Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 8. Ayet

    وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-innâ lecâ’ilûne mâ ‘aleyhâ sa’îden curuzâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız."

      Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız. Yani biz onları yeryüzünden bitkilerin ve gıda maddelerinin giderilmesi suretiyle de deneyip imtihan edeceğiz. Bu beyanın yorumu şudur: yüce Allah, onları rahatlık ve genişlikle imtihan edeceği gibi, darlık ve sıkıntıyla da deneyecektir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz"; "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!"; "Bu sonuncuları, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik". "Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık. Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız" meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan biz onları genişlik, rahatlık, darlık ve sıkıntıyla deneyeceğiz anlamına gelir.

      İbn Kuteybe "bâhi'un nefseke" (بَاخِعٌ نَفْسَكَ) cümlesini "kendini helâk edeceksin" diye açıklamıştır. Ebû Avsece ise kelimenin fiili olan "beha'a nefsehû" (بَخَعَ نَفْسَهُ) tabirini "(üzüntüden, sıkıntıdan) canını çıkardı" şeklinde anlamıştır. Her iki âlim de "esef" kelimesinin "hüzün" anlamına geldiğini söylemiştir. Bir başkası, "esef" aynı zamanda "gazaptır" demiştir: Delili şu beyandır: "Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik". Bu âyetteki "âsefûnâ" (آسَفُونَا) "ağdabûnâ" (أَغْضَبُونَا) "bizi öfkelendirdiler" demektir. İbn Kuteybe der ki: Âyette yer alan "es-sa'îd" (الصَّعِيدُ) kelimesi düzengebelsiz toprak demektir. Bu kelimenin toprağın yüzey tabakası anlamında olduğu söylenmiştir. Kelimedeki bu anlamdan dolayı toprağa "es-saîd" adı verilmiştir. Çünkü toprak, yeryüzünün yüzüdür. "el-cüruz" (الْجُرُزُ) ise üzerinde hiçbir şey bitmeyen toprak demektir. Arapçada "ardun cüruz" (أَرْضٌ جُرُزٌ) ve "arâdûn ecrâz" (أَرْضُونَ أَجْرَازٌ) denilir. Ebû Avsece de az önceki mânaya katılarak "el-cüruz" (الْجُرُزُ) üzerinde hiçbir şey bitmeyen [topraktır] "es-sa'îd" (الصَّعِيدُ) de topraktır demiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câilûne (جاعلون)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "c-a-l" (cim-ayın-lam) kökünün temelinde bir şeyi yoktan yaratmak değil, var olan bir nesneyi veya durumu bir halden başka bir hale sokmak, dönüştürmek ve kurgulamak manalarının yattığını belirtir. Kelimenin bu bağlamda yeryüzünün mevcudiyetini değil, onun şekilsel ve ontolojik statüsünün değiştirilmesini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "tasyîr" (bir durumdan diğerine çevirme/dönüştürme) anlamına odaklanır. İsm-i fâil (özne) çoğul kalıbında (câilûn) kullanılmasını tahlil ederek, bu kalıbın Allah'ın yeryüzündeki süsü ve cazibeyi yok edip onu tekrar asli ve ilkel formuna döndürme eylemindeki mutlak kararlılığını gösterdiğini, bu sonun evrensel ve kaçınılmaz bir ilahi yasa olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ism-i fail formundaki bu kelimenin, ilahi iradenin yeryüzünün mevcut formunu sonlandırmadaki kudretini ve eylemin şeksiz şüphesiz gerçekleşeceğini gösteren bir kesinlik bildirdiğini analiz eder. "Dönüştürücüler/yapanlar" (câilûne) şeklindeki kullanımın, varoluşun ontolojik kaderinin, dünyayı dilediği gibi kurup dilediği an bozabilecek olan bu mutlak gücün tasarrufunda olduğuna işaret ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin sonundaki "vav-nun" (çoğul) ekinin, failin azametini ve eylemdeki eşsiz otoriteyi vurgulayan bir ululama (kibriya) siygası olduğunu aktarır. Yeryüzünün fani yapısını ve sonlu doğasını ilân eden bu kelimenin, kıyamet veya ölüm sürecindeki "dönüştürme" iradesini dilbilimsel olarak perçinlediği vurgulanır.

        Saîden (صعيدا)

        İbn Fâris, "s-a-d" (sad-ayın-dal) kökünün asıl manasının yukarı çıkmak, yükselmek ve bir yere tırmanmak olduğunu belirtir. Yeryüzünün en üst tabakasına, göze ilk görünen, üzerine basılan ve yüzeyde kalan tozlu toprağına "saîd" denilmesinin, onun bu "üstte olma" ve "kabuk" özelliğinden kaynaklandığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "saîd" kelimesinin sıradan bir toprak değil; üzerinde hiçbir bitki, bina, süs veya engebenin bulunmadığı, saf, dümdüz ve çıplak yeryüzü olduğunu ifade eder. İnsanı cezbeden dünyanın tüm o donanımından arındırılarak en ilkel, en sade ve ürkütücü zemin formuna döneceğinin semantik bir ilanı olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlığın felsefi serüveninde yeryüzünün şatafatlı formundan "saîd" (toz/toprak) haline geçişini trajik bir ontolojik rücu (asla dönüş) olarak tahlil eder. Kelimenin, insanın uğruna ömrünü ve ahlakını tükettiği tüm o maddi medeniyetin, ihtişamın ve estetiğin nihayetinde sadece ayaklar altında ezilen ve rüzgârla savrulan dümdüz bir toza (saîd) dönüşeceğini anlatan sarsıcı bir kavram olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslami literatürde "teyemmüm" bağlamında da (temiz toprak/yüzey) sıkça tartışıldığını hatırlatarak, "saîd" kelimesinin her türlü yaşam formundan, ziraatten ve mimariden soyutlanmış, üzerinde hiçbir şeyin barınamadığı çıplak ve pürüzsüz toprak yüzeyi manasını taşıdığını aktarır.

        Cüruzâ (جرزا)

        İbn Fâris, "c-r-z" (cim-ra-ze) kökünün temelinde bir şeyi kökünden kesmek, koparıp atmak ve tamamen yok etmek manalarının yattığını tespit eder. Bitkisi, yeşilliği ve bereketi bütünüyle kesilmiş, içindeki hayat potansiyeli kökünden kazınmış çorak toprağa bu kökten hareketle "cüruz" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "cüruz" kelimesinin, yağmursuzluktan veya ilahi bir felaketten dolayı canlılık emarelerini tamamen yitirmiş, adeta "ölü ve kısır bir araziyi" tasvir ettiğini söyler. Saîd (toprak) kelimesinin sıfatı olarak kullanılmasının (saîden cüruzâ), yeryüzünün kıyamet sürecinde sadece engebesiz ve dümdüz olmakla kalmayıp, aynı zamanda mutlak bir kısırlığa, yeşermezliğe ve ölüme mahkûm edileceğini dilbilimsel olarak kanıtladığını analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "cüruz" kelimesinin hayat fışkıran ve insanı büyüleyen o estetik dünya imajının (zînet) eskatolojik (ahiret ve sonla ilgili) karşıtı ve zıttı olduğunu tahlil eder. Kur'an'ın bu kelimeyle insanın zihnindeki ebedi dünya illüzyonunu parçaladığını; cazibe dolu o gezegenin nihayetinde "kökü kazınmış", bitkiden, sudan ve medeniyetten yoksun mutlak bir ölüm alanına (cüruz) dönüşeceği gerçeğini çarpıcı bir etimolojik zıtlık üzerine inşa ettiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dillerindeki kök yapısına ve fonetik akrabalığına değinerek, İbranice ve Aramicedeki "kesmek, biçmek, baltalamak, yok etmek" (g-r-z) köküyle olan arkaik bağına işaret eder. Ortak monoteist metinlerde ilahi gazabın veya dünyanın ontolojik sonunun tasvirinde toprağın bu "kesik, kısır, bereketsiz" haliyle betimlenmesinin bölgesel ve kadim bir teolojik motif olduğunu ileri sürer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X