وَلَبِثُوا ف۪ي كَـهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
"Onlar mağaralarında üç yüzyıl kaldılar, buna dokuz yıl da ilâve ettiler."
Ashâb-ı Kehf'in Mağarada Kalış Süresi
Onlar mağaralarında üç yüzyıl kaldılar. Bazıları, bu âyetin "Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir diyecekler" meâlindeki beyan ile alakalı olduğunu ve bunun üzerine Allah Teâlanın da Hz. Peygambere "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir" demesini emrettiğini söylemişlerdir. Bazıları da bu cümlenin Allah Teâlânın cümlesi olduğunu ve kendilerine zikredilen süre kadar mağarada kaldıklarını haber verdiğini ifade etmişlerdir.
Buna dokuz yıl da ilave ettiler. Bazıları, âyette geçen "dokuz"dan maksadın "dokuz yıl" olduğunu söylemişlerdir. Fakat âyette, yüce Allah'ın "dokuz yıl" veya "dokuz ay" ya da "dokuz gün" den hangisini kastettiğinin beyanı yoktur. Onun için Cenâb-ı Hakkın şu veya bu miktarı kastettiğini bilmiyoruz. Peygamberine "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir" demesini emretmesi gibi bu konuda da işi Allah Teâlâya havale ederiz.
Yüce Allah "üç yüz sene" derken neden "sene" kelimesini "sinîn" (سِنِينَ) şeklinde çoğul getiriyor. Halbuki "Selâsu mieti raculin" (ثَلَثُمِائَةِ رَجُلٍ) ve “selâsu mieti dirhemin” (ثَلَثُمِائَةِ دِرْهَمٍ) benzeri ifadelerde olduğu gibi "selâsu mieti senetin" (ثَلَثُمِائَةِ سَنَةٍ) demesi gerekmez miydi şeklinde gelecek bir soruya Arap edebiyatına vakıf bazı kimseler şöyle cevap vermişlerdir: Allah Teâlâ bu âyette "üç yüz" (selâsumie) sayısının sayılanını "sinîn" kelimesi olarak belirlememiş, fakat sayının "selâsumie" (üç yüz) kelimesiyle sona ermesini istemiştir. Bu yüzden sayının sonu "selâsu mietin" şeklinde tenvinlidir. Sayıyı bitirdikten sonra da bu "üçyüz❞ rakamının sayılanını cümlenin baş kısmından ayrı olarak "sinîne" şeklinde getirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lebisû (لبثوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "l-b-s" (lam-be-se) harflerinin temelinde bir mekânda ikamet etmek, beklemek, oyalanmak ve mevcut bir durumu kesintisiz olarak sürdürmek manalarının yattığını belirtir. Eylemin, geçici bir ziyaretten ziyade, varlığın o mekânla bütünleştiği uzun süreli bir duraklamayı ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "lebs" eyleminin bu ayetteki kullanımını bağlamsal olarak yeniden tahlil eder. 19. ayette gençlerin kendi aralarında "ne kadar kaldık" (kem lebistüm) diye sorarken hissettikleri o kısıtlı ve belirsiz subjektif zaman algısının aksine; bu ayette doğrudan Allah'ın "lebisû" (kaldılar) diyerek söze girmesinin, eyleme mutlak, nesnel ve tarihi bir kesinlik kazandırdığını açıklar. İlahi beyan, bekleme eylemini (lebs) beşeri bir tahminden çıkarıp şaşmaz bir kronolojik veriye dönüştürmektedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin mazi (geçmiş zaman) kipinde gelmesini teolojik bir noktadan okur. Eylemin tamamlanmış ve mühürlenmiş bir süreci anlattığını, tartışmaların ve efsanelerin ötesinde, olayın ilahi arşivde kesin bir "kalış" (lebisû) olarak kaydedildiğini belirtir. Bu fiil, Ehl-i Kitabın spekülasyonlarına son veren mutlak ilahi tespittir.
Kehfihim (كهفهم)
İbn Fâris, "k-h-f" (kef-he-fe) kökünün dağların içinde bulunan, geniş, derin ve doğal sığınakları (büyük mağaraları) ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin önceki ayetlerdeki kullanımından farklı olarak burada sonuna "him" (onların) iyelik/aitlik zamiri almasını (kehfihim / onların mağarası) muazzam bir ontolojik aidiyet olarak tahlil eder. Mağara artık herhangi bir coğrafi yer veya isimsiz bir taş kovuğu değildir; o gençlerin muazzam direnişiyle ve ilahi lütufla özdeşleşerek bizzat "onlara ait olan", onların hatırasıyla ebedileşen teolojik bir mekâna dönüşmüştür.
Angelika Neuwirth, kelimenin iyelik ekiyle şahsileştirilmesini edebi ve mekânsal bir kutsama olarak okur. "Onların mağarası", putperest dünyadan kopan müminlerin kendi tevhidi evrenlerini kurdukları o izole rahmin (kapsülün) adıdır. Kur'an, bu mülkiyet ekiyle mekânı ve olayı birbirinden ayrılmaz bir anlamsal bütüne dönüştürür.
Selâse (ثلاث)
İbn Fâris, "s-l-s" (se-lam-se) kökünün nicelik ve sayı bildiren, üç veya üçüncü anlamına gelen matematiksel bir kavram olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki tarihsel ortaklığına dikkat çeker. "Selâse" kelimesinin İbranice (şaloş) ve Süryanice (tlath) formlarıyla bölgedeki tüm dillerde aynı aritmetik değeri taşıdığını belirtir. Kur'an'ın bu kökü kullanarak rakamsal bir veriyi en net ve tartışmasız formuyla ortaya koyduğunu aktarır.
Mietin (مائة)
İbn Fâris, "m-e-y" (mim-hemze-ye) kökünün yüz (100) sayısını ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "selâse mietin" (üç yüz) tamlamasının, sıradan bir uzunluğu değil, insan idrakini sarsan, nesillerin değiştiği, imparatorlukların yıkılıp kurulduğu devasa bir tarihsel periyodu imgelediğini açıklar. Rakamların bu kadar şeffaf ve kesin verilmesinin, gayb (bilinmeyen) alanına atılan kör taşları (önceki ayetteki tahminleri) paramparça eden bir ilahi netlik olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kesin rakamsal ifadenin Hristiyan kaynaklarındaki (Süryani efsanelerindeki) muğlak veya abartılı "yüzlerce yıl" şeklindeki yuvarlak ifadelere doğrudan bir tashih (düzeltme) müdahalesi olduğunu aktarır. İlahi vahiy, tarihi olayı efsanevi sisinden kurtarıp tam bir kronolojik ölçüme bağlamaktadır.
Sinîne (سنين)
İbn Fâris, "s-n-e" (sin-nun-he) kökünün asıl manasının, güneşin veya ayın bir döngüsünü tamamladığı zaman dilimi (yıl) olduğunu belirtir. Ancak Arapçada "sene" kelimesinin genellikle kıtlık, dehşet, zorluk veya olağanüstü ağırlık taşıyan uzun süreler için kullanıldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formda (sinîn) kullanılmasının, o uykunun psikolojik ve nesnel ağırlığını taşıdığını ifade eder. Yüzlerce kez tekrarlanan bu döngünün, bedenin biyolojik olarak çürümesi için fazlasıyla yeterli bir zaman olduğunu; bu kökün seçilmesinin, bedeni zamanın yıpratıcılığından koruyan mucizenin büyüklüğünü (azametini) dilbilimsel olarak vurguladığını analiz eder.
Dücane Cündioğlu, zaman felsefesi ekseninde "sinîn" (yıllar) kavramını tahlil eder. Kur'an'ın zamanı ölçerken kullandığı bu kelimenin, uykudaki gençler için hiçbir felsefi anlam ifade etmediğini (çünkü onlara göre sadece bir gün geçmişti); ancak dışarıdaki insanlık tarihi ve ilahi kudret açısından asırların nasıl da kolayca devrildiğini gösteren soğuk ve nesnel bir kronoloji aracı olduğunu belirtir.
İzdâdû (ازدادوا)
İbn Fâris, "z-y-d" (ze-ye-dal) kökünün bir şeyin asıl miktarına yeni bir şey eklenmesi, ilave edilmesi, artması ve çoğalması manalarına geldiğini belirtir. Noksanlığın tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" fiilinin iftiâl babında (izdâdû / ilave ettiler) gelmesini ince bir semantik ayrım üzerinden okur. Eylemin doğasındaki "kendiliğindenlik" ve "kesintisiz akış", zamanın kesintiye uğramadan, o üç yüz yılın üzerine adeta organik bir şekilde eklemlendiğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin astronomik ve teolojik bir hesaplamayı barındırdığını tahlil eder. "İlave ettiler" fiilinin, güneş takvimi ile ay (kameri) takvimi arasındaki matematiksel farkı kapatan muazzam bir ilahi formül olduğunu belirtir. 300 güneş yılının, tam olarak 309 ay yılına denk geldiğini; Kur'an'ın "artırdılar/ilave ettiler" kelimesiyle bu iki farklı kozmik ölçüm sistemini (güneş ve ay) eşzamanlı olarak metne derç ettiğini dilbilimsel bir mucize olarak açıklar.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin failinin (öznesinin) doğrudan gençler gibi görünse de ("onlar ilave ettiler"), aslında bu durumun Arap dilindeki bir kullanım özelliği olduğunu; zamanın kendi doğal akışı içinde bu dokuz yılı o üç yüz yılın üzerine kaçınılmaz olarak "eklediğini", eylemin doğrudan matematiksel bir tamamlama işlevi gördüğünü belirtir.
Tis'â (تسعا)
İbn Fâris, "t-s-a" (te-sin-ayın) kökünün nicelik belirten dokuz sayısını ifade ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu sayının metne eklenmesinin Ehl-i Kitabın ezberini bozan temel unsur olduğunu tahlil eder. Önceki "üç, beş, yedi kişiydiler" şeklindeki yuvarlak ve uydurma tahminlerin aksine; ilahi bilginin "dokuz" gibi son derece spesifik, küsuratlı ve matematiksel (güneş-ay takvimi farkı) bir rakamı ortaya koymasının, Kur'an'ın mutlak epistemolojik üstünlüğünü ve olayın tüm kozmik detaylarına olan hakimiyetini sembolize ettiğini belirtir. Vahiy, hurafeyi salt gerçekle (ve keskin rakamlarla) iptal etmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla