Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 16. Ayet

    وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُٓ۫ا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżi-’tezeltumûhum vemâ ya’budûne illa(A)llâhe fe/vû ilâ-lkehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihi veyuheyyi/ lekum min emrikum mirfekâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın; işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın."

      Mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız. Ayetin baş tarafı, İbn Mesûd'un mushafında "illallah" (إِلَّا اللَّهَ) yerine "min dûnillah" (مِنْ دُونِ اللَّهِ) şeklindedir. Meşhur olan kırâate göre âyetin tefsiri şöyledir: Allahın dışında tapmakta oldukları varlıklar. Yani mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız o zaman Allaha tapmaktan uzak durmayın. Çünkü onlar, putlara ve aynı zamanda da Allah'a tapıyorlardı. Ve O'nu da mâbut olarak görüyorlardı. Mağaraya sığınan gençler, sanki şöyle demiş oldular: Mademki siz onlardan ve Allahın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız o halde Allah'a tapmaktan uzak durmayın. Gençlerin bu ifadeleri, Hz. İbrahim'in (a.s.) kavmine söylediği şu sözlere benzer: "İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü?" Hz. İbrahim, kavminin Allah Teâlayı bırakıp tapmakta oldukları varlıkların arasından âlemlerin Rabb'ini istisna etmektedir. Çünkü kavmi, hem putlara ve hem de Allah'a tapmakta ve O'nu da mâbut olarak görmekteydi. Ancak içlerinden bazıları, kendilerini Allah'a ibadet edecek mertebeye ermiş görmüyor ve Allah katında kendilerine şefaat ederler umuduyla putlara tapıyorlardı. Ya da putlara yaptıkları ibadetleri kendilerini Allah'a yaklaştırır umuduyla yapıyorlar ve buna benzer kanaat taşıyorlardı. "Mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız" meâlindeki beyanın, son cümlesi öne geçirilir, baştaki cümle sona alınabilir. Yani "Madem ki siz onlardan uzaklaştınız o halde mağaraya sığının" demiş olurlar. Çünkü o gençler, yani mağaraya sığınanlar, Allah'tan başkasına tapmıyorlardı. İkincisi ise belirttiğimiz gibidir. Yani madem ki siz onlardan uzaklaştınız. Onlar, zâhiren Allah'tan başkasına tapıyor olsalar da aslında O'ndan başkasına tapmıyorlardı demek olur. Abdullah b. Mesûd'un mushafındakine dair yoruma gelince şöyledir: "Madem ki siz, onlardan ve Allah'ı bırakıp da taptıkları bütün varlıklardan uzaklaştınız." Bu ifadenin onların ağzından söz ve konuşma şeklinde çıkmamış olma ihtimali de vardır. (Bu durumda) söz konusu beyanlar, onlar kavimlerinden ayrılır, uzaklaşır ve mağaraya sığınırken kalplerine ilham edilmiş ve verilmiş olabilir. "O halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetini yaysın" denilmiş olur.

      Hasan-ı Basrî der ki: Mağaraya sığınan gençlerin kavmi arasında kendilerinden başka iman edenler de vardı. Dediler ki: Sizler kavminizden ayrılıp, uzaklaştığınız zaman mağaraya sığının. O (iman edenlerden) uzaklaşmayın. Belki size yetişirler ve sizinle buluşmak isterler. Onlardan uzaklaşmayın.

      O halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetini yaysın. Bu beyan, gençler kavimlerinden ayrılmaya karar verip de şeytan karşılarına dikilince söylenmişe benzemektedir. Şeytan, karşılarına dikilip şöyle der: "Kavminizden ayrılıp yanınızda yiyecek ve içeceğin olmadığı bir yere gitmektesiniz. Orada kendinizi helak edeceksiniz". Mağaraya sığınanlar da şeytanın vesveselerini şöyle diyerek savuşturur: Rabbiniz size rahmetini yaysın. İşinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın.

      Rabbiniz size rahmetini yaysın. Bazıları bu beyanı Rabbiniz sizin için yaratsın diye açıklamışlardır. Tıpkı şu ilahi beyanda belirtildiği gibi: "Kemiklere bak, onları nasıl bir araya getiriyoruz." Bu âyette "nünşizühâ" kelimesi "nünşirühâ" diye okununca "onları nasıl yaratıyoruz" anlamına gelir. Bazıları ise "yenşur leküm" (يَنْشُرْ لَكُمْ) cümlesine "sizin için yaysın" mânasını vermişlerdir. Buna göre "neşr" (نَشْرٌ) yaymak manasına olan "bast" (بَسْط) demek olur. "Min rahmetihi" (مِنْ رَحْمَتِهِ) cümlesindeki "rahmet" kelimesi, rızık anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi, kendilerinden helâki savuşturacak her şey mânasına gelmesi de muhtemeldir.

      İşinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın. Yani sizin için faydalanacağınız ve yararlanacağınız şeyleri hazırlasın. Bu açıklama, Ebû Avsece'ye aittir. Kelime "rifk" (رِفْق) kökündendir. "Merfik" de "mirfak" gibidir. Çünkü "merfik" yararlanılan şey demektir. İbn Kuteybe "mirfak" kelimesine, yararlanılan şey anlamı vermiştir. Ebû Ubeyde ise şu açıklamayı yapmıştır: "el-mirfak", yararlandığın şeydir. Bileklere ise "merfik" denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları "yüheyyi' leküm" (يُهَيِّئْ لَكُمْ) cümlesine size hazırlasın mânası vermişlerdir. Bu durumda fiil, "sen müminleri hazırlıyorsun" anlamındaki "tübevviü'l-mü'minîne" (تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ) cümlesindeki fiile benzer. "Sen müminleri hazırlıyorsun". "Bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster!" meâlîndeki beyan da bu anlama verilecek bir başka örnektir. Ayette geçen "raşed" (رَشَدًا) kelimesiyle aynı kökten olan "reşîd" (رَشِيدٌ) hak yolu izleyen ve salih olan kişi demektir. Mukātil b. Süleyman ise "raşed" kelimesine "mahrec", yani çıkış yolu mânası vermiştir. İbn Abbas, "İşinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın" meâlindeki cümlede geçen "mirfak" kelimesini yiyeceğiniz öğle yemeği diye tefsir etmiştir. "Mirfak" belirttiğimiz gibi yararlanılan her şey demektir. Bu kelimenin “çıkış yolu” anlamına geldiği de söylenmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İ'tezeltümûhüm (اعتزلتموهم)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "a-z-l" (ayın-ze-lam) kökünün temelinde bir şeyi bulunduğu yerden veya gruptan ayırmak, bir kenara çekmek, uzaklaştırmak ve yalıtmak manalarının yattığını belirtir. Fiziksel bir ayrılığın yanı sıra, bir görevden el çektirmek veya bir karışımdan saf olanı ayrıştırmak eylemlerinin de bu kökten türediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "uzlet" (ayrılma/kenara çekilme) kavramının hem bedensel (mekânsal) hem de inançsal (ruhani) bir boyutu olduğunu açıklar. Ayette "i'tezeltümûhüm" (onlardan ayrıldınız) fiilinin iftiâl babında (kendine dönüşlü ve iradi bir çaba bildirerek) kullanılmasının, gençlerin putperest toplumdan zorla atılmadıklarını, aksine kendi şuurlu tercihleriyle, şirkin karanlığından tevhidin aydınlığına geçmek için ontolojik bir "kopuş" gerçekleştirdiklerini analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin felsefi ve psikolojik derinliğini tahlil eder. Uzletin, sıradan bir yalnızlık veya kaçış olmadığını; yozlaşmış, kokuşmuş ve hakikatini yitirmiş bir çoğunluğa (kavme) karşı fıtratın, aklın ve vicdanın devrimci bir başkaldırısı olduğunu belirtir. Gençlerin bu "ayrışma" eylemi, ahlaki bir arınma ritüeli ve kendi tevhidi kimliklerini inşa etmenin zorunlu ilk adımıdır.

        Ya'büdûne (يعبدون)

        İbn Fâris, "a-b-d" (ayın-be-dal) kökünün boyun eğme, itaat etme, zillet (alçakgönüllülük) ve tam bir teslimiyet manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" eyleminin, sevgi ve korkuyla karışık bir saygının eyleme dönüşmüş en son noktası olduğunu belirtir. Ayette "ve mâ ya'büdûne" (ve onların taptıklarından) şeklinde, ayrışma eyleminin (uzletin) sadece putperest kişileri değil, onların ürettikleri sahte kutsalları, tapınma nesnelerini ve batıl ritüelleri de kapsadığını; şirkin nesnelerinden kopmadan toplumundan kopmanın bir anlam ifade etmeyeceğini etimolojik olarak analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde ibadet kavramının insanın evrendeki varoluşsal yönünü belirlediğini tahlil eder. Gençlerin "Allah'tan başka tapınılan her şeyi" terk etmesi, ibadetin sadece ritüelik bir eylem değil, mutlak otorite kimin elinde sorusuna verilen radikal bir cevap olduğunu gösterir. Bu fiil, sahte otoriteleri reddetmenin (la ilahe) aktif halidir.

        Fe'vû (فأووا)

        İbn Fâris, "e-v-ye" (hemze-vav-ye) kökünün asıl manasının dışarıdaki her türlü tehlikeden, fırtınadan veya düşmandan kaçarak güvenli, korunaklı bir merkeze, bir yuvaya veya karargâha sığınmak, orada toplanmak olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "me'vâ" (sığınak/barınak) kelimesinin de türediği bu eylemin, ayette emir kipiyle (fe'vû / o halde sığının) kullanılmasını tahlil eder. İmanın, putperest bir toplumda savunmasız kaldığında fıtri bir refleksle kendi korunma alanını inşa etmeye yöneldiğini belirtir. Bu sığınma emri, bir yenilgi veya pasifize olma durumu değil, hakikatin tohumunu korumak için stratejik bir geri çekilme (hicret) adımıdır.

        El-kehfi (الكهف)

        İbn Fâris, "k-h-f" (kef-he-fe) kökünün, dağların içinde bulunan, geniş, derin ve doğal sığınakları ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, mağara (kehf) kavramının bu ayetteki dönüşümünü ontolojik bir bağlamda analiz eder. Uzlet (ayrılma) eylemiyle bağlantılı olarak mağara, sadece kayalardan oluşan jeolojik bir yapı olmaktan çıkmış; zalim dış dünyanın gürültüsüne, kirliliğine ve şirkine karşı müminlerin sığındığı ilahi bir rahmaniyet merkezine, manevi bir arınma (inziva) hücresine dönüşmüştür.

        Gabriel Said Reynolds, "kehf" kelimesinin kullanımını Geç Antik Çağ'ın teolojik ve edebi motifleri ekseninde okur. Mağaranın, Hristiyan ve Yahudi edebiyatında da ölüm, diriliş ve ilahi koruma bağlamında güçlü bir sembol olduğunu hatırlatarak; Kur'an'ın bu kelimeyi gençlerin dünyadan tecrit olup tamamen Allah'ın inayetine (rahmetine) teslim oldukları mistik bir "zaman ve mekân kapsülü" olarak yeniden kurguladığını tahlil eder.

        Yenşur (ينشر)

        İbn Fâris, "n-ş-r" (nun-şın-ra) kökünün asıl manasının, katlanmış, dürülmüş veya gizli kalmış bir şeyi açmak, yaymak, dağıtmak ve genişletmek olduğunu tespit eder. Ölünün diriltilmesi (haşr/neşr) ve rüzgârın bulutları dağıtması eylemlerinin de bu kökten geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "neşr" fiilinin, darlığın (kabz) ve dürülmenin (tayy) tam zıttı olduğunu belirtir. Ayette "yenşur leküm" (sizin için yaysın/genişletsin) şeklinde kullanılmasını, mağaranın o dar, karanlık ve boğucu fiziksel yapısıyla muazzam bir zıtlık (tezat) sanatı oluşturması üzerinden analiz eder. Bedenen daracık bir taşa sıkışan gençlere, Allah manevi anlamda "rahmetini yayarak" orayı uçsuz bucaksız bir huzur ve emniyet deryasına çevirmektedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik estetiğine dikkat çeker. "Yenşur" fiili, ilahi rahmetin adeta bir örtü, bir ışık veya bir bulut gibi gençlerin üzerine serilmesini ifade eder. İnsanların gözünde korkutucu ve dar olan o mağara, ilahi müdahaleyle (neşr eylemiyle) genişleyen, nefes aldıran ve sonsuz bir güven duygusu veren kozmik bir sığınağa dönüşmektedir.

        Rahmetihî (رحمته)

        İbn Fâris, "r-h-m" (ra-ha-mim) kökünün şefkat, merhamet, acıma, incelik ve lütuf manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramının Allah'a nispet edildiğinde "nimet bahşetmek, korumak ve eksiklikleri gidermek" anlamına geldiğini söyler. Ayette rahmetin mağaranın içine "yayılacak" (yenşur) bir unsur olarak zikredilmesi, ilahi lütfun mekândan münezzeh olduğunu; dağın en ıssız ve karanlık deliğinin bile Allah'ın şefkatiyle dolduğunda saraylardan daha aydınlık ve güvenli bir yer haline gelebileceğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, rahmet kavramının bu bağlamda sadece manevi bir sükûnet değil, aynı zamanda gençlerin hayatta kalmasını, uyutulmasını, düşmanlardan gizlenmesini ve asırlar sonra uyandırılmasını sağlayan o eşsiz ve kapsamlı ilahi stratejinin tamamını (inayeti) kapsadığını aktarır.

        Yüheyyi' (يهيئ)

        İbn Fâris, "h-y-e" (he-ye-hemze) kökünün temelinde bir şeyi hazırlamak, düzeltmek, donatmak, en uygun biçime ve kıvama (hey'et) sokmak manalarının yattığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tehviye" (hazırlama) fiilinin, olayların arka planındaki tüm sebep-sonuç ilişkilerini ve şartları hedefe uygun olarak dizayn etmek olduğunu açıklar. Ayette "size hazırlasın" (yüheyyi' leküm) şeklinde gelmesi, mağaradaki mucizevi uykunun ve korunma sürecinin rastgele bir saklanma olmadığını; bizzat Allah tarafından kusursuzca "kurgulanmış", altyapısı hazırlanmış ve en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir tasarruf olduğunu dilbilimsel olarak kanıtlar.

        Emriküm (أمركم)

        İbn Fâris, "e-m-r" (hemze-mim-ra) kökünün buyruk, durum, hal, iş ve eylem anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "emir" kelimesinin bu bağlamda gençlerin içinde bulundukları o tehlikeli siyasi, dini ve sosyal vaziyeti, varoluşsal krizi temsil ettiğini ifade eder. "Sizin işinizden/durumunuzdan" (min emriküm) denilmesi, içinden çıkılmaz gibi görünen o tarihi krizin bütünüyle ilahi iradenin kontrolüne devredilmesini (tevekkülü) sembolize eder.

        Mirfekâ (مرفقا)

        İbn Fâris, "r-f-k" (ra-fe-kaf) kökünün temelinde yumuşaklık, rıfk, kolaylık, fayda sağlamak ve birine destek olmak manalarının bulunduğunu tespit eder. İnsanın kolundaki dirseğe "mirfek" denilmesinin sebebinin, insanın bir yere yaslanıp rahatlamasını ve destek almasını sağlamasından ileri geldiğini çok çarpıcı bir köken analiziyle açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "mirfek" kelimesinin, zorluğu gideren, işleri kolaylaştıran, insanın dayanıp güç bulduğu her türlü maddi veya manevi imkân, kolaylık ve rahatlık olduğunu belirtir. Ayetin sonunda fasıla (durak) olarak gelmesi, gençlerin mağaraya sığınırken bekledikleri ilahi yardımın tam karakterini yansıtır: O dar ve sert mağarada, Allah onlara "yaslanacakları manevi bir dirsek", bir rahatlama (mirfek), hayatlarını devam ettirecek mucizevi bir sükûnet ve kolaylık hazırlayacaktır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "rıfk" (yumuşaklık/şefkat) kökünden hareketle, inançları uğruna en sert koşullara (dağ kovuğuna) göğüs geren müminlere, ilahi lütfun en "yumuşak" ve kolaylaştırıcı (mirfek) yüzüyle muamele edeceğini teolojik bir güvence olarak aktardığını belirtir. Cümlenin sonundaki bu kelime, korku ve zorluğun yerini mutlak bir huzura ve pratik bir avantaja bırakacağını müjdeler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X