Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 11. Ayet

    فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fedarabnâ ‘alâ âżânihim fî-lkehfi sinîne ‘adedâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bunun üzerine biz de onları o mağarada yıllarca derin bir uykuya daldırdık."

      Bunun üzerine biz de onları o mağarada yıllarca derin bir uykuya daldırdık. Bu beyanda yer alan "ed-darb ale'l-âzân" (الضَّرْبُ عَلَى الْآذَانِ) "kulaklara vurmak" "silmek", yani işitme duyusunu gidermek demektir. Arapçada "ıdrıb alâ haysü kezâ" (اضْرِبْ عَلَى حَيْثُ كَذَا) "şunun olduğu yere vur", yani onu sil, gider anlamına gelir. İşitme duyusunun giderilmesi, iki şekilde olabilir. Birincisi, insanların, sayesinde hayat bulduğu ruhlarının yok edilmesi şeklinde olur. Bu durumda âyet-i kerîmede işitme duyusunun giderilmesi belirtilmiş ve kinâye yoluyla ölüm kastedilmiş olur. Ya da ölümle değil de, işitme duyusunun giderilmesiyle olur. Allah Teâlâ, bir başka beyanında "Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın" buyurduğuna göre bu ifade bize insanların, sayesinde hayat bulduğu ruhların yok edilmesini değil de işitme duyusunun giderilmesini kastettiğini gösterir. Bu beyan, "Geceleyin sizi öldüren O'dur" meâlindeki âyete benzer.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fedarabnâ (فضربنا)

        İbn Fâris, "d-r-b" (dad-ra-be) kökünün temelinde bir şeyi başka bir şeye vurmak, çarpmak ve etkilemek manalarının yattığını belirtir. Ancak bu kökün Arapçada son derece zengin mecazi kullanımları olduğunu; çadır kurmak, yola çıkmak, para basmak ve bir şeyin üzerini örtmek/kapatmak (daraba alâ) gibi eylemleri de karşıladığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "darabe" fiilinin "alâ" (üzerine) edatıyla birlikte kulak (üzün) kelimesine yöneltilmesinin (darabnâ alâ âzânihim) çok spesifik ve edebi bir metafor olduğunu açıklar. Kulakların üzerine vurmanın, "işitmeyi engellemek, dış dünyayla olan duyusal irtibatı kesmek ve kişiyi derin bir uykuya daldırmak" anlamına geldiğini belirtir. Bu eylemin fiziki bir şiddet değil, ilahi bir müdahaleyle duyuların mühürlenmesi olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin kullanımındaki ontolojik derinliği tahlil eder. Kur'an'ın "uyuttuk" (enamnâ) gibi sıradan bir fiil yerine "vurduk/mühürledik" (darabnâ) fiilini seçmesinin, olayın bir dinlenme halinden ziyade zamanın ve mekânın algısal olarak dondurulduğu sarsıcı bir mucize olduğuna işaret ettiğini savunur. Dış dünya ile bilincin arasına ilahi bir perde çekilmesi, etimolojik olarak bu güçlü "vurma/kapatma" fiiliyle resmedilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilindeki "darabe alâ üzünihî" (kulağına vurdu) deyiminin, kişinin hiçbir sesten etkilenmeyecek kadar ağır bir uykuya geçişini anlatan köklü bir ifade biçimi olduğunu aktarır. Fiilin sonundaki "nâ" (biz) zamirinin, bu derin uykunun biyolojik bir süreç değil, doğrudan ilahi otoritenin müdahalesiyle gerçekleştiğini tahkim ettiği belirtilir.

        Âzânihim (آذانهم)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "ü-z-n" (hemze-zel-nun) kökünün sadece fiziksel işitme organını (kulak) değil, aynı zamanda bilginin, iznin ve haberin insana ulaştığı temel kapıyı ifade ettiğini belirtir. "İzin" vermek ve "ezan" (bildirmek) kelimelerinin de aynı kökten türemesi, kulağın insanın dış dünyayı algılama ve ona onay verme merkezi olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın uyku halindeyken gözlerinin kapandığını ancak kulaklarının açık kaldığını, dolayısıyla uykuyu bölen temel unsurun ses olduğunu hatırlatır. Ayette doğrudan kulakların hedef alınmasının, gençlerin en ufak bir sesten dahi etkilenip uyanmalarını engelleyen o mutlak duyusal izolasyonu temsil ettiğini analiz eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücüne odaklanarak, göz veya beyin yerine işitme organının (âzân) zikredilmesinin anatomik ve psikolojik bir mucize olduğuna dikkat çeker. Dışarıdaki zalim dünyadan (şirkten) kaçan gençlerin sığındıkları o sessizlik alanında, zamanın geçişini hissettiren yegâne şey sestir. İlahi kudret, onların zaman algısını durdurmak için dışarıya açılan son ve en hassas kapıyı, yani kulaklarını mühürlemiştir.

        El-kehfi (الكهف)

        İbn Fâris, "k-h-f" (kef-he-fe) kökünün dağların içinde bulunan, geniş, derin ve içi boş olan doğal sığınakları ifade ettiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ayetin bağlamında mağaranın sıradan bir coğrafi mekân olmaktan çıkıp teolojik bir "zaman kapsülüne" dönüştüğünü analiz eder. Önceki ayetlerde mağara sadece sığınılacak fiziksel bir barınak iken, bu ayette duyuların kapatıldığı (kulaklara vurulduğu) ve yıllarca sürecek o mucizevi uyku halinin sahnelendiği yalıtılmış bir ontolojik rahim (kuluçka) işlevi görmektedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu ayette kazandığı yeni semantik boyuta değinir. Mağara (kehf), artık sadece bedenin saklandığı yer değil, zamanın biyolojik yıpratıcılığına karşı ilahi bir koruma kalkanıdır. Gençlerin dış dünyadaki yozlaşmış sistemden tam manasıyla soyutlanmaları, bu karanlık ama manevi olarak aydınlık olan taş kütlesinin içinde gerçekleşmiş, mağara adeta onları dış dünyanın kirinden koruyan ilahi bir sterilizasyon odası olmuştur.

        Sinîne (سنين)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "s-n-e" (sin-nun-he/vav) kökünün zaman döngüsünü, bir yılın tamamlanmasını anlattığını belirtir. Ancak "sene" kelimesinin Arapçada çoğunlukla kuraklık, kıtlık, zorluk ve uzun süren çetin dönemler için kullanıldığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sene" ile "âm" (yıl) arasındaki ince anlamsal farkı inceler. Her ikisi de yıl manasına gelse de "sene" kelimesinde ağırlık, dehşet veya olağanüstü bir uzunluk hissi vardır. Ayette çoğul olarak (sinîn) kullanılmasının, uykunun süresinin insan idrakini aşan, biyolojik yasaları askıya alan o sarsıcı uzunluğuna dikkat çektiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımına değinir. Hem İbranicede (şanim) hem de Süryanice ve Aramicede (şnayyâ) aynı kökten gelen bu kelimenin, geç antik çağın dini literatüründe "uzun çağlar, devirler" anlamında kullanıldığını tespit eder. Kur'an'ın bu kelimeyi seçerek, efsaneleşmiş ve uzun asırlara yayılmış bir tarihi kesiti muhataplarına onların bildiği ve ağırlığını hissettiği bir zaman ölçüsüyle sunduğunu ileri sürer.

        Adedâ (عددا)

        İbn Fâris, "a-d-d" (ayın-dal-dal) kökünün bir şeyi saymak, hesaplamak, miktarını ve sınırını belirlemek anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin kökünde belirsizliğin ortadan kaldırılarak kesin bir ölçüye oturtma eylemi vardır.

        Râgıb el-İsfahânî, "adedâ" (sayıca) kelimesinin "sinîne" (yıllar) kelimesiyle yan yana gelmesini teolojik bir çerçevede analiz eder. İnsanlar için o uzun yıllar belirsiz, uçsuz bucaksız ve efsanevi bir süre gibi görünse de, Allah katında o yılların tamamen belirlenmiş, sayılmış ve hikmetle planlanmış "matematiksel bir kesinliğe" sahip olduğunu ifade eder. Zaman, ilahi iradenin kontrolü dışında akıp gitmemiş, aksine tek tek sayılmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kullanımının olaydaki "efsanevi/mitolojik" algıyı yıktığını tahlil eder. Sayısı bilinen ve ilahi olarak sınırlandırılmış olan bir şey, mitolojinin kontrolsüzlüğüne değil, Allah'ın mutlak ilmine ve sünnetullah'a (ilahi yasalara) tabidir. "Adedâ" kelimesi, mucizenin kör bir tesadüf veya sonsuz bir uyku olmadığını, başlangıcı ve bitişi Yaratıcı tarafından santimi santimine planlanmış, belirli bir hedefe (diriliş provasına) yönelik kurgulanmış bir süre olduğunu linguistik olarak ispatlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X