وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
"(Mağaraya sığındılar. Orada baksan) güneşin, doğduğu zaman mağaralarının sağına vurduğunu; batarken de onlara dokunmadan sol taraftan geçip gittiğini görürsün. Onlar ise mağaranın ortasındalar. İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet ederse işte o doğruyu bulmuştur; kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir rehber bulamazsın."
(Mağaraya sığındılar. Orada baksan) güneşin, doğduğu zaman ışınlarının mağaralarına direkt olarak düşmeyip sağına vurduğunu görürsün. Bazıları, âyeti "Güneşin, doğduğu zaman ışınlarının mağaralarına vurmadığını ve sağına düştüğünü; batarken de onlara dokunmadan sol taraftan geçip gittiğini görürsün" diye anlamışlardır. Bazıları da şöyle demişlerdir: Güneş ne doğduğu zaman ve ne de batarken onlara değmezdi. Çünkü mağara büyük ayı ve küçük ayı takım yıldızlarının karşısındaydı. Bu takım yıldızların karşısında olan şeylere güneş vurmaz. Bazıları ise bu açıklamaya itiraz etmiş ve mağarada örtü ve perde vardı ve bunlar güneşin onlara vurmasına engel oluyordu demişlerdir. Fakat bu açıklama doğru değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, güneşin üzerlerine vurmamasını mağaraya sığınanlar için varlığına işaret eden alâmetlerden ve bahşettiği lütuflarından biri yapmıştır. Güneş ışınlarının perde ve örtü ile engellenmesinde büyük bir alâmet ve üzerlerinde minnettarlık doğuracak bir taraf yoktur. Allah Teâlânın varlığına asıl işaret eden şey, güneş ışınlarının üzerlerine düşmesi sonra da uğrayacakları zararı ve vereceği rahatsızlığı savuşturmuş olmasındadır. Mağaraya sığınan gençler, güneş ışınlarının kendilerine vurmayacağı bir konumda oldukları zaman, ışınların vereceği zarar ve rahatsızlığa da maruz kalmazlardı. Bu durumda da büyük bir alâmet ve hikmet yoktur. Çünkü güneş ışınlarının vurmadığı bir konumda zarar ve rahatsızlık da olmaz. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, güneş ışınları kendilerine vurduğu ve üzerlerine düştüğü halde ondan gelecek zarar ve rahatsızlıkları engellemesinde söz konusu olur. En doğrusunu Allah bilir.
Güneşin, doğduğu zaman mağaralarının sağına vurduğunu görürsün. Yani kendilerinin sağına veya kıblenin sağına vurduğunu görürsün. "Zâtü'ş-şimâl", yani sol taraf da böyledir. Yani kendilerinin soluna ya da kıblenin soluna demektir. Dağın veya mağaranın sağ tarafına gelince, müfessirlerin ifadelerine göre dağın sağı ve solu yoktur.
Onlar ise mağaranın ortasındalar. Bazıları âyette geçen "fecve" (فَجْوَةٍ) kelimesinin gölge mânasına geldiğini söylerken, bazıları ise uzay, boşluk anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da kelimeye mekân genişliği mânası vermişlerdir. Yüce Allah, içinde genişlik buldukları ve oradan oraya hareket edebildikleri bir mağarada onları toplamak suretiyle lütfunu ve ihsanını haber veriyor. Dağda bulunan mağara, (aslında) böyle olmaz, bilakis dar olur.
İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Bu beyan, harikulâde olayların (âyât) peygamberlerden başkalarının ellerinde cereyan ettiğini inkâr edenlerin görüşlerine bir reddiyedir. Çünkü yüce Allah, Ashâb-ı Kehf'te birçok mûcize var etmiştir. Bunların tümü, insanların güçleri ve yapabilecekleri fiillerin kapasitesi dışındadır. Çünkü Ashâb-ı Kehf, dinlerinin selâmeti için kavimlerinden ayrılmıştı. Alâmetleri şöylece sıralamak mümkündür: İnsanların gücünü aşan olayların birincisi, onların işitme duyularını giderdiğini ve insanların tabiatları ve yaratılışları (nın tahammülü) dışında kendilerini üç yüz sene uyuttuğunu, sonra da Allah Teâlânın haber verdiği üzere aralarında (mağarada ne kadar kaldıklarını birbirlerine) sorsunlar diye uyandırdığını haber vermesidir.
İkincisi, bu kadar süre zarfında ve böyle bir yerde elbiseleri yıpranmamış ve değişikliğe uğramamıştır. Uyandıkları zaman söyledikleri şu cümle bizi doğrulamaktadır: "Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık". Elbiseleri eskimiş veya değişmiş olsaydı kaldıkları süreyi "Bir gün ya da günün bir kısmı kadar" diyerek az ve kısa bulmazlardı. Elbise bulmaya değil de yiyecek bir şeyler bulmaya koyulmaları da bunu gösterir. Çünkü "Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin" demişlerdir. Elbiseleri yıpranmış veya değişmiş olsaydı yiyecek aradıkları gibi elbise tedarik etmeye de kalkarlardı. Hatta buna yiyecek bir şeyler temin etmekten daha çok önem verirlerdi.
Üçüncüsü, güneş doğduğu zaman (mağaralarının) sağ tarafına vurması ve (battığı zaman da) onlara dokunmadan sol tarafından geçip gitmesidir.
Dördüncüsü, sıcaklığın ve soğuğun onları etkilemesinin genellenmesidir. Çünkü gerek soğuk ve gerekse sıcağın şiddetlenip çoğaldığı zaman insanı helâk etmek ve sağlığını bozmak gibi bir özelliği vardır.
Beşincisi, yüce Allah'ın onları sağa ve sola çevirmesi ve toprağın bedenlerini bozması ve çürütmesine engel olmak suretiyle onları korumasıdır. Çünkü zaman uzayınca toprağın insanın bedenini çürütmek ve bozmak gibi bir özelliği vardır.
Altıncısı, âyette belirtildiği üzere bulundukları yere girmek isteyen kimse oraya girip de durumlarını görünce kapılacağı korku ve dehşettir. Cenâb-ı Hak beyan buyurur: "Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı". Dehşetli durumlarını görmekten korkuya kapılacağın için dönüp kaçardın. Âyette anlatılan durum, Resûl-i Ekrem için söz konusu olduğuna göre başkalarının durumu nice olur varın siz hesap edin!
Yedincisi, Allah Teâlanın onları bütün insanların şerrinden korumasıdır. Bu yüzden hiçbir kimse onların durumundan haberdar olmamış ve kendilerini bulamamıştır.
Sekizincisi, herhangi bir gıda maddesi almaksızın onları üç yüz sene canlı olarak tutmasıdır. Oysa kimse gıda almadan sağ kalamaz. Bunca yıl sağ kalmaları, Allah Teâlânın lütfu ile olmuştur. Daha buna benzer sayıp sıralaması uzun zaman alacak pek çok harikulade olaylar (âyât) vardır. Bunların hepsi, insanların gücü ve yapabildikleri fillerin (âdât) dışında kalan önemli harikulâde olaylardır (âyât). Ashâb-ı Kehf'in elde ettikleri bu lütuflar, kavimleri arasında Allah'ın dinini tercih etmiş olmaları ve dinlerini yaşayabilmek için kavimlerinden ayrılmalarından ötürüdür. Çünkü o zamanda hâkimiyet kâfirlerin elinde idi. Yüce Allah da onlara sözünü ettiğimiz lütufları ikram etmiştir. Allah Teâlânın dostlarından herhangi birine günlerce sürecek bir yolculukla varılacak mesafeyi bir günde veya bir saatte geçmesi, ya da suyun üzerinde yürütmesi inkâr edilmez. Böylesi olaylar ne uzak görülür ve ne de reddedilir.
Tevil âlimleri Ashâb-ı Kehf şöyle idi, köpekleri şu vaziyette idi, isimleri şunlardı ve sayıları şu kadardı derler. Bütün bunlar ancak doğru bir rivayet olursa bilinecek hususlardandır. Cenâb-ı Hak, resûlünün (a.s.) onlar hakkında herhangi bir kimseden bilgi istemesini yasaklamıştır. Çünkü "Ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!" buyurmuştur. Sözü edilen bilgi istemelerin tümü Hz. Peygamber'e yasak edilen hususlardandır.
Ebû Avsece der ki: Ayette geçen "tezâveru" (تَزَاوَرُ) kelimesi "meyleder" veya "kayar" anlamındadır. "Tezverru" (تَزْوَرُّ) kelimesi de aynı anlama gelir. "Takriduhum" (تَقْرِضُهُمْ) ise onları bırakıp mağaranın soluna vurur demektir. Yani güneş ne doğarken ve ne de batarken onlara vurmuyordu demektir. Arapçada "karadtühû" (قَرَضْتُهُ) "onu terkettim" demektir. "Akridhu kardan" (أَقْرِضْهُ قَرْضًا) "Onu adam akıllı terket" demek olur. "Karadtu mevdi'a kezâ" (قَرَضْتُ مَوْضِعَ كَذَا) "Filan yerden ayrıldım ve orada bıraktım" demektir. "Karadahu" (قَرَضَهُ) "Bir şeyi makasla kesti" demektir. "Tezâvere yetezâveru" (تَزَاوَرَ يَتَزَاوَرُ) "döndü ve meyletti" anlamına gelir. "Ve hüm fî fecvetin minhu" (وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ) ayetinde geçen "fecve" (فَجْوَةٍ) kelimesi "genişlik" anlamında olup çoğulu "fecevât" (فَجَوَاتٌ) şeklindedir. "İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir" meâlindeki cümle, birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Bu haber ve sözü edilen Ashâb-ı Kehf kıssası, Allah Teâlânın kudretinin alâmetlerindendir ya da Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberinin peygamberliğini ve nübüvvetini ispat etmek için getirdiği delillerindendir veya Allah Teâlânın o gençlere, dinini seçenlere ve onu başka dinlere tercih edenlere bahşetmiş olduğu harikulâde olaylardandır (âyât).
Bazıları âyette geçen "tezâveru" (تَزَاوَرُ) ve "takriduhum" (تَقْرِضُهُمْ) fiillerinin aynı anlama geldiğini söylemişler ve şu açıklamayı yapmışlardır: "Tezâveru" güneş doğduğu zaman mağaralarından kayıp, onlara vurmadan mağaranın sağına düşüyordu, "ve izâ ğarabet takriduhum" (وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ) yani batarken de onlara vurmadan mağaranın soluna vuruyordu. "Ve hüm fi fecvetin minhu" (وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ) yani kendileri de oranın gölgelik bir yerinde idiler. Ebû Muâz şöyle demiştir: "ez-zâiğa" kelimesi onlara kalacak mekân olmaya elverişli yer anlamındadır.
Allah kime hidâyet ederse işte o doğruyu bulmuştur; kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir rehber bulamazsın. Bu ifadenin tefsirini daha önce birçok yerde belirttik.
Yorumu Yorumla
-
Tera (ترى)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "r-e-y" (ra-hemze-ye) harflerinin temelinde hem gözle (fiziksel olarak) hem de akılla (basiretle) görmek, idrak etmek ve bir kanaate varmak manalarının yattığını belirtir. Arapçada rüya ve vizyon kavramlarının da insanın idrak sınırlarını aşan görüntüleri sezmesi bakımından bu kökten türediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eyleminin farklı boyutlarını tahlil eder. Bu ayetteki "görürsün/görürdün" (tera) hitabının sadece peygambere değil, o an mağarada bulunsa bu manzaraya şahit olacak her akıl sahibine yönelik farazi (varsayımsal) bir hitap olduğunu belirtir. Mucizenin bizzat "gözlemlenebilir" nesnel bir astronomik ve fiziksel hadise olduğuna işaret etmek için bu duyu fiilinin seçildiğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin şimdiki/geniş zaman (muzari) formunda kullanılmasının metne kattığı sinematografik (görsel) güce dikkat çeker. Kur'an'ın "görürsün" diyerek okuyucuyu geçmişte yaşanmış ölü bir tarihten alıp, o an mağaranın kapısında güneşi izleyen canlı bir şahide dönüştürdüğünü; bu eylemin anlatıya dramatik bir "eşzamanlılık" kattığını analiz eder.
Eş-şemse (الشمس)
İbn Fâris, "ş-m-s" (şın-mim-sin) kökünün gökyüzündeki ısı ve ışık kaynağı olan güneşi ifade ettiğini, ancak aynı zamanda bir şeyin inatçı, dikbaşlı veya sarsılmaz olmasını (şümus) anlatmak için de mecazen kullanıldığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki son derece arkaik (kadim) kökenine iner. "Şems" kelimesinin İbranicede (şemeş), Aramice ve Süryanicede (şimşa) formlarıyla bölgedeki bütün monoteist ve politeist (çoktanrıcı) geleneklerde aynı anlama geldiğini aktarır. Antik dönemde genellikle tapınılan bir "tanrı" (Shamash) olan güneşin, Kur'an anlatısında sadece ilahi iradeye boyun eğen fiziksel bir "nesne" olarak konumlandırıldığını savunur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tabiat tasavvurunda güneşin ontolojik yerini tahlil eder. İslam öncesi Cahiliye inancında veya antik kültürlerde güneş kendi iradesi olan bağımsız bir güç veya ilah olarak görülürken; ayette güneşin (eş-şems), mağaradaki gençlerin konforu için rotası Allah tarafından anbean değiştirilen, tamamen boyun eğdirilmiş (musahhar) ve ilahi emrin dışına çıkamayan kör bir "hizmetkâr" pozisyonuna indirgendiğini analiz eder.
Taleat (طلعت)
İbn Fâris, "t-l-a" (tı-lam-ayın) kökünün temelinde bir şeyin doğması, ortaya çıkması, aşağıdan yukarıya doğru yükselmesi ve görünür hale gelmesi manalarının bulunduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "tulu" (doğuş) eyleminin yıldızlar ve güneş için kullanıldığında sadece bir ışık belirmesi değil, ufuk çizgisini aşarak yeryüzüne tahakküm etmeye başlaması anlamına geldiğini açıklar. Ayette bu fiilin, günün ilk ışıklarının gençleri rahatsız etme potansiyeline dikkat çekmek üzere kullanıldığını ifade eder.
Tezâveru (تزاور)
İbn Fâris, "z-v-r" (ze-vav-ra) kökünün asıl manasının merkeze olan eğilimden sapmak, yön değiştirmek, bir tarafa meyletmek ve uzaklaşmak olduğunu belirtir. Birinin yanına gitmek anlamına gelen "ziyaret" kelimesinin de, kişinin kendi yolundan sapıp başkasına yönelmesinden dolayı bu kökten türediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "tezâvür" eyleminin doğrudan güneşin astronomik rotasındaki "meyletme, kavis çizme ve teğet geçme" hareketini karşıladığını açıklar. Güneşin doğarken mağaranın içine girmeyip sağ tarafa doğru "boynunu bükerek" onlardan uzaklaştığını, fiilin bu çekilme hareketindeki o ince ilahi ayarı kusursuz bir etimolojik kökle resmettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin morfolojik yapısına (tefâul babında gelmesine) dikkat çeker. Bu formun, eylemin anlık değil, yavaş yavaş, tedrici bir şekilde ve adeta bilinçli bir sakınma hissiyle gerçekleştiğini gösterdiğini aktarır. Güneş, Allah'ın emriyle gençleri yakmamak için yavaşça yönünü sağa doğru kırmakta ve bu astronomik sapma süreklilik arz etmektedir.
Zâte'l-yemîni (ذات اليمين)
İbn Fâris, "y-m-n" (ye-mim-nun) kökünün temelinde sağ taraf, uğur, bereket ve güç manalarının bulunduğunu kaydeder. "Zât" kelimesinin ise sahip olma ve taraf bildirme işlevi gördüğünü belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yemîn" (sağ) kelimesinin Arapçada sadece bir yön bildirmekle kalmadığını; aynı zamanda koruma, güç ve ilahi bereket (yümn) metaforu olduğunu ifade eder. Güneşin sağ tarafa yönelmesinin (zâte'l-yemîn) coğrafi bir koordinat vermesinin yanı sıra, o mağaranın ilahi bir bereket ve himaye alanına dönüştüğünün linguistik bir işareti olduğunu analiz eder.
Ğarabet (غربت)
İbn Fâris, "ğ-r-b" (ğayın-ra-be) kökünün asıl manasının uzaklaşmak, gözden kaybolmak, ayrılmak ve yabancılaşmak (gurbet) olduğunu belirtir. Güneşin batmasına "gurub" denilmesinin yegâne sebebinin, onun yeryüzünü terk ederek ufkun arkasında gizlenmesi ve insanlardan uzaklaşması olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, gurub eyleminin tulu (doğuş) eyleminin ontolojik zıttı olduğunu, günün kapanışını ve ısının/ışığın yeryüzünden çekilişini temsil ettiğini söyler. Ayette güneşin hem doğarken hem de batarken (ğarabet) zikredilmesi, gençlerin günün hiçbir anında, hiçbir ışık açısından zarar görmediklerini (tam bir izolasyon içinde olduklarını) kanıtlar.
Takriduhum (تقرضهم)
İbn Fâris, "k-r-d" (kaf-ra-dad) kökünün temelinde bir şeyi kesmek, makaslamak, kırpmak ve bir kısmını koparıp almak manalarının yattığını tespit eder. Arapçada "karz" (borç vermek) kelimesinin de, kişinin kendi malından bir parçayı "kesip/ayırıp" başkasına vermesinden türediğini o muazzam etimolojik bağıyla ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî, "takridu" (makaslar/kesip geçer) fiilinin güneşin ışınları için kullanılmasını son derece ince bir dilsel metafor olarak tahlil eder. Güneş batarken ışınları mağaraya doğru uzanır; ancak ilahi müdahale bu ışınları adeta bir makasla keser gibi gençlerin üzerinden sıyırıp atar. Işık onları aydınlatmadan, onlara dokunmadan "makaslanarak" yanlarından geçip gider.
Dücane Cündioğlu, bu kelimenin kullanımındaki o muazzam şiirsel ve varoluşsal estetiğe odaklanır. Sıradan bir "onları terk eder" (tetrukuhum) fiili yerine, kökünde bıçak gibi keskin bir eylem barındıran "takriduhum" (onları makaslayıp geçer) fiilinin seçilmesi, Kur'an'ın tasvir gücünün zirvesidir. Güneş ışınları o gençlerin bedenlerini çürütmesin, uyku halindeki o loş ve serin denge bozulmasın diye ışık, karanlık tarafından anbean makaslanmaktadır.
Zâte'ş-şimâli (ذات الشمال)
İbn Fâris, "ş-m-l" (şın-mim-lam) kökünün temelinde sol taraf, bir şeyi kapsamak ve rüzgârın estiği yön (kuzey/sol rüzgârı) manalarının bulunduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "şimâl" (sol) kelimesinin sağın (yemîn) zıttı olarak, mağaranın geometrik ve astronomik konumlanmasını (topografyasını) tamamladığını belirtir. Sağ ve sol yönlerinin ikisinin birden kullanılması, o mağarada tesadüfi bir gölgelik değil, her iki açıdan da (doğudan ve batıdan) güneşin yıkıcı etkisine karşı matematiksel bir ilahi mühendislik (kalkan) kurgulandığını ifade eder.
Fecvetin (فجوة)
İbn Fâris, "f-c-v" (fe-cim-vav) kökünün dar ve sıkıntılı bir yerin tam aksine; genişlik, açıklık, iki şey arasındaki mesafe, boşluk ve ferah bir alan anlamına geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "fecve" kelimesinin, mağaranın (kehf) içindeki o dar girişten sonraki geniş avluyu veya dehlizi anlattığını söyler. Güneş ışığı onlara değmezken (tezâveru/takriduhum), onların bu "geniş boşlukta" (fecve) bulunmaları, havasızlıktan veya rutubetten boğulmalarını engelleyen o kusursuz fiziksel dengeyi sembolize eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin psikolojik ve ontolojik yansımalarını tahlil eder. Daracık bir dağ kovuğuna sığınan gençler için Kur'an'ın "fecve" (geniş açıklık) kelimesini kullanması, fiziki darlığın içindeki o ilahi ferahlığı (inşirahı) resmeder. Şirkin devasa ama ruhu boğan o geniş imparatorluklarından kaçıp, mağaranın içindeki bu manevi "fecveye" (genişliğe) sığınmak, imanın insana bahşettiği asıl özgürlük alanıdır.
Âyâti (آيات)
İbn Fâris, "e-y-y" (hemze-ye-ye) kökünden gelen "âyet" kelimesinin asıl manasının, açık alamet, delil, iz, nişan ve bir şeyin varlığına işaret eden somut gösterge olduğunu yineler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "âyet" kavramının, yaratıcının sessiz (non-verbal) dili olduğunu tahlil eder. Güneşin rotasındaki bu astronomik sapmanın, gençlerin etrafındaki kurgulanan gölge-ışık dengesinin ve zamanın durdurulmasının (biyolojik uyku) sıradan bir tabiat olayı olmadığını; Allah'ın evrensel gücünü gösteren ontolojik birer "işaret levhası" (âyet) olduğunu vurgular. Doğa, ilahi vahyin bir tecelligâhına (âyetine) dönüşmüştür.
Angelika Neuwirth, kelimenin metin içi fonksiyonunu inceler. Kur'an'ın bu olağanüstü mitik/tarihsel olayı anlattıktan hemen sonra "İşte bunlar Allah'ın ayetlerindendir" demesi, anlatının amacının muhatabı sadece bir hikayeyle (kıssayla) eğlendirmek olmadığını; olayı epistemolojik bir delile (âyet) dönüştürerek dinleyicinin inanç sistemini yeniden inşa etmeyi hedeflediğini belirtir.
Yehdi (يهد)
İbn Fâris, "h-d-y" (he-dal-ye) kökünün temelinde, karanlıkta veya belirsizlikte yolunu kaybeden birine incelikle, lütufla ve şefkatle kılavuzluk etmek, onu hedefine sağ salim ulaştırmak manasının bulunduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" fiilinin "kime Allah hidayet ederse" (men yehdillâhü) şeklinde şarta bağlanarak kullanılmasını teolojik açıdan tahlil eder. Doğru yolu bulmanın, sadece insanın kendi felsefi çıkarımlarına veya aklına dayalı bir başarı olmadığını; mağaradaki gençleri güneşin yakıcı sıcağından ve toplumun zulmünden koruyan şeyin bizzat bu aktif ilahi "yönlendirme/rehberlik" (yehdi) olduğunu açıklar.
El-mühtedi (المهتد)
İbn Fâris, hidayet kökünden türeyen bu kelimenin iftiâl babında (mühtedi) ism-i fail olarak geldiğini; bunun da rehberliği kabul edip, kendi içsel çabasıyla, iradesiyle o doğru yola giren, hidayeti bir karakter ve yaşam biçimi haline getiren kişiyi tanımladığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, İslam inanç felsefesinde "mühtedi" kavramının, sapkınlık (dalâlet) içindeki bir toplumdan radikal bir şekilde koparak ilahi düzene entegre olan bireyi tanımladığını vurgular. Gençlerin mağarada sergiledikleri direniş, onların "el-mühtedi" (hidayete mutlak anlamda ulaşmış kimse) vasfını hak ettiklerini, çünkü hidayetin pasif bir bekleme değil, eylemsel bir tercih ve teslimiyet olduğunu kanıtlar.
Yudlil (يضلل)
İbn Fâris, "d-l-l" (dad-lam-lam) kökünün asıl manasının, doğru ve fıtri olan yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin asıl mecrasında yok olup gitmesi olduğunu açıklar. Suyu emip yok eden toprağa da bu kökten dolayı isimlendirme yapıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ıdlâl" (saptırma) kavramının hidayetin tam ontolojik zıttı olduğunu ifade eder. "Kimi de saptırırsan" (ve men yudlil) ifadesinin, Allah'ın durduk yere masum birini yoldan çıkarması anlamına gelmediğini; aksine fıtratını bozan, kendi iradesiyle güneşe veya putlara tapan, hakikati inatla reddeden kişiyi Allah'ın o "kaybolmuşluk ve anlamsızlık" (dalâlet) girdabında yapayalnız bırakması durumu olduğunu analiz eder.
Veliyyen (وليا)
İbn Fâris, "v-l-y" (vav-lam-ye) kökünün temelinde; arada hiçbir engel, mesafe veya perde olmaksızın birbirine bitişik olmak, yakın olmak, dostluk kurmak ve birinin işini üzerine alıp onu korumak (velayet) manalarının yattığını tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "veli" kelimesinin sıradan bir arkadaştan ziyade, yardım eden, koruyan, işleri üstlenen mutlak ve şefkatli bir otorite olduğunu açıklar. Dalalette olan (sapan) biri için hiçbir "veli" bulunamayacağının ilanı; insanın ilahi himayeden koptuğu anda, evrendeki diğer tüm güçlerin, putların veya imparatorların ona gerçek manada o koruyucu yakınlığı (velayeti) sağlayamayacağı gerçeğinin linguistik ispatıdır.
Mürşidâ (مرشدا)
İbn Fâris, "r-ş-d" (ra-şın-dal) kökünün, hedefe ulaştıran doğru istikameti, rüşdü, olgunluğu ve hatasız, isabetli kararı temsil ettiğini yineler. "İrşad" eyleminin, kişiyi o mutlak doğruya aktif olarak kanalize etmek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonunda "veliyyen mürşidâ" (irşad edici bir dost/koruyucu) tamlamasının kullanımını kelami (teolojik) bir pencereden tahlil eder. İnsanın dünyadaki varoluş krizini aşabilmesi için salt bir sevgiye/kudrete (veli) değil, aynı zamanda aklını ve yönünü düzeltecek bir "bilgiye/rehberliğe" (mürşid) muhtaç olduğunu belirtir. Allah'ın saptırdığı kişi, bu iki varoluşsal sütundan da (koruma ve doğru bilgi) sonsuza dek mahrum kalır; zira mağaradaki o kusursuz dengeyi kuran yegâne veli ve mürşid, güneşin rotasını elinde tutan Allah'tır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla