetin kendisine gelince, tıpkı "Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allahın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın” meâlindeki beyanında belirtildiği üzere değiştirilmez ve onlardan sapma da olmaz.
Hasan-ı Basrî, 'Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur' meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: "Cenâb-ı Hakk'ın onlara dünyada vâd ve tehdidine konu olan eylemlere dair kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Bu hüküm, âhirette de değiştirilmez ve bundan sapma da olmaz. Çünkü Allah Teâlâ müminlere cenneti, kâfirlere de azabı vâdetmiştir. İşte bu değiştirilmez. Bazıları ise 'Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur' meâlindeki beyanda geçen "kelimeler'in Kur'ân olduğunu ve "Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir" meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere onun değiştirilmeyeceğini, başkalaştırılmayacağını, ilâve ve eksiklik yapılmayacağını söylemişlerdir. Bazıları da söz konusu "kelimeler"i Allah Teâlânm dinini teyit etmek için koyduğu ve getirdiği deliller ve kanıtlar diye açıklamışlardır. Bu deliller, kişinin müslüman olmasını ve İslâm dinini seçmesini gerektirir. Ancak kendisine eksik anlatılmışsa ya da delil sunulan şahıs inatçı ve üstünlük taslayan biri ise bu delillerin herhangi bir faydası olmaz. Ama kendisinde bu iki özelliğin bulunmadığı kişi kesinlikle İslâm'a girer.
Müfessirler, 'Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur' meâlindeki beyanın Ashâb-ı Kehf hakkında indiğini söylemişlerdir. (Buna göre Allah Teâlâ şöyle) diyor: Ey Muhammed! Ashâb-ı Kehf hakkında sana ne vahyettiğimizi soranlara haber ver. Vahyettiğimize bir şey ekleme, bir şeyini de eksiltme. Eğer bu âyet onlar hakkında inmişse Resûlullah (a.s.) onlara, kendisine vahyedilenden ve onlara dair indirilenden başkasını haber vermiyordu demek olur. Tercih edilmesi gereken yorum bizim belirttiğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Ondan başka bir sığınak da bulamazsın. Bu hitap, zâhiren her ne kadar Resûl-i Ekrem'e (a.s.) yönelikse de -Kur'ân'm birçok âyetini tefsir ederken söylediğimiz üzere- başkalarına da uyarı bağlamında gelmiştir. "Mültehaden" (مُلْتَحَدًا) kelimesine bazıları "giriş yeri" mânası vermişlerdir. Çünkü bu kökten gelen mezara "lahid" denilmesi, içine girilmesinden dolayıdır. Bazıları da "sığınak" mânasına geldiğini söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Vetlü (واتل)
İbn Fâris, "t-l-v" (te-lam-vav) kökünün asıl manasının, bir şeyin peşinden gitmek, onu adım adım takip etmek ve ardı sıra izlemek olduğunu belirtir. Kur'an okumaya "tilavet" denilmesinin yegâne sebebinin, okuyucunun harfleri, kelimeleri ve anlamları belli bir nizam içinde peş peşe sıralaması ve ilahi mesajın izini sürmesi olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" ile "kıraat" (okuma) arasındaki muazzam felsefi ve anlamsal farkı tahlil eder. Kıraat sıradan bir metni seslendirmek iken; tilavet, okunan metnin içerdiği emirlere, yasaklara ve ahlaki ilkelere "uyarak/tabi olarak" okumaktır. Ayette peygambere "vetlü" (oku/tabi ol) emrinin verilmesi, vahyin sadece dille telaffuz edilmesini değil, o ilahi metnin hayata geçirilerek izinden gidilmesini zorunlu kılan ontolojik bir eylem beyanıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "tilavet" eyleminin, ilahi olanla beşeri olan arasındaki iletişim hattının aktif tutulması olduğunu vurgular. Vahyi "tilavet etmek", onu pasif bir şekilde dinlemek değil, peygamberin kendi varlığını o metnin ritmine ve buyruklarına göre yeniden inşa etmesidir. Bu kelime, vahyin dinamizmini ve muhatabı eyleme sevk eden o kurucu gücünü temsil eder.
Ûhiye (أوحي)
İbn Fâris, "v-h-y" (vav-ha-ye) kökünün temelinde, hızlı, gizli, anlık ve başkalarının fark edemeyeceği kadar ince bir işaretle iletişim kurmak manalarının yattığını tespit eder. İnsanın içine doğan hislere, fısıltılara veya hızlıca yazılan yazılara da bu kökten dolayı vahiy denildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" kavramının, gayb (görünmeyen) aleminden şehadet (görünen) alemine doğru gerçekleşen, vasıtasız veya vasıtalı (melek aracılığıyla) o ani ve sarsıcı bilgi aktarımı olduğunu belirtir. Fiilin edilgen (meçhul) yapıda "ûhiye" (vahyedildi) şeklinde kullanılmasının, bilginin kaynağındaki o yüce otoriteyi (Allah'ı) her defasında zikretmeye gerek kalmaksızın, eylemin bizzat kendi kutsallığına ve sırrına (gizemine) dikkat çektiğini analiz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik (kelami) ve epistemolojik boyutunu tahlil eder. Vahiy, insanın kendi çabasıyla, aklıyla veya tecrübesiyle elde ettiği bir bilgi (kesb) değildir; aşkın (transandantal) olan mutlak iradenin, içkin (immanent) olan beşeriyete kendi dilediği an ve formda "müdahale etmesi" ve konuşmasıdır. Bu kelime, hakikatin tek kaynağının ilahi irade olduğunu dilbilimsel olarak mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, vahiy eyleminin peygamberlik müessesesinin ontolojik temeli olduğunu aktarır. Kelimenin sözlük anlamındaki o "hız ve gizlilik" vurgusu, vahyin insan aklının işleyiş hızını aşan, dışarıdan gözlemlenemeyen (ampirik olmayan) ancak peygamberin iç dünyasında mutlak bir kesinlik (yakîn) yaratan metafiziksel bir hadise olduğunu belgelemektedir.
Kitâbi (كتاب)
İbn Fâris, "k-t-b" (kef-te-be) kökünün asıl manasının, dağınık olan şeyleri bir araya toplamak, cemetmek, bağlamak ve iki parçayı birbirine dikmek olduğunu belirtir. Harflerin, kelimelerin ve anlamların belli bir mantık örgüsüyle bir araya getirilip sabitlenmesinden dolayı ilahi veya beşeri metinlere "kitap" denildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, kitap kavramının sadece yazılı bir rulo veya mushaf anlamına gelmediğini; farz kılınan, hükme bağlanan, yasalaştırılan ve değişmezliği karara bağlanan ilahi buyruklar bütünü anlamına geldiğini ifade eder. "Rabbinin kitabından" ibaresindeki kitabın, henüz kağıda dökülmemiş olsa bile, Allah'ın ezelî ilminde toplanmış, düzenlenmiş ve hüküm ifade eden o kusursuz "kelam" sıfatını yansıttığını analiz eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki tarihsel yolculuğuna ve ödünçlenme sürecine dikkat çeker. "Kitap" (ktaba) kelimesinin Aramice ve Süryanicede spesifik olarak "Kutsal Yazı / İlahi Metin" (Scripture) anlamında kurumsallaştığını ileri sürer. Kur'an'ın bu terimi kullanarak, kendisini kendinden önceki o kadim ve saygın monoteist "yazılı/ilahi metin" geleneğinin zirvesine ve nihai otoritesine yerleştirdiğini savunur.
Rabbike (ربك)
İbn Fâris, "r-b-b" (ra-be-be) kökünün temelinde; bir şeye sahip olmak, onu terbiye etmek, gözetmek, ıslah etmek, korumak ve aşama aşama en mükemmel haline ulaştırmak manalarının bulunduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "Rab" kelimesinin Allah kelimesinden farklı bir fonksiyona sahip olduğunu tahlil eder. Allah ismi uluhiyeti (mutlak tanrılığı) temsil ederken, Rab ismi yaratıcının kuluna olan o şefkatli, eğiten, anbean ilgilenen ve yol gösteren dikey bağını temsil eder. "Rabbinin kitabı" tamlaması, vahyin sadece soğuk bir kanun metni olmadığını; bizzat peygamberi (ve insanlığı) terbiye eden, olgunlaştıran şefkatli bir müdahale olduğunu gösterir.
Mübeddile (مبدل)
İbn Fâris, "b-d-l" (be-dal-lam) kökünün, bir şeyi bulunduğu halden çıkarıp yerine başka bir şey koymak, değiştirmek ve takas etmek manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tebdil" kavramının yapısındaki o köklü değişime odaklanır. Tebdil, bir şeyin sadece sıfatını değil, bizzat zatını ve özünü değiştirip yerine yenisini ikame etmektir. "Lâ mübeddile" (değiştirecek hiçbir güç/kimse yoktur) ifadesindeki cinsini nefyeden "lâ" (mutlak olumsuzluk edatı), Allah'ın kelamına karşı yeryüzündeki hiçbir beşeri, siyasi veya teolojik otoritenin "değiştirme, sansürleme veya tahrif etme" yetkisinin bulunmadığını dilbilimsel bir kesinlikle ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın reddedilmesini (nefyini) vahyin ontolojik dokunulmazlığı ekseninde tahlil eder. Kur'an, Ehl-i Kitabın kendi kutsal metinlerinde yaptıkları tahrifata (tebdil) ve müşriklerin vahyi kendi arzularına göre değiştirme tekliflerine karşı, bu kelimeyle mutlak bir epistemolojik zırh kuşanır. İlahi kelamın fıtratı, hiçbir dış müdahaleyi (tebdili) kabul etmeyecek kadar aşkın ve muhkemdir.
Likelimâtihî (لكلماته)
İbn Fâris, "k-l-m" (kef-lam-mim) kökünün son derece sarsıcı asıl manasının, "yaralamak, bedende kılıç veya okla iz bırakan derin bir bere açmak" olduğunu açıklar. İnsanların ağzından çıkan veya vahiy olarak inen "kelimelerin" de tıpkı bir kılıç gibi muhatabın kalbinde, zihninde ve ruhunda kalıcı izler (etkiler) bırakmasından dolayı bu kökten isimlendirildiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, "kelime" sözcüğünün kökündeki o "yaralama/iz bırakma" eylemini felsefi bir bağlamda okur. Allah'ın kelimeleri (kelimâtihî), evrenin işleyişine, varlığa ve insanlık tarihine müdahale eden, statükoyu yırtan, yanlış inançları "yaralayan" ve varlığa kendi izini silinmez bir biçimde nakşeden ilahi yasalardır (sünnetullahtır). Bu kelimelerin değiştirilememesi, evrensel hakikatin dışarıdan bükülemez oluşudur.
Gabriel Said Reynolds, "Allah'ın kelimeleri" (kelimâtihî) ifadesini Geç Antik Çağ'ın teolojik (Logos/Kelam) tartışmaları üzerinden tahlil eder. Hristiyanlıktaki ezelî ve bedenleşmiş "Tanrı Sözü" (İsa/Logos) dogmasına karşılık; Kur'an'ın "Allah'ın kelimeleri" diyerek çoğul bir form kullandığını ve bu kelimelerin (vahyin/hükümlerin) etten kemikten bir insana değil, doğrudan okunacak ve tabi olunacak ilahi buyruklara (kitaba) işaret ettiğini belirterek, İslami tevhidin söz felsefesini nasıl yeniden kurduğunu analiz eder.
Tecide (تجد)
İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün temelinde; aranan bir şeye ulaşmak, onu bulmak, bir şeyin varlığını idrak etmek ve o şeye sahip olmak manalarının bulunduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "vicdan" ve "vücud" (varlık) kavramlarının da türediği bu eylemin (veced), insanın hem fiziksel hem de akli/ruhsal arayışlarının sonucunda bir hakikate veya nesneye rastlaması olduğunu açıklar. "Len tecide" (asla bulamayacaksın) şeklindeki "len" edatıyla gelen ebedi ve mutlak olumsuzluk, insanın Allah'ın iradesi dışında bir varoluş veya kaçış alanı aramasının ontolojik bir imkansızlık olduğunu ifade eder.
Min dûnihî (من دونه)
İbn Fâris, "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün aşağıda olma, geride kalma, eksiklik ve "başka/diğeri" manalarının yattığını belirtir. Bir şeyin astlığını ve kapasite yetersizliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "O'ndan başka / O'nun peşi sıra" (min dûnihî) ibaresindeki "dûn" kelimesinin, yaratıcı dışındaki her türlü varlığın, gücün veya sığınağın ilahi makam karşısındaki o "aşağılık, yetersizlik ve çaresizlik" statüsünü dilbilimsel olarak deşifre ettiğini belirtir. Allah'ın dışında aranacak her alternatif, doğası gereği "dûn" (eksik ve aşağıda) olmaya mahkumdur.
Mültehadâ (ملتحدا)
İbn Fâris, "l-h-d" (lam-ha-dal) kökünün asıl manasının, bir şeyden sapmak, yön değiştirmek, doğru olandan eğilmek ve bir tarafa doğru meyletmek olduğunu tespit eder. Mezarın dibinde, ölünün konulması için yan tarafa doğru oyulan çukura (niş) "lahid" denilmesinin, merkezden yana doğru sapmasından kaynaklandığını muazzam bir ölüm metaforuyla açıklar. Dinî yoldan sapana da bu yüzden "mülhid" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "mültehad" kelimesinin ism-i mekân (yer ismi) olarak "sığınılacak, yönelinecek, kaçıp içine saklanılacak yer" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın bir tehlikeden kaçıp yana doğru eğilerek bir siper aramasını ifade eder. Ayette Allah'tan başka sığınılacak bir "mültehad" bulunamayacağının ilanı, insanın ilahi iradeden kaçarak sığınabileceği evrensel hiçbir kör noktanın, hiçbir sapma alanının kalmadığını kanıtlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kökündeki "lahid" (mezar çukuru) bağıntısını teolojik bir uyanış olarak tahlil eder. Kur'an, insanın Allah'ın kelamından (kitaptan) ve O'nun iradesinden kaçarak sığınabileceği hiçbir manevi siperin olmadığını bu sarsıcı kelimeyle ifade eder. Kelimenin yapısı, insana adeta "O'ndan kaçıp sığınacağın yegâne yer, nihayetinde bir lahit (mezar) olacaktır; o halde yaşarken O'nun hükmünden sapma (ilhad etme)" şeklinde ontolojik ve eskatolojik (sona dair) sarsıcı bir hatırlatma yapmaktadır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla