وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
"Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı. Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı."
Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Bazıları şöyle demiştir: Onları uyanık sanırdın denilmesi, uyanık gibi gözlerinin açık bir halde olmasındandır. Bazıları da "Sen onları uyanık sanırdın çünkü uyanık olan kimsenin sağa ve sola dönmesi gibi uykularında sağa ve sola dönüyorlardı" demiştir. Bazı tevil âlimleri de şöyle demişlerdir: Onların sağa ve sola dönmeleri, bedenleri bozulup da çürümesin diye toprağın zararını kendilerinden savuşturmak içindi. Allah Teâlâ, toprağın bedenlerine vereceği zararı onları bir yandan diğer yana çevirmeden de gidermeye kadir olmakla birlikte bunu bedenlerini sağa ve sola çevirerek yapmıştır, her ne kadar bedeni sağa ve sola çevirme işi, belirttiğimiz sebepten dolayı eziyet veren bir şeyi ortadan kaldırma gücüne sahip bulunmayan birinin yapacağı iş ise de Allah Teâlâ böyle yapmıştır. Çünkü bu (işi sebep ve vasıta kullanmadan) bizzat yapabilecek güce sahip ve toprağın zararını savuşturacak yöntemlere ihtiyaç duymayan kimse, bunları kullanmadan bunu yaptığı takdirde onlara toprağın zararından nasıl sakınılacağını ve zararının giderileceğini öğretmesi mümkün olmaz. Söz konusu koruma insanların gözlerinin önünde gerçekleşmezse herhangi bir mânası da olmaz. Bazıları şöyle demiştir: "Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın" meâlindeki beyan, onların zanlıların ve hırsızların sığındıkları bir yerde bulunmaları dolayısıyla söylenmiştir. Burası hakkındaki kötü bir zan beslenen ve kötülük işlediği düşünülen bir kişinin kaçtığı bir yerdi. Ya da kötü bir iş yapmak isteyen birinin karşısına dikilmeye ve birisiyle mücadeleye niyet eden kimselerin barınacakları bir yerdi. Bu gençler, uyumaya elverişli ve uyumak için tercih edilecek bir yerde değillerdi. "Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın" denilmesi, korkudan dolayı uyumanın mümkün olmadığı bir mekânda bulunmaları ve uyudukları halde sanki uyanıklarmış gibi bir durumda olmaları dolayısıyla söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat onlar uykuda oldukları halde kendilerine bakan kimsenin onları uyanık zannetmesinin hangi sebeple belirtildiğini bilmiyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hak, bunu bize açıklamadığı için tefsir edemiyoruz.
Onları sağa sola çeviriyorduk. Bu beyanın tefsiri yukarıda belirttiğimiz gibidir. Uyurken bir yandan öbür yana dönüyor olmaları ve Allah Teâlânın da bunu sağa sola çevirme fiiliyle ifade etmiş olması da mümkündür. Ashâb-ı Kehf zamanında yaşayan bazı kimseler toprağın bedene verdiği zararın ve bozulmanın giderilmesinden söz ettikleri için bu fiil kullanılmış olabilir. Ya da çevirme işini Allah Teâlânın yaratması söz konusu olduğu için çevirme fiilini kullanmıştır.
Sağa ve sola. "Zâte'l-yemîn" (ذَاتَ الْيَمِينِ) ve "zâte'ş-şimâl" (ذَاتَ الشِّمَالِ) sağ ve sol demektir. Çünkü bir şeyin zatından o şeyden başkası ya da onun dışında bir başka şey anlaşılmaz. O halde âyette geçen "zâte'l-yemîn" bizzat sağ ve "zâte'ş-şimâl" de soldur başkası değildir. "Alîmun bizâtihî” cümlesi de buna göre anlaşılır, bundan O'nun ilminden başka bir şey anlaşılmaz.
Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı. Bazıları âyette geçen "el-vasîd" (بِالْوَصِيدِ) kelimesinin avlu (fınâ') anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da buna "kapının eşiği" anlamı vermişlerdir. İbn Kuteybe, "el-vasîd"in "avlu" anlamına geldiğini söyleyerek şöyle devam etmiştir: Bu kelimenin "kapının eşiği" mânasında olduğu söylenmiştir ki bence bu daha güzeldir. Çünkü Araplar "Evsıd bâbeke" (أَوْصِدْ بَابَكَ) derler ki "kapını kapa" demektir. "İnnehâ aleyhim mu'sadeh" (إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ) âyetinde geçen "mu'sadeh" (مُؤْصَدَةٌ) kelimesi de aynı anlama gelir, yani "kapatılmıştır" mânasındadır. Kelimenin asıl mânası, kapı kapatıldığı zaman onun eşiğe yapıştırılması demektir. "Vasîd" kapının eşiği mânasında olursa, Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin mağaranın kapısının iç kısmında olduğu söylenmiş olur. Kelimenin mânası "avlu" olursa âyet köpeğin mağara kapısının dışında olduğunu ifade eder. Bir de bu beyanda, her ne kadar Ashâb-ı Kehf ile aynı cevherden olmasa da köpeği Allah lütfuyla onlar gibi üç yüz sene mağarada canlı bıraktığına dair işaret vardır.
Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Ashâb-ı Kehf'i görenin içini korku kaplaması saçlarının ve tırnaklarının uzamış olmasından ötürüdür. İnsanı korkutacak ve dehşete düşürecek bir halleri vardı. Fakat bizce bu, hiç ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Ashâb-ı Kehf, "Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık" demektedirler. Müfessirlerin dediği gibi saçları uzamış, tırnakları çıkmış ve durumları değişmiş bir halde olsalardı "bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık" demezlerdi. Çünkü kendilerine bakıp durumlarının değişmiş olduğunu görselerdi orada dedikleri gibi bir gün veya günün bir kısmı kadar bir süre kalmadıklarını anlarlardı. Bu da bize, sözü edilen korku ve dehşetin bahsettikleri o saç ve tırnak uzamasından dolayı olmadığını göstermektedir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Ashâb-ı Kehf, şüpheli bir yerde bulunuyordu. Öyle bir yere ancak başına şüpheli bir şey geleceğinden korkan ya da şüpheli bir faaliyet yapmaya karar verenler sığınır. Böyle bir yere, sözünü ettiğimiz bu iki sebepten dolayı ancak ya başına bir kötülük geleceğinden korkanlar ya da başkasına kötülük yapmak isteyenler sığınırlar. Nitekim daha önce insana ürperti veren ve içine korku salan bir yerde bulunan kimselerden korkulduğunu ve endişe edildiğini söylemiştik. Ya da Ashâb-ı Kehf'in, Allah Teâlânın kalmalarını dilediği vakte kadar orada kalmaları için kimse yaklaşıp da onları uyandırmasın diye insana korku ve ürperti verecek bir yere sığındıklarını söylemiştik. Allah Teâlânın dilediği vakte kadar kalacak olmaları, onların sağa ve sola çevrilmeleri olayında da muhtemel bir mâna olarak gözükmektedir. Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı meâlindeki beyanda geçen "korku"nun, "dinin heybeti" olması da mümkündür. Hz. Peygamber'in "Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salmakla yardım edildim" buyurması dinin bir heybetinin olduğunu gösterir. Sözü edilen korku, onun dinini ve gerçek bir peygamber olduğunu vurgulamak içindir. Buna göre Ashâb-ı Kehf'in durumlarında görülen heybetin, kavimlerinin içinde bulundukları sırada seçtikleri dinleri ve onu yaşamak için yiyecek içecek bir şeyin bulunmadığı bir mekâna sığınmalarından kaynaklanması da mümkündür. Söz konusu heybet, seçtikleri dinin gerçek bir din olmasından kaynaklanmış olabilir. Hak dinin heybet uyandırması, Allah Teâlânın resûlüne bildirmediği bir sebebe dayanır. Bundan dolayı tefsir edilmez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Tahsebühüm (تحسبهم)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "h-s-b" (ha-sin-be) harflerinin temelinde saymak, hesap etmek, oranlamak ve bir konu hakkında kesin olmayan bir zanna (kanaate) varmak manalarının yattığını belirtir. İnsanın dış görünüşe veya eksik verilere dayanarak zihninde oluşturduğu kanaatin bu kökle ifade edildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "hüsban" (zannetme/sanma) kavramının, gerçeğin tam olarak idrak edilememesinden kaynaklanan bir gözlem yanılgısı olduğunu açıklar. Ayette "tahsebühüm" (onları sanırsın) fiilinin muhataba yönelik (farazi) bir hitap olarak kullanılmasını, mağaradaki gençlerin dışarıdan bakan bir gözlemci için olağanüstü ve akılla açıklanamaz bir fiziksel formda bulunduklarını, bakan kişinin idrakinin bu manzarayı yanlış yorumlamaya mahkum olduğunu göstermesi üzerinden analiz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin şimdiki/geniş zaman (muzari) formunda kullanılmasının, olayı tarihsel bir metin olmaktan çıkarıp okuyucuyu o an mağaranın içine sokan dramatik bir kurgu yarattığını tahlil eder. "Sanırsın" fiilinin, insanın optik ve psikolojik algısının ilahi bir mucize karşısındaki acizliğini, dışarıdan bakan sıradan bir aklın oradaki o esrarengiz uyku halini çözemeyeceğini linguistik olarak resmettiğini belirtir.
Eykâzan (أيقاظا)
İbn Fâris, "y-k-z" (ye-kaf-zı) kökünün uyumanın, gafletin ve dalgınlığın tam zıttı olan "uyanıklık, dikkatlilik ve teyakkuz hali" anlamına geldiğini belirtir. Fiziksel olarak gözlerin açık olmasını ve zihnin dış dünyaya kapılarını açmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "yakaza" (uyanıklık) kavramının sadece bedensel bir durum değil, aynı zamanda idrakin açıklığı olduğunu söyler. "Eykâzan" (uyanıklar) kelimesinin bir önceki "sanırsın" (tahsebühüm) fiiliyle bağlanmasını inceleyerek, gençlerin asırlar süren uykularına rağmen gözlerinin açık olduğunu veya yüzlerinde ölü/baygın bir ifadeden ziyade capcanlı, nefes alan, her an ayağa kalkacakmış gibi duran o dinamik formu yansıttığını analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyle muazzam bir ontolojik illüzyon sahnesi yarattığını tahlil eder. Ölüm ile yaşam, uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizginin bu kelimeyle belirsizleştiğini; bedenin biyolojik olarak derin bir uykuda (kapanmışlıkta) olmasına rağmen, dışarıya "uyanıklık" (eykâzan) imajı vermesinin, tabiat kanunlarını askıya alan ilahi müdahalenin gücünü sembolize ettiğini vurgular.
Rukûdün (رقود)
İbn Fâris, "r-k-d" (ra-kaf-dal) kökünün asıl manasının sükûnet, durgunluk, hareketin kesilmesi ve yatmak olduğunu tespit eder. Suyun akmasının durup göllenmesine, rüzgarın esmeyi bırakıp dinmesine de bu kökten dolayı "rükud" dendiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "rukûd" kelimesi ile sıradan uyku anlamına gelen "nevm" kelimesi arasındaki ince anlamsal farkı ortaya koyar. Nevm günlük, kısa süreli ve sıradan bir uyku iken; rukûd, rüzgarın tamamen kesilmesi gibi uzun süreli, derin, kesintisiz ve adeta varlığın durakladığı, donduğu o ağır yatış halidir. Ayette "oysa onlar derin bir uykudadırlar" (ve hüm rukûdün) denilmesi, o uyanıkmış gibi duran bedenin ardındaki o asırlık felsefi eylemsizliği ve durgunluğu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin İslam teolojisinde kabir hayatı ve ölüm uykusu için de ("merkadimizden/uykumuzdan bizi kim kaldırdı?" - Yasin, 52) kullanıldığına dikkat çeker. "Rukûd", sıradan bir fizyolojik dinlenme değil; ölümle yaşam arasında, bedenin çürümeden zamanın dışına çıkarıldığı o gizemli ve ontolojik "berzah" (geçiş/bekleme) durumunu temsil eder.
Nükallibühüm (نقلبهم)
İbn Fâris, "k-l-b" (kaf-lam-be) kökünün bir şeyi altüst etmek, çevirmek, bir yüzünden diğer yüzüne döndürmek ve halden hale sokmak anlamlarına geldiğini belirtir. Kalp kelimesinin de bu kökten geldiğini ve sürekli bir değişimi temsil ettiğini yineler.
Râgıb el-İsfahânî, "taklîb" fiilinin tef'il babında (nükallibühüm - biz onları çeviririz) kullanılmasının, eylemdeki sürekliliği, özeni ve yoğunluğu anlattığını açıklar. Bedenin toprağa temas eden yüzeyinin çürümesini (nem ve bası yaraları) engellemek için, ilahi bir kudret eliyle onların uyku esnasında belirli aralıklarla sağa ve sola döndürülmesini, kelimenin kökündeki o sürekli "çevirme" anlamıyla analiz eder.
Dücane Cündioğlu, bu fiilin kullanımındaki felsefi ve şiirsel derinliği tahlil eder. Yaratıcının, "nükallibühüm" (biz onları çeviririz) diyerek doğrudan eylemin faili olarak devreye girmesinin, evrenin mutlak sahibinin o daracık mağaradaki birkaç gence gösterdiği muazzam "şefkati" yansıttığını savunur. Tıpkı bir annenin uyuyan bebeğini usulca çevirmesi gibi, Allah tabiatın yıkıcı kanunlarına (toprağın bedeni öğütmesine) bizzat kendi müdahalesiyle (taklib ile) engel olmaktadır.
Zâte'l-yemîni (ذات اليمين)
İbn Fâris, "y-m-n" (ye-mim-nun) kökünün sağ tarafı, gücü ve bereketi ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, önceki ayette güneşin hareketi için kullanılan bu tamlamanın (zâte'l-yemîn), bu ayette doğrudan insan bedeninin anatomik sağ yanını ifade etmek için yeniden bağlamlandığını açıklar. Bedenin "sağ tarafı üzerine" çevrilmesinin, biyolojik bütünlüğün korunması için yapılan ritmik dönüş hareketinin yönünü belirten kesin bir koordinat olduğunu ifade eder.
Zâte'ş-şimâli (ذات الشمال)
İbn Fâris, "ş-m-l" (şın-mim-lam) kökünün sol tarafı, kuzeyi ve bir şeyi içine alıp sarmayı anlattığını tespit eder.
Angelika Neuwirth, sağ ve sol (yemîn ve şimâl) kavramlarının peş peşe zikredilmesini, Kur'an'ın metinsel mimarisindeki kusursuz denge ve simetri algısı üzerinden okur. Bedenlerin sadece bir yöne değil, hem sağa hem sola (zâte'ş-şimâli) döndürülmesi; ilahi müdahalenin ölçülü, ritmik ve biyolojik yasalara (kan dolaşımının ve dokuların korunmasına) uygun olarak, muazzam bir matematiksel nizam içinde gerçekleştiğini tahlil eder.
Kelbühüm (كلبهم)
İbn Fâris, "k-l-b" (kef-lam-be) kökünün, etobur, havlayan ve insanlara bekçilik eden o bilindik hayvanı (köpek) ifade ettiğini belirtir. Ayrıca bu kökün, birine aşırı derecede düşkün olmak, yapışmak ve şiddet manalarına geldiğini de ekler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "köpekleri" (kelbühüm) ifadesinin, Kur'an'da hayvanların da ilahi lütfa ve mucizevi anlatılara nasıl dahil edildiğinin en çarpıcı örneği olduğunu aktarır. Köpeğin (Kıtmir'in) mağara ashabının yanından ayrılmayarak onlarla birlikte o asırlık uykuya dalması, mutlak sadakatin ve hakikat ehliyle kurulan yoldaşlığın ontolojik bir sembolü olarak tahlil edilir.
Arthur Jeffery, kelimenin oryantalist literatürdeki polemiklerine değinir. Bazı Batılı araştırmacıların veya Süryani efsanelerine dayanan yorumların, "kelb" kelimesinin aslında bir hayvan değil, "Kaleb" isimli bir bekçi veya başka bir kelimenin tahrifatı olabileceğini iddia ettiklerini tartışır. Ancak Kur'an lafzının morfolojik bütünlüğü ve sonrasındaki "ön ayaklarını uzatarak" tasviri, bu iddianın asılsızlığını ve kelimenin gerçek, bildiğimiz bir "köpek" olduğunu dilbilimsel olarak kanıtlar.
Bâsitun (باسط)
İbn Fâris, "b-s-tı" (be-sin-tı) kökünün asıl manasının, bir şeyi katlanmış veya dar halinden çıkarıp uzunlamasına ve enlemesine yaymak, genişletmek, uzatmak ve döşemek olduğunu kaydeder. Kabz (daraltma/toplama) kelimesinin tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "bâsit" ism-i failinin, bir şeyi bilerek ve iradi olarak yayan/uzatan anlamına geldiğini belirtir. Köpeğin ayaklarını "yayması/uzatması" (bâsitun), onun sıradan bir uyku pozisyonunda kıvrılıp yatmadığını; adeta efendilerini korumak için her an saldırmaya hazır, alanı kontrol eden, tetikte bir bekçilik (koruma) duruşu sergilediğini analiz eder.
Zirâ'ayhi (ذراعيه)
İbn Fâris, "z-r-a" (zel-ra-ayın) kökünün, insanın veya hayvanın dirseğinden parmak/tırnak uçlarına kadar olan kısmını (kol/ön ayak) ifade ettiğini belirtir. Aynı zamanda bu kısmın kadim bir uzunluk ölçüsü (zira) olarak kullanıldığını açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tesniye (ikil) formunda "zirâ'ayhi" (iki ön ayağını) olarak kullanılmasını tahlil eder. Köpeğin her iki ön ayağını da yere paralel olarak uzatmış olmasının, hayvan fizyolojisinde mutlak bir odaklanmayı, bekçiliği ve giriş noktasını bedeniyle kapatmayı sembolize eden karakteristik bir savunma pozisyonu olduğunu ifade eder.
Bil-vasîdi (بالوصيد)
İbn Fâris, "v-s-d" (vav-sad-dal) kökünün temelinde, bir şeyi sıkıca kapatmak, örmek ve daraltmak manalarının yattığını tespit eder. Mağaranın ağzına, kapı eşiğine veya girişine "vasîd" denilmesinin sebebi, oranın içeriyi dışarıya kapatan, geçişi engelleyen son sınır (eşik) olmasından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "vasîd" kavramının, avlu veya evin kapı eşiği anlamına geldiğini söyler. Köpeğin mağaranın en dibinde değil de doğrudan "bil-vasîdi" (tam eşikte/girişte) yatıyor olmasının, koruma kalkanının mağaranın sınırından başladığını, o eşiğin dış dünyanın kötülüğü ile içerinin kutsiyeti (rahmeti) arasındaki son fiziki ve ontolojik sınır çizgisi olduğunu analiz eder.
İttala'te (اطلعت)
İbn Fâris, "t-l-a" (tı-lam-ayın) kökünün temelinde, bir şeyin doğması, yükselmesi, yukarıdan aşağıya doğru bakması ve bir durumun içyüzüne, gizli kalmış tarafına aniden vakıf olması manalarının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ıttıla" fiilinin iftiâl babında gelmesinin, özel bir çaba göstererek, gizli ve kapalı olan bir şeyin üzerine eğilip onun sırrını aniden keşfetmek anlamına geldiğini açıklar. "Lev ittala'te aleyhim" (Eğer onların o gizli haline aniden vakıf olup baksaydın) şeklindeki farazi hitabın, manzaranın sıradan bir gözlemle anlaşılamayacak, perdenin arkasına bakıldığında insanın aklını başından alacak derecede sarsıcı bir "sır" (gayb) tecellisi olduğunu analiz eder.
Velleyte (وليت)
İbn Fâris, "v-l-y" (vav-lam-ye) kökünün yönelmek ve dönmek anlamına geldiğini, ancak tef'il babında "tevliye" (velleyte) şeklinde kullanıldığında sıklıkla birinden "yüz çevirmek, arkasını dönüp gitmek" manası taşıdığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "velleyte minhüm" (onlardan yüz çevirip dönerdin) eyleminin, rasyonel bir kararla uzaklaşmak değil, karşılaşılan manzaranın şiddeti ve anlamsal ağırlığı karşısında insan iradesinin çökmesi ve fıtri bir refleksle o ortamdan (o heybetten) acilen yüzünü çevirme zorunluluğu hissetmesi olduğunu ifade eder.
Firâran (فرارا)
İbn Fâris, "f-r-r" (fe-ra-ra) kökünün asıl manasının, şiddetli bir tehlikeden, korkudan veya düşmandan hızla kaçmak, uzaklaşmak ve adeta uçarcasına orayı terk etmek olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin te'kid (pekiştirme) amacıyla mef'ul-i mutlak (firâran / ardına bakmadan kaçarak) formunda gelmesini tahlil eder. Bu gramatik yapının, eylemin şiddetini zirveye taşıdığını; mağaradaki gençlerin o uyanıkmış gibi duran ama asırlardır nefes alıp uyuyan, gözleri açık, sağa sola dönen bedenlerinin ve eşikteki köpeğin o sessiz, donuk manzarasının, insan psikolojisinde yaratacağı o tarifsiz şoku ve panik halinde kaçış refleksini resmettiğini belirtir.
Müli'te (ملئت)
İbn Fâris, "m-l-e" (mim-lam-hemze) kökünün, bir kabı veya boşluğu hiçbir eksik yer kalmayacak, taşma noktasına gelecek kadar doldurmak anlamına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "mül'i" (doldurma) eyleminin sadece fiziksel nesneler için değil, aynı zamanda insanın ruhsal dünyası için de kullanıldığını belirtir. Ayette "lemüli'te" (kesinlikle dolardın) fiilinin başındaki "lam" (te'kid lamı) edatıyla pekiştirilerek kullanılmasının, o manzarayı gören kişinin kalbinde, zihninde ve hücrelerinde başka hiçbir duyguya veya mantıklı düşünceye yer bırakmayacak derecede kapsayıcı bir ruhsal işgali (doluluğu) ifade ettiğini analiz eder.
Ru'bâ (رعبا)
İbn Fâris, "r-a-b" (ra-ayın-be) kökünün, insanın içini titreten, kalbini sarsan, cesaretini tamamen yok eden ve aklını başından alan en şiddetli korku ve dehşet halini ifade ettiğini tespit eder. Korkunun (havf) çok ötesinde, psikolojik bir felç durumudur.
Râgıb el-İsfahânî, "ru'b" kavramının, bir anda insanın içine düşen ve onu eylemsizliğe, kaçışa sürükleyen kontrolsüz bir panik duygusu olduğunu açıklar. İnsanın içinin "ru'b" ile dolmasının, sıradan bir can güvenliği endişesi değil, idrak ötesi bir fenomenle karşılaşmanın verdiği felsefi dehşet olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu vurucu son kelimesini "Celal ve Cemal" (korkutucu yücelik ve estetik güzellik) teolojisi ekseninde tahlil eder. Mağaradaki manzaranın ilahi bir "celal" (heybet/dehşet) tecellisi olduğunu; Allah'ın bu gençleri dış dünyanın düşmanlığından korumak için, onların üzerine aşılmaz, ürkütücü ve kimsenin yaklaşmaya cesaret edemeyeceği psikolojik bir kalkan ("ru'b"/dehşet duvarı) indirdiğini analiz eder. Mucize, sadece onların biyolojisini korumakla kalmamış, aynı zamanda etraflarına korkudan (ru'b) örülmüş görünmez bir zırh geçirmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla