Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 84. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 84. Ayet

    مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men câe bilhaseneti felehu ḣayrun minhâ(s) vemen câe bi-sseyyi-eti felâ yuczâ-lleżîne ‘amilû-sseyyi-âti illâ mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kim bir iyilikte gelirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır; kim de bir kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler yalnızca yaptıklarının karşılığını görürler.”

      Kim bir iyilikle gelirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Bu İlâhî beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri müfessirlerin şu yorumudur: Bu beyan takdim-tehir üzeredir. Yani ona bu iyiliklerinden hayırlı karşılık vardır. Buna göre âyetin mânası şöyledir: Âhirette onun için var olan hayır, dünyada yapmış olduğu bu iyilik karşılığındadır. Bu iyilik tevhittir. İkinci yorum şudur. Ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Yani âhirette verilen mükâfat ve sevap, dünyada iken sabretmeleri, nefislerini arzu ve şehvetlerden alıkoymaları dolayısıyla kendilerine verilenden daha hayırlıdır. Üçüncü yorum şudur. Ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Yani Allahın sevabı ve kendilerine lütfedilenler dünyada yaptıklarından daha hayırlıdır. Dördüncüsü, Allah’ın onları başarılı kılması (tevfik) ve hidâyete erdirmesi, onların yaptıklarından daha hayırlıdır. Bir diğer yorum da şudur: Allah’ı anmak ve ona hamdetmek bahsedilenlerden daha hayırlıdır. Tıpkı şu İlahî beyanda olduğu gibi: Allahı anmak her şeyden önemlidir.

      Kim de bir kötülükle gelirse. Müfessirlerin tamamı şöyle dediler: Bu kötülük şirktir. Bunlar ancak misliyle karşılık bulurlar. Fakat bunun misli ebediyen cehennemde kalmaktır. Başka bir âyet-i kerîmede bu husus beyan edilmiştir: Yaptıklarının karşılığını alırken “onlar haksızlığa uğratılmazlar”. Bilakis onlar kendi kendilerine haksızlık etmişlerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i şart veya ism-i mevsul (kimse, her kim) olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şart edatı olarak kullanılan bu kelimenin genel (âm) bir hüküm bildirdiğini, eylemi yapacak herhangi bir kişiyi, sınıf veya ırk ayrımı gözetmeksizin mutlak surette kapsadığını kaydeder.

        Câe (جَاءَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "c-y-e" kökünün "bir yere gelmek, ulaşmak, bir şeyi getirmek ve ortaya koymak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "mecî" eylemini, bir yere veya duruma bizzat vasıl olmak şeklinde açıklar. "Bâ" harf-i cerri ile (câe bi / ile geldi) kullanıldığında; o eylemi, inancı veya nesneyi "beraberinde sunmak, mahkeme huzuruna yanında bizzat taşıyarak getirmek" anlamı taşıdığını ifade eder.

        Bil-haseneti (بِالْحَسَنَةِ)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "güzellik, gözün, kalbin veya aklın hoşlandığı, arzuladığı her türlü estetik ve ahlaki iyilik" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hasene" kavramını; akıl, fıtrat ve ilahi yasa tarafından kusursuz, güzel ve iyi kabul edilen her türlü inanç, niyet ve eylem olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde hasene kelimesini inceler. Hasene, sadece bireysel ve estetik bir güzellik (iyilik) değil; Karun kıssasındaki "fesat ve kibir" kavramlarının tam karşısında duran, Allah'ın rızasına uygun olan tevhidi duruşu ve yeryüzünü onaran o salih eylemi ifade eder. İnsanın ilahi huzura "getirebileceği" (câe bi) yegane geçerli sermayedir.

        Felehû (فَلَهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fe" bağlacının sebep-sonuç ilişkisini (ta'kîb) kurduğunu, mülkiyet/aidiyet bildiren "lâm" harf-i cerri ve "hû" zamiriyle birleştiğinde (fe-lehû / işte onun için vardır / ona aittir) sonucun o kişiye mutlak bir şekilde tahsis edildiğini ve garantilendiğini belirtir.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "herkesin fıtraten arzuladığı fayda, üstünlük, seçkinlik ve iyilik" manalarına geldiğini belirtir. Şerrin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kelimesinin ism-i tafdil (kıyas) kalıbı gibi de kullanılarak "daha hayırlı, daha üstün, daha kazançlı" manasına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ilahi adalet ve lütuf bağlamındaki (ahiret ticareti) felsefesini analiz eder. Dünyada getirilen sonlu, sınırlı ve beşeri bir "iyiliğe" (haseneye) karşılık; Allah'ın vereceği mükafatın (hayrun) nicelik ve nitelik olarak o amelin kendisinden ontolojik olarak "çok daha üstün, çok daha kârlı" olması, ilahi lütfun (fazlın) o muazzam matematiğidir. Karun'un ticareti batarken, ahiret ticareti yatırılanı kat kat (hayrun) aşarak geri döner.

        Minhâ (مِنْهَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "min" harf-i cerri ve "hâ" (o haseneye dönen) zamirinin birleşiminin burada "tafdil / kıyaslama" (-den daha üstün) işlevi gördüğünü, mükafatın amelin kendi değerini fersah fersah aştığını kaydeder.

        Ve men (وَمَن)

        İbn Fâris, şart edatı olan "men" (her kim) kelimesinin bu defa anlatının diğer kutbunu (kötülük getirenleri) işaret etmek üzere atıf harfiyle (ve) cümleye bağlandığını belirtir.

        Câe (جَاءَ)

        Dücane Cündioğlu, "Câe bi" (beraberinde getirmek) eyleminin hem iyilik hem de kötülük için ortak kullanılmasındaki o psikolojik ve eskatolojik sarsıntıyı analiz eder. Ahiretteki mahkeme, insanın dışarıdan maruz kaldığı tesadüflere değil; tamamen kendi iradesiyle sırtına yükleyip ilahi huzura "kendi elleriyle taşıyıp getirdiği" (câe) somut eylemler üzerinden kurulur. İnsan, kendi akıbetinin bizzat taşıyıcısıdır.

        Bis-seyyieti (بِالسَّيِّئَةِ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "çirkinlik, kötülük, insanı üzen, utandıran ve fıtratı bozan şey" manalarına geldiğini belirtir. Hasenenin mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kavramını; akıl ve şeriat tarafından çirkin görülen, sahibine dünyada veya ahirette utanç ve azap getiren her türlü inkar, şirk, zulüm ve ahlaksızlık olarak açıklar.

        Angelika Neuwirth, kelimenin sure içindeki bağlamına dikkat çeker. "Seyyie" (kötülük), Karun kıssasının hemen ardından gelmesi hasebiyle; servetin verdiği kibirle yeryüzünde çıkarılan o devasa "fesadı", ekonomik sömürüyü, şımarıklığı (batarı) ve hakikati inkarı bütünüyle kapsayan tümel bir yıkım kavramıdır.

        Felâ (فَلَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sebep-sonuç bildiren "fe" bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı olan "lâ"nın birleşimidir. Kötülük getirenlerin durumunun, iyilik getirenlerden tamamen farklı ve kesin bir hukuki yasaya tabi olduğunu ilan eder.

        Yüczâ (يُجْزَى)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "c-z-y" kökünün "bir şeyin tam karşılığını vermek, bedelini ödemek, kifayet etmek ve yerini doldurmak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramının hem iyiliğin hem de kötülüğün mutlak, adil ve denk karşılığı olduğunu belirtir. Fiilin edilgen (meçhul) ve olumsuz yapıdaki (lâ yüczâ / karşılık verilmez) kullanımı; ilahi mahkemenin haksızlık barındırmayan o sarsılmaz hukuki formülünü (denkliği) ifade eder.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, çoğul ism-i mevsul olan bu kelimenin (o kimseler ki), kötülüğü bir yaşam biçimi haline getiren o spesifik zümreyi zihinde sabitlemek için kullanıldığını belirtir.

        Amilü (عَمِلُوا)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "canlı bir varlığın bilinçli, kasıtlı ve iradeye dayalı olarak ortaya koyduğu iş, çaba ve pratik" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini tesadüfi hareketlerden ayırır. Kötülüğü "işleyenler" (amilü) ifadesi, bilmeden veya anlık bir hatayla günaha düşenleri değil; o kötülüğü iradeli, kasıtlı, bilinçli ve istikrarlı bir pratik haline getirenleri hedefler.

        Es-seyyiâti (السَّيِّئَاتِ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünden türeyen kelimenin çoğuludur. Bilinçli olarak işlenen o sayısız çirkinlikler, günahlar ve yıkıcı eylemler bütünüdür.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tahsis) edatı olduğunu belirtir. Öncesindeki "lâ" (karşılık verilmez) olumsuzluğu ile birleşince cümleye "sadece ve ancak" manası vererek; cezanın miktarını ve sınırını, işlenen suçun üzerine çıkılamayacak şekilde kesin bir matematiksel kurala (adalete) bağlar.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "mâ" ism-i mevsulünün (olan şey / yaptıkları şey), onların işledikleri kötülüklerin tam olarak ne ise, o spesifik eylemin bizatihi kendisini işaret eden bir bağlaç olduğunu kaydeder.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "meydana gelmek, olmak" manalarına geldiğini belirtir. "İdiler" (kânû) yapısı, eylemin dünyadayken kalıcı, sürekli ve kökleşmiş bir davranış modeli olduğunu gösterir.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "a-m-l" (bilinçli iş/eylem) kökünün geniş/şimdiki zaman formudur. Dünyadayken işlemekte oldukları o bilinçli pratikleri ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin finalindeki "Sadece işlemekte oldukları kötülüklerin karşılığı verilir" (illâ mâ kânû ya'melûn) şeklindeki bu ilahi adalet formülünü analiz eder. Ayetin başındaki iyilik yapanlara kendi amellerinden "çok daha fazlası/üstünü" (hayrun minhâ) bir lütuf olarak verilirken; kötülük yapanlara sadece ve sadece "kendi işledikleri o kötülük kadar" (birebir dengi) ceza verilir. Bu, ilahi lütufta hiçbir sınırın bulunmadığını, ancak ilahi yargıda ve cezada asla adaletsizlik (işlenenden bir gram bile fazladan ceza) yapılmayacağını garanti altına alan muazzam bir teolojik hukuk ilkesidir. Yaratıcı kötülüğü artırmaz; insana dokunan azap, ancak kendi eyleminin o karanlık yansımasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X