Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 87. Ayet

    وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ yesuddunneke ‘an âyâti(A)llâhi ba’de iż unzilet ileyk(e)(s) ved’u ilâ rabbik(e)(s) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      86. “Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabb'inden bir rahmet olarak geldi. Öyleyse asla inkarcılara destek verme!”

      87. "Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb'ine çağır ve sakın müşriklerden olma!”

      88. “Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.”

      Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabb’inden bir rahmet olarak geldi. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Sen ummazdın. Sen itaatkar olsan da. Yani boyun eğen olsan da. Bu kitabın sana vahyolunacağını. Sana indirileceğini ve peygamber olacağını. Yani sen bunu ummazdın, fakat Allah lütfü ve rahmetiyle seni resul ve nebi yaptı.

      İkinci yorum şudur: Sen risaletin sana gelmesi şöyle dursun bunun kavminde ve kabilende olmasını da ummazdın. Çünkü onlar îsrâiloğulları’ndan ve Ehl-i Kitaptan değillerdi. Risâlet ise daha önce sadece İsrâiloğulları’na hastı. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfuyla risâleti Araplar’a ve sana tahsis etti. En doğrusunu Allah bilir.

      Öyleyse asla inkarcılara destek verme! Bu beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri bunun yasaklamak mânasında olmasıdır. Yani destek olma! Allah’ın koruması mânasındaki ismet sıfatından dolayı böyle bir destek verme söz konusu olmasa da. Çünkü ismet, emir ve nehyi engellememektedir. Bilakis ismet sıfatının yararı emir ve nehiy sırasında ortaya çıkmaktadır.

      İkincisi, İlâhî beyanın ismet konusunda ona güven ve onlara destek olmak noktasında ümitsizlik mânasına gelmiş olmasıdır. Sanki o, herhangi bir vakitte ötekilere destek olabileceğinden korkmuş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona bu hususta güven vermiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Korkma! Sen onlara destek olmazsın. Bu, şu İlâhî beyanlarda bildirilen husustur: “Onlardan dolayı üzülme”, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Burada onların imanı terketmeleri nedeniyle üzülmemesi bildirilmektedir. Önceki durum da böyledir.

      Üçüncüsü, hitap her ne kadar zahirde ona yönelik olsa da bundan maksat başkasıdır. Başka âyetlerde belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak resulüne hitap etmiş, fakat bundan başka bir mânayı kastetmiştir. Aynı şekilde Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb’ine çağır ve sakın müşriklerden olma! mealindeki âyet de böyledir. Bu âyette de öncekinde belirtmiş olduğumuz farklı yorumlar geçerlidir.

      Aynı şekilde bu durum , Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! Ondan başka tanrı yoktur meâlindeki İlâhî beyanda da mevcuttur.

      O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Her şey. Allah’ın dışında yararı ve şefaati umulan her şey geçersizdir. Ancak Allah’ın rızası gözetilen ve bunun için yapılan eylemler böyle değildir. Bazıları şöyle demiştir: Her şey yok olacaktır ve zeval bulacaktır. O nun kendinden başka. Zira O diridir, ölmez; ebedîdir, yok olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Yönelinen ve yapılan her iş gerçekleştirilen her amel yok olacaktır. Ancak Allah’ın yönelmeyi ve yapmayı emrettiği her iş ve fiil yok olmayacaktır. Bu, ilk yoruma yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lâ yesuddenneke (وَلَا يَصُدَّنَّكَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "s-d-d" kökünün "bir kimseyi yolundan çevirmek, engel olmak, geri püskürtmek ve iki şey arasına set çekmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "sadd" eylemini, birini doğru yoldan (haktan) veya yöneldiği bir hedeften alıkoymak için kasıtlı ve aktif bir şekilde önünü kesmek, onu başka tarafa saptırmak olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin sonundaki "şeddeli nun" (nûn-i müekkede / pekiştirme harfi) ekinin psikolojik ve sosyolojik ağırlığını analiz eder. "Sakın seni alıkoymasınlar / çevirmesinler" (lâ yesuddenneke) şeklindeki bu şiddetli vurgu; Mekke'deki müşrik oligarşisinin vahyi susturmak için uygulayacağı ekonomik boykotun, psikolojik şiddetin ve siyasi manipülasyonların ne kadar ağır ve "saptırıcı" olacağını lügat üzerinden haber verir. Bu, o devasa sosyolojik baskıya karşı peygamberden beklenen mutlak direnişin fermanıdır.

        An (عَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "an" harf-i cerrinin "uzaklaşma, ayrılma, ötesine geçme ve bir şeyden kopma" (mücâveze) manası taşıdığını belirtir. Vahiyden ve ayetlerden "uzaklaştırmak" hedefini işaret eder.

        Âyâtillâhi (آيَاتِ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine veya hedefine götüren, onu diğerlerinden ayıran belirgin işaret, nişan ve alamet" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesini, duyularla idrak edilemeyen gizli bir gerçeğe (Allah'ın varlığına veya ahirete) ulaşmayı sağlayan, o mutlak hakikatin dış dünyadaki görünür ve okunur "işareti" olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "âyâtillâh" (Allah'ın ayetleri) tamlamasını inceler. Müşrikler peygamberi sıradan bir şiirden veya şahsi bir felsefeden değil, doğrudan doğruya kozmik ve varoluşsal hakikatin "ilahi işaretlerinden/delillerinden" (ayetlerinden) çevirmeye çalışmaktadırlar. Ayetler, insanı yeryüzü illüzyonundan asıl gerçekliğe taşıyan o devasa ontolojik köprülerdir.

        Ba'de (بَعْدَ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "bir şeyin arkasından gelmek, sonralık ve öncenin (kabl) zıddı" manasına geldiğini belirtir.

        İz (إِذْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada zaman bildiren bir zarf olduğunu, "o vakit, -dığı zaman, -den sonra" manalarıyla geçmişteki veya gerçekleşmiş kesin bir olaya zaman atfı yaptığını kaydeder.

        Ünzilet (أُنْزِلَتْ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-z-l" kökünün "yüksek bir makamdan veya mekandan daha aşağı/alçak bir yere inmek, konaklamak ve yerleşmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nüzul" eyleminin if'âl babında ve edilgen (meçhul) kalıpta (ünzilet / indirildi) kullanılmasının kelamî boyutunu açıklar. İndirilen şey (ayetler), insanın yeryüzünde kendi zekasıyla ürettiği veya "yukarı doğru" inşa ettiği bir felsefe değildir; aksine, aşkın (müteal) ve yüce bir makamdan, insanın idrak seviyesine lütuf olarak "aşağıya indirilen" mutlak ve ilahi bir bilgidir.

        Angelika Neuwirth, kelimenin fiil formundaki (dişil/müennes) kullanımını Kur'an'ın metinsel inşası bağlamında analiz eder. "Sana indirildikten sonra" (ba'de iz ünzilet) ibaresi, vahyin sadece peygamberin zihninde uçuşan soyut ilhamlar olmadığını; dışarıdan gelen, tarihsel bir anı olan, sınırları belli ve nesnel bir gerçeklik (metin/ayetler) olarak onun omuzlarına "indirilmiş" devasa bir ontolojik ağırlık olduğunu kanıtlar. Bu nesnel gerçekliğe (inzal edilen vahye) sırt dönülemez.

        İleyke (إِلَيْكَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilâ" edatının yönelme, "ke" zamirinin ise muhatabı gösterdiğini belirtir. Ayetlerin doğrudan doğruya peygamberin şahsına, onun idrakine ve kalbine "doğru" yönlendirildiğini (tahsis edildiğini) ifade eder.

        Vad'u (وَادْعُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "d-a-v" kökünün "birini bir şeye veya bir yere seslenerek, nida ederek çağırmak, davet etmek ve sevk etmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "davet" eylemini, bir fikre, inanca veya yola başkalarını katmak için yapılan aktif, sesli, ikna edici ve eylemsel çağrı olarak tanımlar. Bu, pasif bir inancın ötesinde bir tebliğ hareketidir.

        Dücane Cündioğlu, "Vad'u" (Ve davet et) emrinin felsefi ve politik ağırlığını inceler. Müşrikler peygamberi kendi yolundan "çevirmeye/alıkoymaya" (sadd) çalışırken; Allah ona sadece olduğu yerde durup savunma yapmasını emretmez. Karşı hamle olarak "Sen de onları aktif bir şekilde kendi Rabbine çağır" (vad'u) diyerek, savunma pozisyonundan çıkıp, tevhidi yeryüzüne haykıran aktif ve taarruzkar bir tebliğ (davet) stratejisi kurmasını zorunlu kılar. Geri adım atmak yasaklanmış, ileri atılmak emredilmiştir.

        İlâ (إِلَىٰ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ilâ" edatının eylemin, hareketin veya davetin varacağı o mutlak ve nihai hedefi/yönü belirten bir harf-i cer olduğunu kaydeder.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir şeye malik olmak, koruyup gözetmek, ıslah etmek, terbiye ederek olgunlaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenli olmadığını, İslam öncesi dönemde Aramice veya Süryanice "Rabbâ" (Efendi, İlah, Büyük Otorite) kelimesinden Arap dini terminolojisine geçtiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin bir varlığı ilk halinden alıp kemale ulaştıran yegane Otoriteyi temsil ettiğini; davetin putlara, hevalara veya dünyevi liderlere değil, doğrudan doğruya o "yegane Terbiye Edici'ye" (Senin Rabbine / Rabbike) yapılması gerektiğini ifade eder.

        Velâ Tekûnenne (وَلَا تَكُونَنَّ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "şeddeli nun" (pekiştirme) harfiyle kurulan bu şiddetli yasaklama (nehiy) kipinin teolojik kurgusunu analiz eder. Allah peygambere "Sakın, ama sakın, kesinlikle olma!" (lâ tekûnenne) derken, aslında peygamberin şirke düşme ihtimalinden korktuğu için bu uyarıyı yapmaz. Bu ağır ve tavizsiz hitap; tevhidin sınırlarının ne kadar keskin olduğunu, o sınırda hiçbir diplomatik esnekliğe, hiçbir siyasi uzlaşmaya yer olmadığını bizzat peygamberin şahsı üzerinden tüm ümmete ve müşriklere ilan eden sarsılmaz bir "hukuki ve ahlaki duvar" inşasıdır.

        Minel Müşrikîn (مِنَ الْمُشْرِكِينَ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün "iki mülkün, iki hakkın veya iki kişinin birbirine karışması, paydaşlık ve ortaklık" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını, varoluşta, mülkte veya evrenin yönetiminde Allah'a başka varlıkları (putları, kralları, doğa güçlerini) denk tutmak, O'nun mutlak otoritesinden pay çalıp başkalarına vermek olarak açıklar. Müşrik, bu sahte ortaklığı inanç edinen kişidir.

        Gabriel Said Reynolds, "müşrikîn" kavramının Geç Antik Çağ'daki politeist (çok tanrılı) inanç sistemleri bağlamındaki yerini inceler. Mekke müşrikleri Allah'ı tamamen inkar etmiyorlardı; O'nunla birlikte şefaatçilerin, aracı meleklerin ve putların da kozmik yönetimde "ortak/şerik" olduğuna inanıyorlardı. Ayet, peygamberden bu paganist hiyerarşiyi (şirk sistemini) bütünüyle reddetmesini; mutlak, dikey ve tekil (tevhidi) bir Tanrı inancını yeryüzünde tavizsizce savunmasını emreder. Hakikate davet, ancak şirkten bütünüyle kopuş (beraet) ile mümkündür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X