Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 24. Ayet

    اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) veżkur rabbeke iżâ nesîte vekul ‘asâ en yehdiyeni rabbî li-akrabe min hâżâ raşedâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      23-24. "'Allah izin verirse' demeden hiçbir şey için, 'Şu işi yarın yapacağım' deme! Unuttuğun takdirde Rab'bini an ve 'Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir' de."

      İnşallah Demeden Konuşmak

      'Allah izin verirse' demeden hiçbir şey için, 'Şu işi yarın yapacağım' deme! Bu hitabın mânası, zâhirine göre olsaydı "Hiçbir şey için 'Allah'ın dilemesi hariç şu işi yarın yapacağım' deme" cümlesi, "Allah dilemesi hariç" diyerek söz vermeyi (emretme değil) yasaklama mânasına gelirdi. Bu ilâhî beyanın mânası bu olmadığı için müfessirler cümleye gizli bir "inşâallâhu" (إِنْ شَاءَ اللَّهُ) fiili takdir ederek cümleyi "Allah dilerse cümlesini kullanmadan hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme" şeklinde anlamışlardır. Bu da bize hitabın zâhirî mânasına göre değil, fakat hikmetin ve delilin gereğine göre yorumlanması gerektiğini gösterir. Sonra Allah Teâlâ kulun "Allah dilerse" demeden söz vermesini yasaklamıştır. Bazıları yeminleri vâdlere kıyaslamış ve kişinin yemin ederken "Allah dilerse" diye istisna getirmesi gerekir demişlerdir. Ancak bu yanlış bir kıyastır. Çünkü yeminler, Allah Teâlâya saygı göstermek ve O'nu yüceltmek için yapılır. Bu yüzden yemin ederken "Allah dilerse" ifadesinin kullanılması emredilmemiştir. Çünkü "Allah dilerse" demek söz konusu yüceltmeyi zedeler. Ayrıca bu konuda şöyle bir rivayet de vardır: "Yemin edeceğiniz zaman Allah adına yemin edin. Babalarınızın ve tâğutlarm üstüne yemin etmeyiniz". Cenâb-ı Hak, kendisinden başkası adına yemin etmeyi, onu yüceltme anlamına geldiği için yasaklamıştır. Ama bir şeyi vâdetmeye gelince bu, fiili kendine izafe etmek demektir. Oysa kul gerçek mânada vâdettiği şeyi yapmaya malik değildir. Bundan dolayı yüce Allah, kul vâdini yapmayınca vâdinden dönmüş duruma düşmesin diye sözünün arkasından "Allah dilerse" cümlesinin getirilmesini emretmiştir. Peygamberlerin de aynı şekilde bir şeyi vâdettikleri zaman "Allah dilerse" dedikleri rivayet edilir. Hz. Mûsa'nın "İnşallah sen beni sabreder bulacaksın" şeklindeki ifadesi buna örnektir. Sonra Hz. Mûsâ sabredemeyince karşılaştığı kul, onu sabretmemekle azarlamamıştır. Eğer bu yemin olsaydı, arkadaşının "Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin" diye çıkışması gibi kendisini azarlardı. Nebî ve resûller yemin etmişler, ancak hiç birinin "Allah dilerse" diye istisna getirdiği belirtilmemiştir. Bu da bize "Allah dilerse" demenin yapılan vâdlerde gerekli, ama yeminlerde gereksiz olduğunu göstermektedir.

      'Allah izin verirse' demeden hiçbir şey için, 'Şu işi yarın yapacağım' deme! Bu beyan, hiçbir şeyin Allah Teâlânın dilemesi olmaksızın vücuda gelmeyeceğine dair bir delildir. Çünkü bu cümlede yüce Allah, "Allah izin verirse" deme çağırısında bulunmaktadır. Sonra vâdedilen şey söz verilenin aksine gerçekleştiği zaman Hz. Peygamber vâdinden dönmüş olmuyor. Bu da bize Allah Teâlânın böyle dilediğini, bir şey dilemediği zaman onun vücuda gelmeyeceğini gösteriyor. Çünkü meydana gelen Cenâb-ı Hakk'ın dilemediği bir şey olsa ya da bir şeyi dilese de vücuda gelmese bu takdirde "Allah izin verirse" cümlesinin herhangi bir mânası kalmaz. Çünkü kulun dilemediği vücuda gelmiş, dilediği ise meydana gelmemiştir. Bu da bize şunu gösteriyor: O dilerse var olur, dilemediği vücuda gelmez. Bu beyanda, Allah Teâlânın itaat olmayan filleri de dilediğine dair delil vardır. Çünkü Resûlullah'ın (a.s.) itaat olmayan şeyi vâdetmediği, aksine söz verdiği şeylerin hep Allah'a itaat olduğu bilinen hususlardandır. Allah Teâlâ, ilâhî beyanda söylenmese ve belirtilmese de bütün itaatları dilemiş ve irade etmiştir. Çünkü bilginler şöyle der: Allah Teâlâ kulun bütün itaatini ve hayrını diler. İtaat olmayan şeyi dilemeseydi "Allah dilerse" diye istisna getirmezdi. Çünkü biliniyor ki O, bunu dilemiştir. İstisna getirmesi, kulun itaat olmayan şeyi tercih ettiğini bildiği zaman bunu dilediğini göstermektedir. Bu da Mûtezile'nin aleyhine bir delildir.

      Eğer denilirse ki: Hz. Peygamber'e (a.s.) vâdde bulunurken "Allah izin verirse" diye istisna getirmesinin emredilmesi, vâdini yerine getirmeden ölme ihtimali ya da gücünü kaybedip verdiği sözü yerine getirmekten aciz duruma düşmesi ihtimalinden dolayıdır.

      Buna şöyle cevap verilir: Bu meselede zan ve tahayyüle yer yoktur. Tam aksine burada zikredilmese de imkân dâhilinde olması ön şarttır. Meselâ bir insana imkân dâhilinde olmadığı için uçması emredilmez. Aynı şekilde emredilen ve yasaklananların tümü imkân dâhilinde olduğu takdirde emredilir ve yasaklanır. Mümkün olmak, belirtilmese de şart koşulmuş gibidir. Yapılan vâdler, yeminler ve başka şeyler de hep bu prensip üzeredirler.

      Yukarıdaki hitapta kastedilenin Hz. Peygamber'den başkası olması da mümkündür. Hatta bu ihtimal daha ağır basmaktadır. Çünkü Resûl-i Ekrem'in bir şeyi vâdedip de "Allah dilerse" dememesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü o, Allah Teâlânın dilemesi ve iradesi olmadan hiçbir şeyin var olmayacağını bilir. Ama Hz. Peygamber'den başkasının bunu bilmemesi mümkündür. Bundan dolayı âyetteki hitabın ondan başkasına yönelik olması daha önceliklidir. Dolayısıyla "Allah dilerse" cümlesinin Hz. Peygamber tarafından söylenmesi, onlara bildirme ve öğretme amaçlıdır denilebilir.

      Unuttuğun takdirde Rabb'ini an. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birinci ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Rabb'ini unuttuktan sonra hatırladığın zaman onu an. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma!" İşte "Unuttuğun takdirde Rabb'ini an" beyanı da böyledir.

      İkinci ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Cümlenin başında "Allah dilerse" demeyi unuttuğun takdirde sonunda söyle. Çünkü Hz. Peygamber'in konuşmaya başlarken teberrüken "Allah dilerse" demesi müstahaptı. Cümlenin başında "Allah dilerse" demeye "inşallah doğrusunu buluruz" mealindeki âyet örnektir. Örnek verilen âyette yahudiler, önce "inşallah" diyerek istisna yapmakta sonra da söz vermektedirler. Böyle davranmak müstehaptır. Allah Teâlâ âdetâ şöyle demektedir: Sözün başında Rabb'ini anmayı, yani "inşallah" demeyi unuttuğun takdirde sonunda an. Bu ifade Zâhirîler'in aleyhine delil olur. Çünkü Kur'ân'ın zâhirî ifadesi, unuttukları takdirde Allahı anmaları yükümlülüğünü getirmektedir. Oysa unutma halinde olan hiç kimse bir şeyi yapmakla mükellef değildir. Ayetten unutma halinde olan kişinin Allah'ı anma yükümlülüğü altında olduğu anlaşılmadığına göre bu bize ifadenin zâhirî mânası doğrultusunda değil de doğru ve hikmetin gereğine göre anlaşılması gerektiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve 'Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir' de. Bazıları bu cümleyi şöyle açıklamışlardır: "De ki, umarım Rabb'im bana doğruya daha yakın yolu gösterir" meâlindeki beyan, benim resûl olduğuma en açık delil ve Ashâb-ı Kehf hakkında en ikna edici açıklamadır. Çünkü onlar Resûl-i Ekreme Ashâb-ı Kehf'in yapıp ettiklerini ve durumlarını soruyorlar ve onun peygamberliğini ve doğruluğuna buradan delil getiriyorlardı. Resûl-i Ekrem de onlara şöyle diyordu: Rabb'im bana peygamberliğimi kanıtlayan mûcize gösterdi. Bu, sizin benden istediğinizden daha açık ve kalpleri daha fazla ikna eden bir mücizedir. Çünkü onun peygamberliğine dair duyusal mûcizeleri vardı.

      Hasan-ı Basrî der ki: "Asâ" (عَسَى) kelimesi, yüce Allah tarafından söylendiğinde kesinlik ifade eder. Buna göre anlam şöyle olur "Rabb'im bana doğruyu ve isabetli olanı gösterdi". Hasan-ı Basrî dışındaki müfessirler ise şöyle derler: Resûl-i Ekrem onlara sordukları sorunun cevabını ertesi günü vereceğini vâdederek "Umarım Rabb'im bana söz verdiğim zamandan daha erken gösterir" demiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yeşâellâh (يشاء الله)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün istemek, dilemek ve irade etmek manasına geldiğini yineler. "Meşiet" kelimesinin de bir şeyin var olmasını veya olmamasını belirleyen mutlak seçme gücü olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inşallah" (Allah dilerse) formülündeki "meşiet" eylemini kelami bir zeminde tahlil eder. Bu ifade, insanın kendi cüzi iradesini yok sayması değil; eyleminin gerçekleşmesini, evrenin yasalarını elinde tutan Külli İrade'nin (Allah'ın) onayına, yaratmasına ve iznine bağlayarak kendi varoluşsal sınırını tasdik etmesidir.

        Arthur Jeffery, bu tamlamanın teolojik ve tarihsel arka planına dikkat çeker. "Eğer Tanrı dilerse" (Deo volente / Im yirtzeh Hashem) şart koşulunun, Yakındoğu'daki tüm monoteist geleneklerde (özellikle Hristiyan ve Yahudi metinlerinde) var olan ortak ve kadim bir inanç formülü olduğunu kaydeder. Kur'an'ın bu ortak teolojik mirası alıp, onu sıradan bir temenni olmaktan çıkararak her müminin diline pelesenk etmesi gereken "kurumsal ve mutlak bir akide yasası" (inşallah) haline dönüştürdüğünü ileri sürer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu şart edatının ("illâ / ancak" ile birlikte kullanımının) İslam ahlakındaki "tevekkül" kavramının dilsel inşası olduğunu aktarır. Planlanan eylemin başına "inşallah" zırhını giydirmek, kibirden arınmış bir özgüveni ve eylemin sonucunu ilahi rahmete emanet etmeyi temsil eder.

        Nesîte (نسيت)

        İbn Fâris, "n-s-y" (nun-sin-ye) kökünün temelinde bir şeyi zihinden çıkarmak, bilerek veya bilmeyerek terk etmek, unutmak ve arkada bırakmak manalarının yattığını tespit eder. İnsan (insân) kelimesinin de bu "unutkanlık" köküyle etimolojik bir akrabalığı olduğunu hatırlatır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nisyan" eyleminin zihinsel bir boşluk olduğunu ifade eder. İnsanın "inşallah" demeyi unutmasının, sadece dilsel bir gaflet değil; o an için Allah'ın mutlak iradesini zihninden çıkararak kendi kudretine odaklandığı bir "epistemolojik kesinti ve idrak kaybı" olduğunu analiz eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın insan doğasına yaklaşımındaki eşsiz gerçekçiliği (psikolojik realizmi) bu kelime üzerinden tahlil eder. Kur'an, insanın fıtratındaki unutkanlığı (nesîte) lanetlenecek bir günah olarak değil, tedavi edilecek beşeri bir zaaf olarak görür. "Unuttuğunda anımsa" emri, hatanın veya unutkanlığın son olmadığını, insanın zihinsel ve ruhsal olarak anbean kendini yeniden inşa edebileceği (kalibrasyon) ilahi bir esneklik alanını resmeder.

        Akrabe (أقرب)

        İbn Fâris, "k-r-b" (kaf-ra-be) kökünün asıl manasının mesafenin, zamanın veya manevi statünün bitişik denecek kadar azalması, yakınlaşması olduğunu belirtir. Uzaklığın (bu'd) tam zıttıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında "akrab" (daha yakın/en yakın) olarak kullanılmasını açıklar. Bu kalıp, sıradan bir yakınlığı değil, kıyaslanan ihtimaller arasında insanı hedefine en kestirme ve en doğru şekilde ulaştıracak olanı (ideali) ifade eder.

        Raşedâ (رشدا)

        İbn Fâris, "r-ş-d" (ra-şın-dal) kökünün, doğru yolda olmak, sapıklıktan kurtulmak, hedefi tam onikiden vurmak, akıl ve fıtratın olgunluğa ermesi manalarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "raşedâ" kelimesinin "akrabe" (daha yakın) ile birlikte kullanılmasını teolojik bir arayış olarak tahlil eder. Unuttuğunu hatırlayan ve hatasından dönen peygamberin (veya müminin), "Umarım Rabbim beni doğruya/isabete en yakın olan (akrabe min hâzâ raşedâ) yola iletir" şeklindeki yakarışı; hakikat arayışının donuk bir menzil olmadığını, insanın her an Allah'ın rehberliğiyle (hidayetiyle) "doğrunun da doğrusuna", daha isabetli (raşed) olana doğru ilerleyen ontolojik ve dinamik bir tekâmül (gelişim) süreci olduğunu dilbilimsel olarak kanıtlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X