اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 85. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kasas suresi, tevazu, kasas suresi 85. ayet, tevhid, kuran, kasas 85, ahiret, dalalet, hidayet
-
“Kur'ân'ı sana indiren Allah, elbette seni dönülecek yere de gönderecektir. De ki: Kimin doğru yolda yürüdüğünü, kimin de apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilen Rabb'imdir.”
Kur’ân’ı sana indiren Allah, elbette seni dönülecek yere de gönderecektir. Kur’ân’ı sana indiren sözü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ferada (فرض) yani sana indiren. Bazıları şöyle demiştir: Sana Kur an la amel etmeyi farz kılan. Bazıları şöyle demiştir: Sana indirdiği Kuranı ve risâleti insanlara tebliğ etmeyi farz kılan. Elbette seni dönülecek yere gönderecektir mealindeki âyet hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Mekke’ye. Bazıları dönülecek yerin kıyamet ve yeniden dirilme zamanı olduğunu söylemiştir. Bazıları dönülecek yerin cennet olduğunu söylemiştir. Denildi ki: Ölüm. Bütün bunlar yeniden dirilme mânasına dönmektedir. Dönülecek yer, zahir mânasıyla yeniden dirilmedir. Mekke’nin de insanların ardı sıra oraya dönmesi dolayısıyla dönülecek yer olarak nitelenmesi mümkündür. Aynı şekilde insanlar ardı sıra oraya toplandığı için Mekke’ye toplanma yeri de denilir. Bununla birlikte dönülecek yeri Mekke olarak yorumlayanlar şöyle demektedirler: Hz. Peygamber’e Medine’ye hicret etmesi emredildiğinde o, oraya hicret etmişti. O, Medine’de iken şehrini, kendisinin ve atalarının doğduğu toprakları özlemişti. Bunun üzerine Cibril (a.s.) ona bu âyeti, Mekke ye döneceğine, düşmanlarına galip ve üstün geleceğine ve orayı fethedeceğine dair müjde olarak indirmiştir. Bu, dönülecek yerin Mekke olduğunu söyleyenlerin yorumudur.
Bu sözü edilenlerin dışında bir mânaya gelmesi de mümkündür. Bu durumda iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Sanki Hz. Peygamber, kendisini aralarından çıkardıkları için helâk olmalarından korktuğundan onlardan ayrılmasına üzülmüştür. Çünkü önceki ümmetlerde peygamber aralarından çıktığında kendilerine azap inmiştir. O, kavmi kendisini aralarından çıkardıklarında ve tebliğine olumlu cevaptan kaçındıklarında helâk edileceklerinden ve azaba mâruz kalacaklarından korkmuştur. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda bildirildiği gibi; Ey Muhammedi Mümin olmuyorlar diye adetâ kendini helâk edeceksin!”; (Ey Muhammedi) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme!”. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak “sen oraya döndürüleceksin, onlara döneceksin, onlar da sana tâbi olacaklar ve sana iman edecekler. Onlar tümüyle bir helâke mâruz kalmayacak ve diğer ümmetler gibi azap edilmeyecekler” diye müjdelemiştir.
İkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hak ona olan lütfundan dolayı bunu bildirmiştir. O, şöyle buyurmaktadır: Sana bu Kur anı indiren, sana bunu vahyeden Allah, sen bunun vahyedilmesini ve indirilmesini ummuyorken rahmeti ve lütfuyla sana vahyetmiş ve indirmiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Sen, bu kitabın sana verileceğini ummuyordun. Ancak o Rabb’inden bir rahmet olarak sana verildi”. Buna göre Cenâb-ı Hak, oraya dönmeyi ummuyorken seni Mekke’ye döndürecektir.
Eğer dönülecek yerden kasıt yeniden dirilme ise bu durumda âyet iki şekilde yorumlanabilir. Biri âyetin müjdeleme mânasında olmasıdır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sana bu Kur ânı indiren Allah seni, seni inkâr edenler ve tasdik edenlerle birlikte döndürecek ve yeniden diriltecektir. Böylece seni inkâr edenleri inkâr ettiklerinden dolayı cezalandıracak; seni tasdik edenleri tasdik edip inandıkları için mükâfatlandıracaktır.
İkincisi şudur; Cenâb-ı Hak onu belirtmekte ve onu muhatap almaktadır. Bununla birlikte bundan maksat onun kavmidir. Yani onlar yeniden diriltilecek ve döndürüleceklerdir. Dolayısıyla bu, Cenâb-ı Hakk’ın resCılüne hitap ettiği, fakat onun kavmini kastettiği âyetler gibidir. Bu, onlara yönelik bir tehdit mânasına gelir. Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu görmez misin? Kimin doğru yolda yürüdüğünü, kimin de apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilen Rabb’imdir. Yani Rabb’im kimin doğru yolda yürüdüğünü en iyi bilendir ve ona doğru yolda yürümesi dolayısıyla karşılığını verecektir. Yine Rabb’im kimin apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilendir ve ona sapkınlığının karşılığını verecektir. Bu beyanın belirtilmesi şu anlama gelir: Bu söz, söz konusu inkârcılar, kendilerinin hak üzere ve doğru yolda oldukları ve atalarının da hak üzere ve doğru yolda bulunduklarına, sîzlerin ise sapkınlık içinde olduğunuzu iddia ettikleri zaman söylenmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ, meâlen şöyle buyurmaktadır: Kimin doğru yolda yürüdüğünü, kimin de apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilen Rabb’imdir. Biz mi yoksa siz mi? Yine bu beyan, aralarında hüküm vermesi ve herkesin yapmış olduğunun karşılığını bulması için Allah’ı hakem yapmak mânasına gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde isim cümlesinin başına gelerek hükme mutlak bir kesinlik ve sarsılmazlık (tekit) katan, muhatabın zihnindeki tüm şüpheleri izale eden "muhakkak ki, şüphesiz" manasındaki edat olduğunu belirtir.
Ellezî (الَّذِي)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde tekil ve müzekker (eril) yapıda bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu, "o ki / o kimse ki" manasıyla kendinden sonraki cümlenin eylemini baştaki özneye/iradeye bağladığını belirtir.
Ferada (فَرَضَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "f-r-d" kökünün "bir şeyi kesmek, sınırlarını belirlemek, pay ayırmak ve kesin olarak tayin etmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "farz" eylemini; ilahi bağlamda bir emrin, görevin veya hükmün kulun üzerine kesin, bağlayıcı ve terk edilemez bir yükümlülük olarak yazılması/zorunlu kılınması olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik ağırlığını analiz eder. Vahyin (Kur'an'ın) peygambere verilmesi tesadüfi veya keyfi bir eylem değildir; o mutlak irade tarafından peygamberin omuzlarına yüklenmiş devasa bir ontolojik sorumluluk, tebliğ edilmesi mecburi olan sarsılmaz bir "yasa/hüküm" (farz) olarak kodlanmıştır.
Aleyke (عَلَيْكَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "alâ" (üzerine) harf-i cerri ile muhatap zamirinin (ke / senin) birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Yükümlülüğün, görevin (farzın) doğrudan doğruya "senin omuzlarına, senin üzerine" indirildiğini ve mesuliyetin ağırlığını (istiareyi) ifade eder.
el-Kur'âne (الْقُرْآنَ)
İbn Fâris, "k-r-e" kökünün "parçaları toplamak, bir araya getirmek ve metni sese dönüştürerek okumak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kelamının zihinde toplanıp, idrak edilerek sesli olarak kıraat edilmesini ifade eden özel bir isim (mastar) olduğunu söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini kadim Sami dillerinde arayarak, Süryanicedeki "qeryânâ" (kutsal metin okuması, litürjik okuma parçası) kelimesinden Arapçanın dini lügatine geçtiğini öne sürer.
Theodor Nöldeke, Jeffery ile benzer bir yaklaşımla, kelimenin sadece kapakları olan statik bir "kitap" adı değil; dinamik, eylemsel ve sürekli olarak kitlelere duyurulması gereken bir "okuma/tebliğ metni" (recitation) olduğunu savunur. Kur'an'ın "farz kılınması", o metnin Mekke sokaklarında susmadan "okunması" misyonudur.
Lerâddüke (لَرَادُّكَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "r-d-d" kökünün "bir şeyi eski haline döndürmek, geri çevirmek ve aslına iade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "lâm" edatı, eylemin kesinliğini pekiştiren bir tekit unsurudur.
Râgıb el-İsfahânî, "redd" eylemini, bir kimseyi veya nesneyi ayrıldığı yere, o eski mekanına tekrar ulaştırmak ve çevirmek olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin ism-i fail (râdd / döndürücü) kalıbında kullanılmasını analiz eder. "O seni kesinlikle döndürecektir" (lerâddüke) ibaresi, hicretin o hüzünlü ve zorlu yolculuğunda peygambere verilen mutlak bir garantidir. Bu dönüş, tesadüfi bir siyasi zafer değil, faili doğrudan doğruya Allah olan, kesintisiz ve "ismini" varoluşa kazıyan ilahi bir iade operasyonudur.
İlâ (إِلَىٰ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ilâ" edatının eylemin varacağı o nihai hedefi, son noktayı ve yönelmeyi (-e doğru) belirten bir harf-i cer olduğunu kaydeder.
Meâdin (مَعَادٍ)
İbn Fâris, "a-v-d" kökünden türeyen ism-i mekân veya ism-i zaman olduğunu; "dönüş yeri, rücu edilecek nihai mahal, vatan veya dönülecek zaman" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, insanın aslına, başlangıç noktasına veya nihai varış yerine (ahirete) döndüğü mekan/hal olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik çok katmanlılığını inceler. Hicret yolunda (Cuhfe'de) Mekke'ye bakıp hüzünlenen peygambere hitap eden bu ayetteki "me'âd"; zahirde terk etmeye zorlandığı o kutsal anayurduna (Mekke'ye) bir gün mutlaka fatih olarak "geri döneceğinin" devasa bir siyasi müjdesidir. Ancak batınında kelime, insanın dünyevi sürgününden sonra mutlak aslına (Allah'a ve ahiret yurduna) döneceği o büyük kozmik rücuyu (meâdı) da simgeler.
Dücane Cündioğlu, "Me'âd" kavramının felsefi ağırlığını analiz eder. Yersiz yurtsuz bırakılmış, hicrete zorlanmış bir peygambere; "Sana bu ağır vahyi (Kur'an'ı) yükleyen irade seni yalnız ve yurtsuz bırakmayacak, asıl merkezine/yurduna (me'âda) iade edecektir" şeklinde verilen bu ontolojik teminat, ilahi vefanın lügatteki yansımasıdır. Din, nihayetinde insanın aslına ve gerçeğe "dönüş" (me'âd) eylemidir.
Kul (قُل)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir. Muhataplara karşı çekinmeden hakikati ilan etme emridir.
Rabbî (رَبِّي)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir şeye malik olmak, koruyup gözetmek, ıslah etmek ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Sonundaki iyelik zamiriyle (Benim Rabbim), o mutlak otoriteye duyulan sarsılmaz aidiyeti ve sığınmayı ifade eder.
A'lemu (أَعْلَمُ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "a-l-m" kökünün "bir şeyin aslına dair kesin ve ayırt edici bir iz bırakmak, gerçeğe nüfuz etmek ve bilmek" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (kıyas) kalıbında olduğunu; eşyanın hakikatini ve insanların niyetlerini "en iyi bilen, mutlak ve eksiksiz surette kavrayan" manasına geldiğini söyler.
Gabriel Said Reynolds, "Rabbim en iyi bilendir" (Rabbî a'lemu) ifadesinin polemik bağlamını inceler. Kureyş müşrikleri peygamberi atalarının dininden çıktığı için "sapıklıkla" suçluyorlardı. Bu ibare, kimin sapık kimin doğru yolda olduğuna dair o felsefi ve ahlaki yargı yetkisini müşriklerin (veya toplumun) tekelinden tamamen alıp, mutlak ilahi otoritenin o yanılmaz ilmine (a'lemu) teslim etmenin sarsılmaz bir ilanıdır.
Men (مَن)
İbn Fâris, akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul veya şart edatı olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, burada "kimin/o kişi ki" manasında, peygamber ve takipçilerinin statüsünü nitelemek için kullanıldığını ifade eder.
Câe (جَاءَ)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün "bir yere ulaşmak, gelmek ve bir şeyi beraberinde getirmek" manasına geldiğini belirtir.
Bil-hüdâ (بِالْهُدَىٰ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek ve birini hedefine ulaştırmak" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hüdâ" kavramının; insanın kendi kuruntularından değil, bizzat ilahi bir lütufla ulaştığı o mutlak "doğru yol / rehberlik" olduğunu tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "hüdâ" kelimesini karanlığı yaran o yegane ışık olarak analiz eder. "Hidayetle gelen" (câe bil-hüdâ) peygamber; şahsi bir iddia ile değil, varoluşun o sarsılmaz ve aydınlatıcı "yol haritasıyla" gelmiştir. Hidayet, beraberinde getirilen (gelinen) en büyük kutsal sermayedir.
Ve men (وَمَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kıyasın diğer tarafını (müşrikleri) işaret etmek üzere kullanılan bağlaç ve ism-i mevsuldür.
Hüve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs zamiri olduğunu belirtir.
Fî (فِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zarfiyyet (içinde olma) bildiren harf-i cerdir.
Dalâlin (ضَلَالٍ)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "yolunu kaybetmek, ana yoldan sapmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin yok olup gitmesi" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâl" kavramını; insanın hakikatten (hüdâdan) uzaklaşarak kendi hevasının veya kibrinin karanlığında kaybolması olarak tanımlar.
Mübîn (مُّبِينٍ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şey arasını ayırmak, netleşmek, açık ve aşikar olmak" manasına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Dalâlin mübîn" (apaçık bir sapıklık) tamlamasını analiz eder. Müşriklerin durumu gizli veya tartışmalı bir hata değil; bizzat aklın, vicdanın ve indirilen vahyin (ayetlerin) önünde, artık her zerresiyle görünür hale gelmiş, "besbelli/aşikar" (mübîn) bir varoluşsal körlüktür. İlim sahibi olan (Allah), hidayet ile bu apaçık sapıklığı birbirinden mutlak surette ayıran yegane hakemdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla