وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tevhid, kuran, ahiret, kasas 86, kasas suresi, tevazu, kasas suresi 86. ayet, kitap, rahmet
-
86. “Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabb'inden bir rahmet olarak geldi. Öyleyse asla inkarcılara destek verme!”
87. "Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb'ine çağır ve sakın müşriklerden olma!”
88. “Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.”
Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabb’inden bir rahmet olarak geldi. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Sen ummazdın. Sen itaatkar olsan da. Yani boyun eğen olsan da. Bu kitabın sana vahyolunacağını. Sana indirileceğini ve peygamber olacağını. Yani sen bunu ummazdın, fakat Allah lütfü ve rahmetiyle seni resul ve nebi yaptı.
İkinci yorum şudur: Sen risaletin sana gelmesi şöyle dursun bunun kavminde ve kabilende olmasını da ummazdın. Çünkü onlar îsrâiloğulları’ndan ve Ehl-i Kitaptan değillerdi. Risâlet ise daha önce sadece İsrâiloğulları’na hastı. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfuyla risâleti Araplar’a ve sana tahsis etti. En doğrusunu Allah bilir.
Öyleyse asla inkarcılara destek verme! Bu beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri bunun yasaklamak mânasında olmasıdır. Yani destek olma! Allah’ın koruması mânasındaki ismet sıfatından dolayı böyle bir destek verme söz konusu olmasa da. Çünkü ismet, emir ve nehyi engellememektedir. Bilakis ismet sıfatının yararı emir ve nehiy sırasında ortaya çıkmaktadır.
İkincisi, İlâhî beyanın ismet konusunda ona güven ve onlara destek olmak noktasında ümitsizlik mânasına gelmiş olmasıdır. Sanki o, herhangi bir vakitte ötekilere destek olabileceğinden korkmuş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona bu hususta güven vermiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Korkma! Sen onlara destek olmazsın. Bu, şu İlâhî beyanlarda bildirilen husustur: “Onlardan dolayı üzülme”, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Burada onların imanı terketmeleri nedeniyle üzülmemesi bildirilmektedir. Önceki durum da böyledir.
Üçüncüsü, hitap her ne kadar zahirde ona yönelik olsa da bundan maksat başkasıdır. Başka âyetlerde belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak resulüne hitap etmiş, fakat bundan başka bir mânayı kastetmiştir. Aynı şekilde Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb’ine çağır ve sakın müşriklerden olma! mealindeki âyet de böyledir. Bu âyette de öncekinde belirtmiş olduğumuz farklı yorumlar geçerlidir.
Aynı şekilde bu durum , Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! Ondan başka tanrı yoktur meâlindeki İlâhî beyanda da mevcuttur.
O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Her şey. Allah’ın dışında yararı ve şefaati umulan her şey geçersizdir. Ancak Allah’ın rızası gözetilen ve bunun için yapılan eylemler böyle değildir. Bazıları şöyle demiştir: Her şey yok olacaktır ve zeval bulacaktır. O nun kendinden başka. Zira O diridir, ölmez; ebedîdir, yok olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Yönelinen ve yapılan her iş gerçekleştirilen her amel yok olacaktır. Ancak Allah’ın yönelmeyi ve yapmayı emrettiği her iş ve fiil yok olmayacaktır. Bu, ilk yoruma yakındır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve mâ (وَمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ve" bağlacı ile "mâ" (mâ-i nâfiye / olumsuzluk edatı) kelimesinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Cümleye "Ve sen değildin / Ve senin böyle bir durumun yoktu" şeklinde geçmişe dönük kesin bir eylemsizlik ve yokluk manası katar.
Künte (كُنتَ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kevn" eyleminin geçmiş zaman kalıbında (künte / idin) ve olumsuzluk edatıyla (mâ künte / sen değildin) kullanılmasının, kişinin hayatında ve varoluşunda böyle bir durumun, niyetin veya beklentinin daha önceden kesinlikle kök salmadığını ifade ettiğini söyler.
Tercû (تَرْجُو)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "r-c-v" kökünün "bir şeyi ummak, beklemek, şiddetle arzu etmek ve bir şeyin gerçekleşmesine dair ümit beslemek" manalarına geldiğini belirtir. Ye's (ümitsizlik) kelimesinin zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramını; insanın ulaşmak istediği, fıtraten yatkın olduğu ve elde etmek için içsel bir hazırlık yaptığı o muazzam beklenti hali olarak açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Sen ummuyordun / beklemiyordun" (mâ künte tercû) ibaresinin teolojik ve tarihsel ağırlığını analiz eder. Peygamberlik (nübüvvet), Hz. Muhammed'in inzivaya çekilip, felsefi okumalar yaparak veya bir plan dahilinde çalışarak elde etmeyi "umduğu" (tercû) dünyevi bir makam, bir kariyer veya siyasi bir hedef değildi. Bu kelime, vahyin bütünüyle peygamberin şahsi beklentilerinin ve kurgularının dışında, ona tamamen sürpriz ve dışsal bir müdahale olarak geldiğini lügat üzerinden ispatlar. Beklenti yoksa, kurgu da yoktur.
En Yülkâ (أَن يُلْقَىٰ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "l-k-y" kökünün "iki şeyin yüz yüze gelmesi, karşılaşması" anlamının yanı sıra, if'âl babında (ilkâ) "bir şeyi birinin üzerine veya bir yere atmak, bırakmak ve aniden sunmak" manalarına da geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eylemini, bir sözü veya nesneyi muhataba doğrudan, sarsıcı ve bazen de ağır bir şekilde ulaştırmak, yüklemek olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "ilkâ" kavramının vahiy psikolojisindeki yerini inceler. Fiilin edilgen (yülkâ / bırakılması, ilka edilmesi) olarak kullanılması; vahyin peygamberin iç dünyasından (bilinçaltından) doğup taşan bir ilham olmadığını, aksine tamamen dikey, mutlak ve dışsal bir Otorite tarafından onun zihnine ve kalbine ağırlığıyla "bırakılan/atılan" (ilkâ edilen) ontolojik bir gerçeklik olduğunu gösterir. Vahiy, peygamberin ürettiği değil, ona "yüklenen" (ilkâ edilen) bir kelamdır.
İleyke (إِلَيْكَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilâ" edatının yönelme, "ke" zamirinin ise muhatabı (sana doğru) gösterdiğini belirtir. O ağır ve sürpriz kelamın doğrudan doğruya ve sadece onun şahsına hedeflendiğini ifade eder.
el-Kitâbü (الْكِتَابُ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün temel manasının "dikiş dikmek, dağınık iki şeyi birbirine sıkıca bağlamak, boncukları ipe dizmek ve yazmak" olduğunu belirtir. Harflerin ve manaların birbirine sıkıca örülüp dizilmesinden dolayı yazılı metne "kitap" denilmiştir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini kadim Sami dillerinde arayarak, Süryanice ve Aramicedeki "ktâb / ktaba" (kutsal metin, yazılı vahiy) kelimesinden Arapçanın dini lügatine geçtiğini belirtir. Bu kelime, Geç Antik Çağ'da peygamberlere verilen ilahi şeriatın evrensel adıdır.
Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'daki yapısal evrimini analiz eder. Mekke döneminin ilk yıllarında ilahi mesaj genellikle sözlü bir hitap (Kur'an/okuma) olarak anılırken; sürecin ilerlemesiyle birlikte bu mesajın ilahi katındaki o değişmez, kalıcı ve yasalaşmış ontolojik formuna "el-Kitâb" (Yazgı/Yasa) denmeye başlanmıştır. Peygambere ilka edilen şey, varoluşun o sarsılmaz anayasasıdır (Kitab'dır).
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde istisna (ancak, -den başka) edatı olduğunu belirtir. Öncesindeki olumsuzluk (beklemiyordun) ile birleşince cümleye "hasr" (sınırlandırma ve mutlak tahsis) manası katar. Vahyin gelişinin ardındaki tüm beşeri, siyasi veya tesadüfi sebepleri reddederek, işi tek bir mutlak sebebe bağlar.
Rahmeten (رَحْمَةً)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün "acımak, şefkat göstermek, kalp yumuşaklığı ve bağışlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Anne rahmine de çocuğu koruyup beslediği için bu isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını Allah'a nispet edildiğinde; saf, karşılıksız ve mutlak bir "lütuf, ihsan ve koruma" eylemi olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kıssadaki felsefi ve psikolojik ağırlığını (tasvîr-i fenni) analiz eder. Hz. Muhammed'e o ağır Kitab'ın verilmesi; onun uzun ibadetlerinin bir maaşı, kabilevi statüsünün bir getirisi veya şahsi bir hak ediş değil; bütünüyle, sadece ve "ancak bir rahmet" (illâ rahmeten) olarak, yani Allah'ın karşılıksız, devasa ve fıtri bir lütfu olarak sunulmuştur. Vahiy, Yaratıcının yaratılmışlara duyduğu ontolojik şefkatin (rahmetin) kelama dönüşmüş halidir.
Min Rabbike (مِن رَّبِّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir şeye malik olmak, koruyup gözetmek, ıslah etmek ve terbiye ederek olgunlaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin bir varlığı ilk halinden alıp, onu dış tehlikelerden koruyarak kemale ulaştırmak manası taşıdığını ifade eder. Rahmetin sıradan bir güçten değil, bizzat onu terbiye eden, onun iç dünyasını hazırlayan ve onu adım adım risalete taşıyan "Rabbinden" (Rabbike) gelmesi, o şefkat bağının kopmazlığını vurgular.
Felâ (فَلَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sebep-sonuç ilişkisi kuran "fe" bağlacı ile mutlak yasaklama (nehiy) bildiren "lâ" edatının birleşimidir. "Mademki sen bunu beklemiyordun ve bu sana sadece Rabbinden bir lütuf olarak verildi, öyleyse bunun sonucu olarak sakın yapma..." şeklinde sarsılmaz bir mantıksal ve ahlaki sınır çizer.
Tekûnenne (تَكُونَنَّ)
İbn Fâris, "k-v-n" (olmak) kökünden türeyen yasaklama (nehiy) fiilidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin sonundaki "şeddeli nun" (nûn-i müekkede / pekiştirme nun'u) harfinin psikolojik ve hukuki ağırlığını analiz eder. Allah peygambere "Olma" (lâ tekûn) demez; "Sakın, ama sakın, kesinlikle ve hiçbir şart altında olma!" (lâ tekûnenne) diyerek, yasağın şiddetini, kesinliğini ve etrafındaki o tavizsiz kırmızı çizgiyi lügat üzerinden inşa eder. Verilen lütfun (rahmetin) büyüklüğü, istenilen duruşun da tavizsiz olmasını gerektirir.
Zahîran (ظَهِيرًا)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "z-h-r" kökünün "batının zıddı olarak dış görünüş, üstte kalmak ve arka/sırt" manalarına geldiğini belirtir. İnsanın sırtına (zahr) bu isim verildiği gibi, birine sırtını dayayıp destek olan, onun arkasını kollayan ve ona güç veren kişiye de "zahîr" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "muzaharet / zahîr" kavramını, kişinin bir başkasına arka çıkması, onun eylemlerine meşruiyet ve kuvvet sağlaması olarak açıklar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin sosyopolitik ve teolojik bağlamını inceler. Peygambere "Kafirlere arka çıkma / destek olma" (zahîran) denmesi, onun bilfiil kafir olacağı endişesinden değil; o zorlu Mekke şartlarında, şirkin temsilcileriyle uzlaşmaya gitmesi, onların siyasi tekliflerine yumuşaması veya vahyin keskinliğini törpüleyerek onların düzenine (statükosuna) dolaylı da olsa bir "sırt dayanağı/meşruiyet" (zahîr) sağlaması ihtimaline karşı uyarılmasıdır. Rahmet, ancak şirkle arasına kesin bir mesafe koyduğunda korunabilir.
Lil-kâfirîn (لِلْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün "bir şeyi örtmek, gizlemek, üstünü kapatmak ve nimeti inkar etmek" manalarına geldiğini belirtir. Çiftçiye tohumu toprağa gömdüğü için, geceye karanlığıyla eşyayı örttüğü için "kafir" denildiği gibi; kendisine gelen ilahi vahyin (Kitab'ın) üzerini örten, o hakikati kasten yok sayan kişiye de "kafir" denilmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "kâfirîn" (kafirler/inkarcılar) kavramının, pasif bir inançsızlıktan ziyade aktif, inatçı ve saldırgan bir "örtme/yalanlama" eylemi olduğunu analiz eder. Peygambere verilen o devasa "rahmet" (vahiy); o hakikati inatla örtbas etmeye çalışan (küfreden) bu kitlelerle felsefi, ahlaki ve ontolojik olarak mutlak bir çatışma içindedir. Dolayısıyla peygamberin onlara zerre kadar meyli (zahîr olması), varoluşun doğasına aykırıdır. Rahmet, inkara arka çıkamaz.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla