Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 14. Ayet

    وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Verabatnâ ‘alâ kulûbihim iż kâmû fekâlû rabbunâ rabbu-ssemâvâti vel-ardi len ned’uve min dûnihi ilâhâ(en)(s) lekad kulnâ iżen şetatâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      13-14. "Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar Rab'lerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk. (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: 'Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin rabbidir; O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Yoksa kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz.'"

      Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Âyette geçen "el-hak" (بِالْحَقِّ) kelimesi ile haber nitelenirse mâna "doğru haber", hükümler nitelenirse "adil hükümler" ve fiiller anlatılırsa "isabetli fiiller" anlamı kastedilmiş olur. Bazıları burada geçen "el-hak" kelimesiyle kastedilen, Kur'an'dır demişlerdir. Buna göre âyetteki "bi'l-hakki" kelimesi "fi'l-hakki" demektir ki o da Kur'andır. Yani biz sana onların başından geçenleri Kur'an'da anlatıyoruz demek olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Hakikaten onlar Rab'lerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk. Ayette yer alan "ez-ziyâde" ve "er-rabt" kelimelerinin anlamları birdir. Bu iki kelimeden her biri diğerinin mânasını, yani hidâyetlerinin artırılması mânasını ifade eder. Buna göre âyet şu anlama gelir: "Biz onları hidâyet üzere sabit kıldık. Bu iki kelimeyle "et-tesbît" ve "er-rabt" da kastedilebilir. Buna karşılık "artırdık" anlamındaki "zidnâhum" (وَزِدْنَاهُمْ) fiili ile ilk başlangıç ve "rabatnâ" (وَرَبَطْنَا) fiili ile artırmanın yenilenmesi mânası da kastedilmiş olabilir. Çünkü imanın her vakit yenilenme gibi bir özelliği vardır. Sebebine gelince mümin, her vakit küfrü inkâr edip reddetmektedir. Bunu yapan kişi, aynı şekilde her zaman imanı yenilemektedir. "Rabatnâ" fiilini "sebat" ve "zidnâ" fiilini de "eskisi üzerine ziyade" olarak yorumlamak da mümkündür. Buna karşılık, "zidnâ"yı başlangıç ve "rabatnâ" fiilini de yenilenme olarak yorumlamak da mümkündür. "İmanlarını pekiştirmiştir" meâlindeki beyan da böyledir.

      Hasan-ı Basri "zidnâhum hüden" (وَزِدْنَاهُمْ هُدًى) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yani Allah'ın hükümlerinden biri hidâyeti benimseyenin hidâyetini artırmaktır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar". Fakat bu kaide Hasan-ı Basrînin dediği gibi olsaydı bir kere hidâyet yolunu seçen kimsenin inkâra sapmaması ve Allah Teâlânın da onun hidâyetini artırması gerekirdi. Müşahede edilen gerçek böyle olmadığına göre bu bize Hasan-ı Basrî'nin dediğinin isabetli olmadığını gösterir. Bu konuda isabetli olan bizim dediğimizdir.

      (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: "İz kâmû" (إِذْ قَامُوا) "hüccetlerle ve burhanlarla ayağa kalktılar" mânasına muhtemel olduğu gibi, "mağaraya girdikleri zaman oraya sığınmak üzere ayağa kalktılar" anlamına da gelmiş olabilir. Bunun yanında "Allah ve dini için ayağa kalktılar" mânası ile "O kâfirlerin yanından ayağa kalkıp (çıktılar)" ve Bizim Rabb'imiz göklerin ve yerin Rabb'idir, yani "Bizim Rabb'imiz göklerin, yerin ve içinde bulunanların Rabbidir dediler" anlamı da ihtimal dâhilindedir.

      O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Bu beyanın, kavimlerinin taptıkları putlara tanrı ismini vermeleri gibi biz onlara tanrı ismini vermeyiz anlamına gelmesi muhtemeldir.

      Yoksa biz onlara tanrı dersek kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz.

      Yakarmayız. Yani O'ndan başkasını tanrı edinmeyiz ve O'ndan başkasına ibadet etmeyiz, putperestlerin putlara taptıkları ve Allah'ın yanında başka tanrılar edindikleri gibi. Kendi iddialarına göre yanlarındaki putlara ilâh adını verdiler. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı" ve "Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak". Peygamberlerin onların taptıkları putlara ilâh ismini vermeleri caiz değildir. Çünkü onlar ilâh değillerdir. Fakat peygamberler bu ifadeyi, onların zanları ve kendi adetlerine binaen kullanmışlardır. "O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız" meâlindeki beyanda buna göre anlaşılır. Yani O'ndan başkasına asla ilâh olarak tapmayız demektir. Kelime "ibadet" mânasına geldiğinde ifadede gizlenmiş bazı kelimeler var demektir. Buna göre cümle şöyle yorumlanır: Kavmimizin yaptığı gibi biz Allahı bir yana bırakıp da O'ndan başkasına ilâh diye çağırmayız. Eğer bunu yaparsak haksızlık ve yanlış bir şeyi dile getirmiş oluruz.

      İbn Kuteybe der ki: "fe darabnâ alâ âzânihim" (فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ) "Onları uyuttuk" demektir. Âyetin sonundaki "el-emed" (الْأَمَدَ) kelimesi gaye anlamınadır. "Ve rabatnâ alâ kulûbihim" (وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ) "onlara sabrı ilham ettik ve kalplerini güçlendirdik" demektir. "Şetaten" (شَطَطًا) "haddi aştılar" anlamınadır. Bir kimse sözde haddi aşarsa bunu anlatmak için "eşatta aleyye" (أَشَطَّ عَلَيَّ) denir yani o bana karşı haddi aştı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabetnâ (ربطنا)

        İbn Fâris, "r-b-tı" (ra-be-tı) kökünün temelinde, bir şeyi çözülmeyecek veya kaçmayacak şekilde sıkıca bağlamak, sabitlemek ve sağlamlaştırmak manalarının yattığını belirtir. Arapların binek hayvanlarını kaçmamaları için bağlamasına (ribat) atıfla, insanın kalbini bağlamanın da onun içindeki korkuyu, paniği ve kaçış hissini ilahi bir müdahaleyle durdurarak kişiye sebat ve dayanıklılık kazandırmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kalbin üzerine "rabt" (bağlama/sabitleme) eyleminin yapılmasını, insanın nefsi arzuları ve korkuları karşısında direnç kazanması olarak tanımlar. Ayetteki "rabetnâ" (biz bağladık/pekiştirdik) fiili, putperest bir topluma karşı başkaldıran gençlerin yüreklerine Allah tarafından sarsılmaz bir cesaret, sükûnet ve metanet indirildiğini, bu sayede onların zalim otorite karşısında dağılmaktan ve geri adım atmaktan korunduğunu analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin kullanımındaki felsefi ve ontolojik derinliği tahlil eder. İnsanın iç dünyası (kalp) doğası gereği sürekli değişen, dalgalanan ve korkuya yenik düşebilen bir yapıdadır. Gençlerin şirkin devasa baskısı altında ezilmemesi için kalplerine yapılan bu ilahi "bağlama" işlemi, fırtınalı bir denizde hakikat çapasına tutunmayı ve varoluşsal bir sarsılmazlığı sembolize eder. Bu etimolojik tercih, cesaretin sadece insani bir erdem değil, doğrudan ilahi bir lütuf (tahkim) olduğunu resmeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik bir direniş inşasını anlattığını belirtir. Zalim bir imparatorluk veya toplum düzeni karşısında "kıyam eden" (ayağa kalkan) gençlerin hissettiği doğal beşeri korkunun, bizzat Allah'ın müdahalesiyle (biz bağladık/kuvvetlendirdik) nasıl pasifize edildiğini ve onların psikolojik dirençlerinin ilahi bir zırhla nasıl kaplandığını dilbilimsel olarak kanıtlar.

        Kulûbihim (قلوبهم)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "k-l-b" (kaf-lam-be) kökünün, bir şeyi altüst etmek, içini dışına çevirmek ve bir halden başka bir hale döndürmek anlamlarına geldiğini tespit eder. İnsan kalbine "kalb" denilmesinin yegâne sebebinin, onun duygu, düşünce, inanç ve kararlar arasında sürekli bir değişim, dönüşüm ve dalgalanma halinde olması olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kalbin inanç ile inkar, cesaret ile korku arasında gidip gelen o hareketli doğasını inceler. Ayette, bir önceki kelime olan "rabetnâ" (sabitledik/bağladık) fiilinin doğrudan bu değişken merkeze (kalbe) yöneltilmesinin, insanın en zayıf ve en kırılgan noktasının ilahi bir iradeyle nasıl sarsılmaz bir inanç kalesine dönüştürüldüğünü gösterdiğini analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikoloji ve anlambilim evreninde "kalp" kavramının sadece kan pompalayan biyolojik bir organ değil; aklın, vicdanın, idrakin ve imanın merkezi olan ontolojik bir aygıt olduğunu tahlil eder. Kalbin, ilahi vahyi ve hakikati algılayan temel reseptör olduğunu belirterek, gençlerin kalplerinin tahkim edilmesinin, onların tüm düşünsel ve ruhsal merkezlerinin ilahi yörüngeye kilitlenmesi anlamına geldiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kalbin epistemolojik (bilgi teorisine dair) fonksiyonuna değinerek, İslam düşüncesinde kesin bilginin (yakîn) ve sarsılmaz inancın merkezinin kalp olduğunu aktarır. Gençlerin "ayaklanma" (kıyam) eyleminden önce kalplerinin zikredilmesi, fiziksel eylemin ancak içsel ve zihinsel bir kararlılıkla (kalbin tasdikiyle) meşru ve güçlü hale geleceğini gösterir.

        Kâmû (قاموا)

        İbn Fâris, "k-v-m" (kaf-vav-mim) kökünün temelinde ayağa kalkmak, dik durmak, sebat göstermek ve bir işe kararlılıkla yönelmek manalarının bulunduğunu belirtir. Oturmanın, sinmenin ve pasif kalmanın zıttı olan bu kök, eylemselliği ve irade beyanını temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" eyleminin sadece fiziksel olarak ayaklar üzerinde durmak değil; bir davayı savunmak, bir haksızlığa karşı çıkmak ve bir inancı açıkça tebliğ etmek amacıyla "harekete geçmek" olduğunu ifade eder. Gençlerin "kâmû" (ayağa kalktılar) fiiliyle nitelenmesi, onların içlerindeki imanı gizli tutmayıp, toplumun veya dönemin tiranının karşısında açık, net ve cesur bir teolojik başkaldırı sergilediklerini analiz eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin kullanımını sosyolojik ve teolojik bir ayaklanma (kıyam) olarak okur. Kelimenin eylemsel gücüne dikkat çekerek, bunun sıradan bir silkiniş olmadığını; köhnemiş, adaletsiz ve şirke dayalı sisteme karşı ahlaki bir itirazla "dik durma", statükoyu reddetme ve kendi inanç merkezli alternatif duruşlarını inşa etme iradesi olduğunu tahlil eder.

        Rabbunâ (ربنا)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra-be-be) kökünün bir şeye malik olmak, onu korumak, ihtiyaçlarını gidermek, ıslah etmek ve aşama aşama olgunluğa eriştirmek manalarını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, gençlerin ayağa kalktıklarında söyledikleri ilk sözün "Rabbimiz" olması üzerinden bir aidiyet analizi yapar. Sahte otoritelerin, imparatorların veya putların "rabb" (efendi/terbiye edici) sıfatıyla anıldığı bir düzende, gençlerin doğrudan evrenin yegâne sahibine bu isimle yönelmeleri, siyasi ve teolojik bir meydan okumadır. Tüm sahte efendilik iddialarını reddedip, kendilerini sadece hakiki yaratıcıya nispet ettiklerini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "Rab" kavramının Cahiliye ve çoktanrıcılık bağlamındaki kullanımını yıkan Kur'ani semantiğe dikkat çeker. Gençlerin "Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir" şeklindeki beyanları, Rab kavramını kabilevi, yerel veya bölgesel bir tanrı algısından çıkarıp, tüm evreni (kozmosu) kuşatan mutlak, tek ve evrensel bir otorite (Tevhid) boyutuna taşıdıklarının ontolojik bir ilanıdır.

        Ned'uve (ندعو)

        İbn Fâris, "d-a-v" (dal-ayın-vav) kökünün çağırmak, seslenmek, yardım istemek ve birini bir şeye davet etmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dua" kelimesinin ibadet, yalvarış ve sığınma anlamına geldiğini açıklar. Ayette "len ned'uve" (asla çağırmayacağız/yalvarmayacağız) şeklinde kesinlik bildiren bir gelecek zaman olumsuzuyla kullanılması, gençlerin inançlarındaki tavizsizliği ve sahte ilahlara yönelik her türlü yönelişi ebediyen zihinlerinden söküp attıklarını dilbilimsel olarak kanıtladığını analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, dua eyleminin kul ile yaratıcı arasındaki en temel ve dikey iletişim hattı olduğunu tahlil eder. Gençlerin bu hattı sahte tanrılara kapatıp ("ondan başkasına dua etmeyeceğiz") sadece mutlak gerçeğe açık tutmaları, onların evrendeki varoluşsal konumlarını (ubudiyet/kulluk) en saf haliyle inşa ettiklerinin bir göstergesidir.

        Dûnihî (دونه)

        İbn Fâris, "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün temelinde aşağıda olma, geride kalma, yakınlık ve "diğeri, başkası" manalarının yattığını tespit eder. Bir şeyin eksikliğini ve astlığını ifade etmek için kullanılan bir zarftır.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin Allah'a nispetle kullanıldığında (min dûnihî / O'ndan başka, O'nun astı), Allah dışındaki tüm varlıkların, putların ve güçlerin ontolojik olarak değersizliğini, zayıflığını ve alt statüde olduğunu vurguladığını belirtir. Gençler bu ifadeyle sadece diğer tanrıları reddetmekle kalmamış, aynı zamanda onların "dûn" (aşağılık/yetersiz) statüsünü de yüzlerine vurmuşlardır.

        İlâhen (إلها)

        İbn Fâris, "e-l-h" (hemze-lam-he) kökünün sığınmak, ibadet etmek, hayranlık duymak ve korku/ihtiyaç anında yönelmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirsiz (nekra) formda "ilâhen" olarak kullanılmasını tahlil eder. Bu gramatik tercih, sadece belirli bir putun değil; mahiyeti, ismi veya gücü ne olursa olsun, tapınılmaya layık görülen her türlü varlığın, otoritenin ve fikrin toptan ve istisnasız bir şekilde reddedilmesini (nefiy) ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisindeki antik izleri sürer. "İlah" kelimesinin Sami dil ailesindeki kadim "El" veya "Eloah" kökünden geldiğini, bu kavramın bölgedeki tüm monoteist ve politeist inançlarda ortak bir "tanrısallık" terminolojisi olduğunu kaydeder. Kur'an, bölgenin çok iyi bildiği bu kelimeyi kullanarak, ilahlık vasfının bölünemez, paylaşılamaz ve yaratılmış hiçbir nesneye atfedilemez olduğunu tevhidi bir netlikle ortaya koyar.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın "O'ndan başka ilah" reddiyesini, dönemin Geç Antik Çağ teolojik çatışmaları ekseninde okur. Bu ifade sadece Arap putperestliğini değil, aynı zamanda Hristiyanlıktaki teslis (üçleme) inancını ve İsa'ya atfedilen tanrısallık (ilahlık) iddialarını da doğrudan hedef alan, mutlak ve pürüzsüz bir monoteizm (tevhid) savunusudur.

        Şetatâ (شططا)

        İbn Fâris, "ş-t-tı" (şın-tı-tı) kökünün asıl manasının haktan uzaklaşmak, sınırı fazlasıyla aşmak, ölçüsüzlük ve aşırı sapma olduğunu açıklar. Nehrin veya vadinin en uzak kenarına "şâtı" denilmesinin, merkezden ve asıl mecradan çok uzağa düşmeyi ifade etmesinden kaynaklandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şetat" kavramının zulümde ve haksızlıkta aşırıya gitmek, akla ve hakikate tamamen zıt, absürt ve gerçek dışı sözler sarf etmek olduğunu söyler. Gençlerin, "Eğer O'ndan başkasına ilah dersek, kesinlikle şetat (saçma, ölçüsüz, haddi aşan bir yalan) söylemiş oluruz" şeklindeki çıkarımlarının, şirki sadece bir günah olarak değil, ontolojik bir mantıksızlık ve akıl tutulması olarak gördüklerini analiz eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin epistemolojik şiddetine dikkat çeker. "Şetat", sıradan bir hata veya yanılma payı değildir; hakikatin merkezinden o kadar uzağa savrulmaktır ki, söylenen sözün evrenin doğasıyla zerre kadar bağı kalmaz. Gençlerin bu kelimeyi seçmesi, ulaştıkları bilinç seviyesinin netliğini gösterir: Tevhid mutlak akıl ve gerçekliktir, şirk ise aklın sınırlarını yırtan, hezeyan dolu bir sapkınlıktır (şetat).

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlük anlamındaki "uzaklık ve haddi aşma" vurgusunun, kelami boyutta şirkin konumunu belirlediğini aktarır. Yaratıcı varken yaratılmış olana ilahlık atfetmek, gerçeğin merkezinden en uzağa düşmek ve telafisi imkansız bir "ölçüsüzlük" içine girmektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X