Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 5. Ayet

    مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ lehum bihi min ‘ilmin velâ li-âbâ-ihim(c) keburat kelimeten taḣrucu min efvâhihim(c) in yekûlûne illâ keżibâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      4-5. "(Bir de) 'Allah evlat edindi' diyenleri uyarmak için... Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar çirkin! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar."

      (Bir de) "Allah evlat edindi" diyenleri uyarmak için... Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Bu beyan iki mânaya muhtemeldir. İlki, onlar Allah Teâlânın evlat edinmediğini biliyorlar, fakat bildikleri halde yalan ve iftira atarak böyle söylüyorlar. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Siz bana Allah'ı inkâr etmem, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O'na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz". Yani ortak olmadığını bildiğim nesneyi kendisine ortak koşmam için bana çağrıda bulunuyorsunuz; yine şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Onlara şöyle de: 'Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?'". Yani Allah Teâlâya onların dedikleri gibi olmadığını bildiği şeyi bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?

      Bu konuda ne onların ne de atalarının bilgisi var meâlindeki beyanın muhtemel olan diğer bir mânası şudur: Onlar Allah Teâlânın ortağı ve evladı olduğunu bilerek değil, atalarını taklit ederek cahilliklerinden dolayı söylüyorlar. Çünkü onlar Cenâb-ı Hakk'ın ortağı ve evladı olmadığı gerçeğini bilen Ehl-i Kitap olmadıkları gibi peygamberlere inanan kimseler de değillerdir. [Bu gibi durumlarda] bilgi kaynağı şu ikisidir. Kitap ve peygamberler. Onlar söylediklerini bilgiye dayanarak değil cehaletlerinden söylüyorlar. Onların babaları da böyledir. Durum bu olduğuna göre âyet, bilmeden bir şey söyleyen kimsenin bu hareketinden sorumlu tutulacağını göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah evlat edindi diyenleri uyarmak için" ifadesini kullanmaktadır.

      Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar çirkin! Yani Allah Teâlayı hakkıyla tanıyan kimse (Hz. Peygamber) hakkında söyledikleri bu sözün (vebali) ne kadar büyük ve ne kadar ağır! Allah hakkında söyledikleri sözün ağırlığından "neredeyse gökler çatlayacak" meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere gökler ve yer neredeyse çatlayacak! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar. "İn yekûlûne illâ keziben" (إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا) cümlesinin başındaki "in" (إِنْ) edatı, olumsuzluk mânasına gelen ma anlamındadır.

      Arap dili âlimleri âyetteki "kelime" (كَلِمَةً) sözcüğünün neden "kelimeten" (كَلِمَةً) şeklinde mansup okunduğu konusu üzerinde durmuşlardır. Bazıları mastar olarak (mef'ul-i mutlak) mansup olmuştur demişlerdir. Buna göre mâna şöyle olur: "Onların söyledikleri söz (vebali) büyük olmuştur. İfade "ve keleme'llahu Mûsâ teklimen" (وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا) ayetine benzer. Kutrub der ki: "Kelimeten" sözcüğü "bi'se raculen ve nime raculen" (بِئْسَ رَجُلًا وَنِعْمَ رَجُلًا) ifadelerinde "raculen" kelimesinin fiilin gizli olan failine işaret ettiği gibi faile işaret etmek üzere temyiz olarak mansuptur. Bu da Arap dilinde caizdir. Netice olarak kelimenin mansup olması bu tarz bir şeydir." Halîl de şöyle demiştir: "Kelimeten" sözcüğünün mansup olması, marife ve gizli olan bir ismin sıfatı olması dolayısıyladır. Çünkü yüce Allah, "Allah evlat edindi" diyenleri uyarmak için" ifadesini kullanmaktadır. Bu söz, Allah Teâlâya atılmış bir iftiradır. Ayetin tevili şöyledir: Atılan bu iftira (vebali) büyük bir sözdür. Bazıları ise "Söyledikleri bu söz, bir söz olarak ne kadar çirkin!" demişlerdir. Biz de böyle söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      "Ağızlarından çıkan", yani "söyledikleri bu söz" ya da "söylemekte oldukları bu söz, ne kadar çirkindir!"

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İlmin (علم)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "a-l-m" (ayın-lam-mim) kökünün temelinde, bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmeye yarayan "iz, işaret, alamet" (alâmet) manasının yattığını belirtir. Bilginin (ilmin), cehaletin karanlığından çıkarak bir şeyin gerçek mahiyetini açık, net ve ayırt edilebilir hale getirmesinden dolayı bu kökten türediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir şeyin hakikatini, özünü ve mahiyetini idrak etmek olduğunu söyler. Bu ayetteki bağlamında ilmin nefyedilmesinin (olumsuzlanmasının), Allah'a çocuk isnat edenlerin bu iddialarını destekleyecek hiçbir akli, mantıksal veya vahiy kaynaklı kesin bilgiye dayanmadıklarını, tamamen asılsız bir zanna (kuru bir tahmine) yaslandıklarını ortaya koyduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye Arapçasında "ilm" kelimesinin daha çok dünyevi, pratik ve tecrübeye dayalı yüzeysel bir bilgiyi ifade ettiğini, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alarak ona ontolojik ve teolojik bir kesinlik yüklediğini tahlil eder. Kur'an'ın epistemolojisinde ilmin, ilahi hakikatin şeksiz şüphesiz kavranması olduğunu; dolayısıyla müşriklerin tezlerinin "ilm"den yoksun olmasının, evrensel hakikat sistematiğinde hiçbir yerinin bulunmadığı anlamına geldiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette ilmin reddedilmesini, muhatapların inanç sistemlerinin mitolojik ve kurgusal temellerine yönelik epistemolojik bir eleştiri olarak okur. Bu ifadenin, söz konusu asılsız iddiaların herhangi bir analitik düşünce sürecinden veya ilahi bir belgeden değil, tamamen dogmatik bir cehaletten beslendiğini gösterdiğini tahlil eder.

        Âbâihim (آبائهم)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "eb" (hemze-be-vav) kökünün, beslemek, büyütmek, terbiye etmek ve bir şeyin varoluşuna vesile olmak manalarına geldiğini açıklar. Babanın (eb), çocuğun gıdasını temin etmesi ve onu koruyup gözetmesinden ötürü bu ismi aldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "eb" kelimesinin sadece biyolojik babayı değil, dedeleri, ataları ve kişinin kendisine uyduğu, otorite kabul ettiği her türlü geçmiş nesli de kapsayan geniş bir semantik alana sahip olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımının, bilgi ve akıl (ilm) yerine, ataların körü körüne taklit edilmesini (taklid) ve geçmişin otoritesinin mutlaklaştırılmasını hedef alan köklü bir zihniyet eleştirisi olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın en büyük kavramsal mücadelelerinden birinin "din-i âbâ" (ataların dini) algısına karşı verildiğini tahlil eder. Cahiliye toplumunda ahlaki ve hukuki doğruluğun tek ölçütünün "ataların uygulamaları" (sünnet) olduğunu, Kur'an'ın ise ayette bu geleneksel otoriteyi "bilgisizlikle" (ilmsizlik) eşleştirerek yıktığını ve yerine vahiy merkezli rasyonel bir hakikat anlayışı inşa ettiğini analiz eder.

        Kebüret (كبرت)

        İbn Fâris, "k-b-r" (kef-be-ra) kökünün hacim, makam, yaş veya önem bakımından büyüklük, yücelik ve azamet ifade ettiğini tespit eder. Bu kelimenin, hem fiziksel cüsseyi hem de soyut anlamda bir eylemin, günahın veya sözün ağırlığını ve ciddiyetini anlatmak için kullanıldığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kibr" ve "kibar" kelimelerinin cüsseden ziyade kavramsal ve manevi bir büyüklüğü, taşınması imkansız bir ağırlığı ifade edebildiğini söyler. Ayette fiilin dişil (müennes) formda "kebüret" olarak gelmesinin, ağızlardan çıkan o "kelime"nin ontolojik bir felaket barındıran, yerlerin ve göklerin tahammül edemeyeceği kadar devasa, korkunç ve haddi aşan bir küfür (şirk) sözü olduğunu vurguladığını analiz eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin kelime bağlamındaki "büyüklüğünü", sıradan bir hatanın veya yalanın ötesine geçerek doğrudan uluhiyet (Tanrılık) makamının mutlak tenzih ilkesine (Tevhid) yapılmış devasa bir teolojik suikast olması üzerinden analiz eder. Sözün "kebüret" (büyük/ağır oldu) fiiliyle nitelenmesi, eylemin kozmik düzeydeki yıkıcılığını dilsel bir abartı olmaksızın en gerçekçi boyutuyla resmeder.

        Kelimeten (كلمة)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-l-m" (kef-lam-mim) kökünün asıl manasının "yaralamak, bedende iz bırakan bere açmak" (kelm) olduğunu çarpıcı bir etimolojik köken olarak sunar. İnsanın duyduğu sözlerin, tıpkı fiziksel bir kılıç veya ok yarası gibi, kalpte, zihinde ve ruhta derin izler, tesirler ve mecazi yaralar açmasından dolayı dilden dökülen ifadelere "kelime" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kelime" kavramının sadece tekil bir sözcüğü değil, bazen bütüncül bir iddiayı, bir inanç cümlesini veya bir hükmü kapsadığını belirtir. Bu bağlamda "kelime", müşriklerin veya ehl-i kitabın "Allah çocuk edindi" şeklindeki o çirkin önermelerinin tamamını temsil eden kapsayıcı bir ifadedir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojik kökündeki "yaralama" eyleminin bu ayette muazzam bir felsefi derinlik kazandığını savunur. Ağızlardan çıkan bu sözün (Allah'a çocuk isnadının), varlık hiyerarşisinde hakikati, tevhidi ve ilahi azameti ontolojik olarak "yaralayan", parçalayan ve sarsan bir cinayet aleti işlevi gördüğünü, bu yüzden "kelime" sözcüğünün kök manasıyla bağlamın kusursuz bir uyum içinde olduğunu tahlil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki özgün kökenini teyit etmekle birlikte, teolojik bir terim olarak "kelime"nin (özellikle Tanrı'nın sözü veya kelamı bağlamında) bölgedeki Aramice "kalmata" formunun İslami literatüre kattığı anlamsal zenginliğe de dikkat çeker. Ancak bu ayette kelimenin dogmatik bir "iddia" manasında, son derece dünyevi ve iftira boyutunda kullanıldığını belirtir.

        Tahrucü (تخرج)

        İbn Fâris, "h-r-c" (hı-ra-cim) kökünün temelinde bir şeyin bulunduğu yerden ayrılması, örtülü veya gizli olduğu bir mekândan dışarıya çıkması ve görünür hale gelmesi manasının bulunduğunu kaydeder. İçe girmenin (duhul) tam zıttı olan bu fiziksel eylemin, her türlü soyut çıkış ve tezahür için de kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "huruc" eyleminin, zihinde, kalpte veya gizlide olanın açığa vurulması anlamına geldiğini söyler. Fiilin şimdiki/geniş zaman (muzari) formunda "tahrucü" olarak kullanılmasının, bu çirkin sözün ağızlardan fütursuzca, bir anlık gafletle değil, sistematik ve sürekli bir şekilde döküldüğünü gösterdiğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin fiil yapısındaki bu "çıkış" vurgusunun, söylenen sözün köksüzlüğünü anlattığını belirtir. Çıkan bu sözün akli bir derinlikten, kalbi bir imandan veya ilahi bir vahiyle desteklenen bir temelin "içinden" değil, sadece anatomik bir boşluktan dışarı fırlayan bir sesten ibaret olduğu vurgulanır.

        Efvâhihim (أفواههم)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "fûh/fem" (fe-vav-he) kökünün, fiziksel olarak ağız, yarık, açılan delik ve giriş-çıkış noktası anlamlarına geldiğini belirtir. Konuşmanın, yemenin ve içmenin merkezi olan bu organın, eylemin bizzat fizyolojik tarafını vurgulamak için kullanıldığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, sözün kaynağı olarak zihnin, aklın veya kalbin değil de doğrudan "ağızların" (efvâh) işaret edilmesinin Kur'an'ın mucizevi bir aşağılama ve teşhis sanatı olduğunu tahlil eder. İfade, bu korkunç iddianın (çocuk isnadının) insanın iç dünyasında, tefekkür merkezlerinde hiçbir ahlaki ve mantıksal karşılığının bulunmadığını, meselenin sadece dudak tiryakiliği kabilinden, sırf ağızda gevelenen boş bir gürültüden ibaret olduğunu kanıtlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ifadenin doğrudan fiziksel bir organa (ağıza) nispet edilmesinin, müşriklerin ve sapkın inanç sahiplerinin ortaya attıkları asılsız dogmaların ciddiyetsizliğini resmettiğini belirtir. Sözün kalpten çıkmaması, onun inanç ve bilgi (ilm) değeri taşımadığının, sadece dil ile yapılan biyolojik bir artikülasyon (ses çıkarma) olduğunun göstergesidir.

        Kezibâ (كذبا)

        İbn Fâris, "k-z-b" (kef-zel-be) kökünün "doğruluğun ve gerçeğin zıttı" (sıdkın hilafı) olduğunu kesin bir dille belirtir. Bir haberin, sözün veya iddianın dış dünyadaki gerçeklikle uyuşmaması, var olanı olduğundan farklı gösterme veya olmayan bir şeyi var gibi sunma eylemlerinin tümünü kapsadığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, yalanın (kezib) Arapçada kişinin kasıtlı veya kasıtsız olarak hakikate aykırı beyanda bulunması anlamına gelse de, bu bağlamda kasıtlı, iftira boyutunda (iftira/bühtan) ve bilerek uydurulmuş mutlak bir çarpıtma anlamına geldiğini detaylandırır. Edatlarla yapılan vurgunun (in yekûlûne illâ kezibâ / onlar sadece yalan söylerler), onların kurdukları teolojinin temelinde zerre kadar hakikat kırıntısı bulunmayan, saf ve katıksız bir yalandan ibaret olduğunu dilbilimsel olarak mühürlediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "kezib" kelimesini "hak" (mutlak gerçeklik/gerçek) kelimesinin ontolojik zıttı olarak tahlil eder. Allah'a çocuk isnat etmenin sıradan bir ahlaki yalan (insanların birbirini kandırması) olmadığını; evrenin yaradılış yasalarını, tevhidi ve ilahi doğayı tahrif etmeye kalkışan, varoluşsal boyutları olan devasa bir "ontolojik yalan" olduğunu vurgular. Bu bağlamda kezib, ahlaki bir zaaftan ziyade felsefi ve teolojik bir körlüktür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X