وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
86. “Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabb'inden bir rahmet olarak geldi. Öyleyse asla inkarcılara destek verme!”
87. "Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb'ine çağır ve sakın müşriklerden olma!”
88. “Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.”
Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabb’inden bir rahmet olarak geldi. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Sen ummazdın. Sen itaatkar olsan da. Yani boyun eğen olsan da. Bu kitabın sana vahyolunacağını. Sana indirileceğini ve peygamber olacağını. Yani sen bunu ummazdın, fakat Allah lütfü ve rahmetiyle seni resul ve nebi yaptı.
İkinci yorum şudur: Sen risaletin sana gelmesi şöyle dursun bunun kavminde ve kabilende olmasını da ummazdın. Çünkü onlar îsrâiloğulları’ndan ve Ehl-i Kitaptan değillerdi. Risâlet ise daha önce sadece İsrâiloğulları’na hastı. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfuyla risâleti Araplar’a ve sana tahsis etti. En doğrusunu Allah bilir.
Öyleyse asla inkarcılara destek verme! Bu beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri bunun yasaklamak mânasında olmasıdır. Yani destek olma! Allah’ın koruması mânasındaki ismet sıfatından dolayı böyle bir destek verme söz konusu olmasa da. Çünkü ismet, emir ve nehyi engellememektedir. Bilakis ismet sıfatının yararı emir ve nehiy sırasında ortaya çıkmaktadır.
İkincisi, İlâhî beyanın ismet konusunda ona güven ve onlara destek olmak noktasında ümitsizlik mânasına gelmiş olmasıdır. Sanki o, herhangi bir vakitte ötekilere destek olabileceğinden korkmuş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona bu hususta güven vermiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Korkma! Sen onlara destek olmazsın. Bu, şu İlâhî beyanlarda bildirilen husustur: “Onlardan dolayı üzülme”, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Burada onların imanı terketmeleri nedeniyle üzülmemesi bildirilmektedir. Önceki durum da böyledir.
Üçüncüsü, hitap her ne kadar zahirde ona yönelik olsa da bundan maksat başkasıdır. Başka âyetlerde belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak resulüne hitap etmiş, fakat bundan başka bir mânayı kastetmiştir. Aynı şekilde Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb’ine çağır ve sakın müşriklerden olma! mealindeki âyet de böyledir. Bu âyette de öncekinde belirtmiş olduğumuz farklı yorumlar geçerlidir.
Aynı şekilde bu durum , Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! Ondan başka tanrı yoktur meâlindeki İlâhî beyanda da mevcuttur.
O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Her şey. Allah’ın dışında yararı ve şefaati umulan her şey geçersizdir. Ancak Allah’ın rızası gözetilen ve bunun için yapılan eylemler böyle değildir. Bazıları şöyle demiştir: Her şey yok olacaktır ve zeval bulacaktır. O nun kendinden başka. Zira O diridir, ölmez; ebedîdir, yok olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Yönelinen ve yapılan her iş gerçekleştirilen her amel yok olacaktır. Ancak Allah’ın yönelmeyi ve yapmayı emrettiği her iş ve fiil yok olmayacaktır. Bu, ilk yoruma yakındır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Ve lâ ted'u (وَلَا تَدْعُ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "d-a-v" kökünün "birini bir şeye veya bir yere seslenerek, nida ederek çağırmak, yardım istemek ve medet ummak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "davet/dua" eylemini, bir varlığı tapınma veya mutlak sığınma amacıyla çağırmak olarak tanımlar. "Lâ" olumsuzluk edatıyla gelen bu fiil (ve lâ ted'u / ve sakın çağırma, dua etme); kalbin veya dilin yönelişini, Allah'tan başka herhangi bir varlığa doğru kaydırmanın mutlak ve ebedi olarak yasaklanmasıdır.
Meallâhi (مَعَ اللَّهِ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "mea" (ile, beraber, yanında) zarfının birliktelik ve ortaklık bildirdiğini kaydeder. İbadet veya dua eyleminde bu kelimenin Allah lafzıyla yan yana (Allah ile beraber) kullanılması, Kur'an lügatinde en büyük ontolojik suç olan "şirk" (ortak koşma) mefhumunun tam karşılığıdır.
İlâhen (إِلَٰهًا)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "kulluk etmek, korkudan veya sevgiden dolayı birine sığınmak ve ibadet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İlâh, kendisine mutlak manada boyun eğilen ve tapınılan varlıktır.
Gabriel Said Reynolds, "ilâh" kelimesinin buradaki teolojik bağlamını Geç Antik Çağ'ın çok tanrılı (politeist) inançları üzerinden inceler. Müşrikler, Allah'ı tamamen inkar etmiyor; O'nun "yanında/beraberinde" (mea) yağmuru, ticareti veya şefaati kontrol ettiğine inandıkları daha alt düzey "ilahlara" da sesleniyorlardı (dua ediyorlardı). Ayet, bu alt veya yan ilahlık statülerinin tamamını ezip geçer.
Âhara (آخَرَ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "bir şeyin diğeri, ötekisi, başkası ve farklı olanı" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âhar" kelimesinin asıl olandan (merkezden) farklı olan her türlü alternatifi ifade ettiğini söyler. "Başka bir ilah" (ilâhen âhara) tamlaması, tapınılacak veya sığınılacak hiçbir alternatif varlık kategorisinin, hiçbir farklı makamın (buna peygamberler veya melekler de dahil) Allah'ın yanına oturtulamayacağını kesin bir dille hükme bağlar.
Lâ İlâhe İllâ Hüve (لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ)
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında bu devasa tevhidi formülü analiz eder. Sistemin başındaki "Lâ" (Hayır/Yoktur) edatı, yeryüzündeki bütün sahte tanrıları, putları, ideolojileri ve güç odaklarını yıkan mutlak ve tahripkar bir reddiyedir. Bu yıkımın hemen ardından gelen "illâ" (ancak/hariç) istisna edatı ise; tüm varoluşu tek bir merkeze, yegane ve mutlak olana (Hüve/O'na) tahsis ederek tevhidi inancı sarsılmaz bir şekilde yeniden inşa eder.
Dücane Cündioğlu, formülün "Allah" lafzıyla değil de "Hüve" (O) zamiriyle bitmesindeki felsefi ve mistik ağırlığa dikkat çeker. "O'ndan başka ilah yoktur" derken kullanılan bu 3. tekil şahıs zamiri (Hüve); ilahi zatın insan aklı, lügati ve tasavvuru tarafından bütünüyle kuşatılamayacak, tanımlanamayacak ve çerçevelenemeyecek o mutlak aşkınlığını (müteal oluşunu) vurgular. İnsan O'nun sadece birliğini tasdik eder, ancak zatını asla tam olarak idrak edemez; O, daima "Hüve"dir.
Küllü (كُلُّ)
İbn Fâris, "k-l-l" kökünün "bir şeyin bütünü, tamamı, istisnasız her bir parçası ve kuşatıcılık" manalarına geldiğini belirtir. Cüz'ün (parçanın) zıddıdır.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün "bir şeyin var olması ve kastedilmesi" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin ontolojik olarak yeryüzünde ve evrende var olan, zihnen idrak edilebilen, hacmi olan veya olmayan her türlü nesne, canlı veya kavramı kapsadığını ifade eder. "Küllü şey'in" (Her şey) tamlaması, yaratılmış olan varlık aleminin istisnasız tamamını (tüm kozmosu) kapsayan devasa bir kümedir.
Hâlikün (هَالِكٌ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "h-l-k" kökünün "bir şeyin kırılması, parçalanması, bozulması, işlevini yitirmesi ve yok olması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "helâk" kavramını; bir varlığın fıtri dengesinden çıkıp çökmesi, ontolojik olarak varlık sahnesinden düşmesi ve yitip gitmesi olarak açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ism-i fail (eylemi yapan/hal bildiren) kalıbında "hâlik" (yok olan/helak olan) şeklinde kullanılmasının felsefi derinliğini analiz eder. Ayet "Her şey gelecekte yok olacaktır" demez; "Her şey şu an zaten helak olucudur/helak halindedir" der. Yani yaratılmış olan her varlık (Karun'un serveti, Firavun'un gücü, dağlar, galaksiler), ebedi olan Allah'a nispetle doğası gereği fani, kendi içinde sürekli bir çürüme, bitiş ve "yok oluş" (hâlik) potansiyeli taşıyan eksik varlıklardır. Onların varlığı, kendi özlerinden değil, sadece Allah'ın anlık yaratmasındandır.
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde istisna edatı olan bu kelimenin, "küllü şey'in hâlik" (her şey yok olucudur) şeklindeki o devasa ve ürpertici kozmik yıkım/yokluk tablosunu aniden keserek; mutlak faniliğin karşısına, o fanilikten asla etkilenmeyen tek ve mutlak Bâkî'yi (Kalıcı'yı) çıkardığını kaydeder.
Vechahû (وَجْهَهُ)
İbn Fâris, "v-c-h" kökünün temel manasının "bir şeyin ön tarafı, yüzü, zatı, özü ve yönü" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vech" (yüz) kelimesinin insan için kullanıldığında fiziksel sima olduğunu; ancak Allah'a nispet edildiğinde (vechahû / O'nun yüzü) bunun kesinlikle fiziksel bir organ değil; O'nun mutlak zatı, bizzat kendisi, varlığının ta kendisi ve O'nun rızası manasına gelen bir mecaz olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "O'nun yüzü hariç her şey yok olucudur" ifadesindeki "yüz" (vech) metaforunun edebi (tasvîr-i fennî) ve psikolojik sarsıcılığını analiz eder. İnsanlar arası iletişimde "yüz", varlığın, kimliğin ve dikkatin en canlı, en odak noktasıdır. Kur'an, evrendeki tüm o devasa yaratılmışların çökeceğini, toz olacağını ve öleceğini (hâlik) söylerken; o yıkıntıların ve küllerin üzerinde ebediyen diri kalan, her şeye şahit olan ve mutlak şuuru temsil eden o "İlahi Zat'ı", lügatteki en canlı tasvirle (Vech / Yüz ile) resmeder. Yokluğun ortasında sadece O'nun Zat'ı (Yüzü) kalacaktır.
Lehül Hukmü (لَهُ الْحُكْمُ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte "men etmek, engellemek ve bir şeye gem vurmak" anlamına geldiğini belirtir. Zulmü ve kaosu engelleyip adaleti, sistemi ve dengeyi tesis ettiği için "hüküm" (karar/yargı/yasa) kelimesi bu kökten türemiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "lâm" harf-i cerinin öne alınmasıyla (lehü / O'nundur) kurulan "Hüküm yalnızca O'nundur" ifadesinin teolojik ve ontolojik ağırlığını inceler. Evrenin son bulmasına (helakine) ve kimin ebedi kalacağına karar veren merci (hüküm makamı), ne tabiat kanunlarıdır ne de yeryüzündeki güçlerdir. Yasama, yargılama ve kozmik kaderi belirleme yetkisi (el-hukm), mutlak ve tekelci bir şekilde sadece ve yalnızca O'na aittir. Karun kıssasındaki "güç zehirlenmesi" bu mutlak Hüküm ilanıyla son bulur.
Ve İleyhi (وَإِلَيْهِ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilâ" edatının yönelme bildirdiğini, başa geçirilerek (taktim edilerek) yine bir "tahsis ve hasr" (sadece ve yalnızca O'na) manası ürettiğini belirtir. İnsanın ve evrenin kaçabileceği, sığınabileceği veya varacağı başka hiçbir alternatif durak kalmamıştır.
Türceûn (تُرْجَعُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "r-c-a" kökünün "bir şeyin aslına, başladığı yere veya ilk noktasına geri dönmesi, rücu etmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rücû" eylemini, dağılan ve yeryüzüne saçılan parçaların nihayetinde tekrar ana merkeze doğru çekilmesi ve toplanması olarak açıklar.
Angelika Neuwirth, surenin bu son kelimesinin (türceûn / döndürüleceksiniz) kıssanın ve surenin genel mimarisi içindeki eskatolojik kapanışını analiz eder. Fiilin edilgen (meçhul), çoğul ve şimdiki/geniş zaman formunda kullanılması; bu dönüşün (rücûnun) insanın şahsi tercihine, arzusuna veya yeryüzündeki kudretine (Karun'un veya Firavun'un gücüne) bağlı olmadığını; bunun, evrenin ve ilahi yasanın kaçınılmaz, zorunlu ve karşı konulamaz ontolojik bir "çekim kuvveti" olduğunu gösterir. Surenin başından beri anlatılan tüm o tarihi çatışmalar, saraylar, hazineler ve kibrin sonunda; bütün varlıklar sarsılmaz bir hukuki yasa (hüküm) ile Yaratıcı'nın huzuruna "döndürülür". Söz ve varoluş, aslına rücu eder.
Yorum
Yorum