هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
"Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna dair açık bir delil getirseler ya! Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir!"
Sonra yüce Allahın onların ağzından naklettiği şu cümleyi söylemişlerdir: Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka taptıkları tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna dair açık bir delil getirseler ya! Yani onlara ilâh adı vermelerine ya da onların ibadete lâyık olduklarına dair açık bir delil getirseler ya! Arapçada "لَوْلَا" anlamındaki "hellâ" (هَلَّا) kelimesi, hem mazi (dili geçmiş zaman) ve hem de gelecek zaman ifade eden fillerle kullanılır. Mazi fiille kullanıldığında "inkâr" mânası ifade eder. Yani "onların buna dair açık bir delilleri yoktu" anlamına gelir. Gelecek zaman ifade eden fiillerle kullanıldığı zaman "istek" bildirir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Ben nasıl Allahın hak bir ilâh olduğunu ve O'nun gökleri ve yeri yarattığını ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'i olduğunu düşünüyorsam sizler de o putların ilâh olduklarına açık bir delil getirin.
Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir! Yani Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur. Bu beyanın tevilini bundan önce birçok yerde yapmıştık.
Yorumu Yorumla
-
Hâülâi (هؤلاء)
İbn Fâris, bu kelimenin yapısındaki "hâ" (ha) harfinin uyarı, dikkat çekme ve tenbih edatı olduğunu; "ülâi" kısmının ise yakında bulunan bir çoğulu işaret etmek için kullanıldığını belirtir. Kelimenin köken itibariyle muhatabın dikkatini göz önündeki belirli bir topluluğa yöneltme işlevi gördüğünü kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, işaret isminin bu ayetteki kullanımını psikolojik ve sosyolojik bir bağlamda analiz eder. Gençlerin, inançlarını terk ettikleri kendi toplumlarını "şunlar/bunlar" diyerek işaret etmelerinin, aralarındaki fiziksel yakınlığa rağmen ontolojik ve teolojik bir kopuşu, kalbi bir uzaklaşmayı ve yabancılaşmayı sembolize ettiğini ifade eder.
Kavmünâ (قومنا)
İbn Fâris, "k-v-m" (kaf-vav-mim) kökünün temelinde bir arada durmak, birlikte hareket etmek ve dayanışma içinde bulunmak manalarının yattığını açıklar. "Kavm" kelimesinin, genellikle aralarında soy, dil veya çıkar bağı bulunan ve birlikte "kıyam eden" (ayakta duran/hareket eden) erkekler topluluğu için kullanıldığını tespit eder.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye Arapçasında "kavm" kavramının kabilevi asabiyetin (soy dayanışmasının) mutlak merkezi olduğunu tahlil eder. Gençlerin "bizim kavmimiz" (kavmünâ) diyerek kendi biyolojik ve sosyolojik köklerine atıfta bulunmalarının, ardından bu kökleri tevhid uğruna reddetmelerinin, Kur'an'ın kan bağına dayalı ahlak sistemini yıkıp yerine inanç bağına dayalı evrensel bir ahlak sistemi inşa etmesinin dilbilimsel bir kanıtı olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, aidiyet ve yabancılaşma felsefesi üzerinden bu kelimeyi okur. İfadedeki "nâ" (bizim) iyelik ekinin taşıdığı trajik boyuta dikkat çeker; gençlerin şirke sapan topluluğu dışarıdan bir düşman olarak değil, "kendi içlerinden, kendi kanlarından" birileri olarak tanımlamalarının, tevhid mücadelesinin insanın bizzat kendi kökleriyle girdiği o en acı verici varoluşsal hesaplaşmayı yansıttığını analiz eder.
İttehazû (اتخذوا)
İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün bir şeyi almak, tutmak ve elde etmek anlamına geldiğini belirtir. Bu kelimenin iftiâl babındaki kullanımının (ittihaz), bir şeyi kasten, çaba sarf ederek ve iradi bir kararla benimsemek, "kendine edinmek" manası taşıdığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin teolojik bir bağlamda Allah'a veya putlara nispet edilmesindeki mantıksal sorunu analiz eder. Bir şeyin sonradan "edinilmesi", o şeyin aslında ve fıtratında o vasfa sahip olmadığını gösterir. Kavmin sahte tanrıları "edinmiş" (ittehazû) olması, bu ilahların ezeli ve ebedi hakiki yaratıcılar değil, tamamen beşeri kurgularla, korkularla ve menfaatlerle sonradan üretilmiş yapay otoriteler olduğunu etimolojik olarak ifşa eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin putperest zihniyeti deşifre eden yönünü tahlil eder. Müşriklerin ilahlık makamını evrenin yaratıcısına değil, kendi elleriyle yonttukları veya kendi zihinlerinde kurguladıkları nesnelere "vermelerinin" (edinmelerinin), dini inancı ilahi bir vahiyden ziyade sosyolojik bir üretime ve kültürel bir icada indirgediğini belirtir.
Âliheten (آلهة)
İbn Fâris, "e-l-h" (hemze-lam-he) kökünün sığınmak, tapınmak, hayret etmek ve ihtiyaç anında şiddetle yönelmek manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul (âlihe) formunda kullanılmasının ontolojik bir kaosu ve mantıksal bir çelişkiyi temsil ettiğini açıklar. İlahlık (uluhiyet) vasfı doğası gereği mutlak kemal, teklik ve eşsizlik gerektirirken; kavmin "ilahlar" şeklinde çokluğa yönelmesinin, onların inanç sistemlerindeki tutarsızlığı ve evrenin tekil ahengiyle çatışan parçalanmış zihin yapılarını gösterdiğini analiz eder.
Arthur Jeffery, kelimenin kökenine dair Sami dilleri havzasındaki ortak teolojik kullanımlara işaret eder. "İlah" kökünün Süryanice, Aramice ve İbranicedeki (El/Eloah/Alaha) monoteist arka planını hatırlatarak, Kur'an'ın bu terimi çoğul formda (âlihe) müşriklerin iddialarını aktarmak için kullanırken, aslen tekil ve yüce olan bir kavramın putperestler tarafından nasıl çoğaltılıp tahrif edildiğini retorik bir eleştiriye dönüştürdüğünü savunur.
Levlâ (لولا)
İbn Fâris, bu edatın Arapçada teşvik, kınama (tevbîh) veya bir şeyin varlığı sebebiyle başka bir şeyin yokluğunu bildiren bir bağlaç olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "levlâ" edatının bu ayetteki kullanımının geçmişe yönelik bir pişmanlıktan ziyade, muhatabın mantığını zorlayan, onu köşeye sıkıştıran meydan okuyucu bir "neden/niçin getirmediler?" sorusu olduğunu açıklar. İfadenin, şirk inancının rasyonel bir temele dayanmadığını sert bir şekilde kınamak için seçilmiş bir tahrik edatı olduğunu analiz eder.
Ye'tûne (يأتون)
İbn Fâris, "e-t-ye" (hemze-te-ye) kökünün gelmek, bir şeyi getirmek, ortaya koymak ve ulaştırmak anlamlarına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ityan" eyleminin sıradan bir varış değil, bir iddiayı ispat edecek delili bilfiil "ortaya çıkarma" beklentisini karşıladığını belirtir. Gençlerin "getirselerdi ya" şeklindeki çıkışları, inancın sadece körü körüne bir taklit (dogma) olamayacağını, objektif olarak sunulabilir, akla veya vahye dayalı bir kanıtının (ityanının) olması gerektiğini vurgular.
Sultânin (سلطان)
İbn Fâris, "s-l-tı" (sin-lam-tı) kökünün temelinde musallat olmak, galebe çalmak, üstün gelmek, keskinlik ve nüfuz etmek manalarının bulunduğunu tespit eder. "Sultan" kelimesinin otorite, güç ve yönetici anlamına gelmesinin yanı sıra; zihinlerdeki şüpheyi kesip atan, tartışmayı bitiren ve muhatabı susturan "kesin, yenilmez ve ezici delil/hüccet" anlamına da geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, hüccet ve burhan ile sultan kelimeleri arasındaki anlamsal farkı tahlil eder. Sultan, öylesine güçlü bir kanıttır ki, insanın aklına ve kalbine zorunlu olarak "hükmeder", ona boyun eğdirir. Gençlerin putperest kavimlerinden istedikleri şey sıradan bir varsayım değil, kendi ilahlık iddialarını haklı çıkaracak o mutlak "epistemolojik otoritedir" (sultandır); ki şirkin doğasında böyle bir rasyonel güç asla bulunmaz.
Toshihiko Izutsu, "sultan" kavramını Kur'an'ın vahiy epistemolojisi üzerinden okur. Şirk ve putperestlik (Cahiliye inancı), herhangi bir "sultandan" (ilahi onaya veya evrensel akla dayalı yetki belgesinden) yoksundur. Kur'an, bu kelimeyle inancı mitolojiden ayırır; geçerli bir inancın mutlaka varoluşsal bir "yetki/otorite/delil" ile temellendirilmesi gerektiğini ontolojik bir zorunluluk olarak ortaya koyar.
Arthur Jeffery, kelimenin siyasi ve hukuki arka planına odaklanır. "Sultan" kelimesinin Aramice/Süryanice "shultana" (yönetim, iktidar, yetki) kelimesiyle olan güçlü etimolojik bağına değinir. Kur'an'ın bu hukuki ve siyasi yetki terimini alıp, onu "teolojik kanıt ve ilahi ruhsat" anlamına dönüştürerek, putperestlerin inançlarında hiçbir yasal veya mantıksal "iktidarlarının" olmadığını sarsıcı bir kavramsal ödünçlemeyle ifade ettiğini ileri sürer.
Beyyinin (بين)
İbn Fâris, "b-y-n" (be-ye-nun) kökünün asıl manasının, iki şeyin birbirinden ayrılması, uzaklaşması ve bu ayrışma sayesinde her birinin sınırlarının, hakikatinin açıkça ortaya çıkması, belirginleşmesi olduğunu kaydeder. Gizliliğin ve kapalılığın tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "beyyin" sıfatının, sadece var olan değil; aynı zamanda gerçeği sahteden, hakkı batıldan bıçak gibi ayıran "apaçık ve net" özellikler barındırdığını ifade eder. "Sultan" (delil) kelimesinin bu sıfatla desteklenmesi, istenecek kanıtın yoruma açık, muğlak veya mitolojik olmamasını; aklın sınırları içinde herkesin görebileceği kadar berrak ve ayırıcı olmasını zorunlu kıldığını analiz eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavram tamlamasını (sultânin beyyin) İslam inanç felsefesinin (kelam) temeli olarak okur. Kur'an'ın "apaçık kanıt" talebi, dinin irrasyonel dogmalara değil, akli ve fıtri açıklığa dayandığını gösterir. Putperestliğin en büyük zafiyeti, akla ve vicdana sunabileceği en ufak bir "beyyin" (açıklık/şeffaflık) barındırmaması, tamamen atalar kültünün karanlığından beslenmesidir.
Azlemü (أظلم)
İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün asli manasının, bir şeyi kendi hak ettiği, fıtri olarak bulunması gereken yerden alıp, ait olmadığı başka bir yere koymak olduğunu açıklar. Nurun (ışığın) zıttı olan karanlığın da varlığın gerçek sınırlarını kaybettirmesinden dolayı bu kökten (zulmet) türediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zulmün derecelerini inceleyerek, kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında "azlemü" (daha/en zalim) olarak kullanılmasını teolojik bir zemine oturtur. Yaratıcının mutlak hakkı olan uluhiyeti (ilahlığı) alıp aciz nesnelere (putlara) vermek, varlık hiyerarşisini temelden sarsmak ve eşyayı fıtratından saptırmaktır. Bu yüzden şirkin sıradan bir günah değil, "en büyük zulüm" (eşedd-i zulm) olduğunu etimolojik olarak kanıtlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "zulüm" kavramının sadece insanlar arası bir haksızlık (sosyal adaletsizlik) olmadığını tahlil eder. Allah'a iftira atmak bağlamında kullanılan "azlem", ontolojik bir cinayettir. İnsanın, evrenin hakikatine karşı giriştiği bu yıkıcı eylem, bizzat kendi varoluşsal zeminini yok etmesi anlamına geldiği için, o kişiyi "en büyük zalim" konumuna sürükler.
İfterâ (افترى)
İbn Fâris, "f-r-y" (fe-ra-ye) kökünün temelinde bir şeyi yarıp açmak, kesmek, uydurmak ve deriyi biçimlendirmek manalarının bulunduğunu tespit eder. Aslında var olmayan bir şeyi kasten, bilerek ve planlayarak yoktan var gibi gösterme eyleminin, deriden yeni bir nesne dikmeye/uydurmaya benzetildiği için bu kökle isimlendirildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "iftira" kavramının sıradan bir "yalan" (kezib) eyleminden ayrıldığını belirtir. İftira, içinde mutlaka kötü niyet, bilinçli bir kurgu ve muhataba zarar verme amacı taşıyan, sistemli bir yalan uydurma faaliyetidir. Allah'a yalan "uydurmak/iftira etmek" eyleminin, putperestlerin teolojilerinin sadece bir yanılgı değil, aynı zamanda mutlak bir kötü niyet ve kasıtlı bir hakikat çarpıtması olduğunu gösterdiğini analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlük manasındaki "kesmek ve uydurmak" anlamlarına dikkat çekerek, iftiranın dindeki yansımasını tahlil eder. Allah'ın zatı, sıfatları veya gönderdiği vahiy hakkında mesnetsiz (sultansız) konuşmak, dinin saf dokusunu (derisini) kesip parçalamak ve ilahi otoriteye kendi uydurduklarını yama yapmaktır; bu da felsefi ve hukuki anlamda affedilemez bir cürümdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla