تِلْكَ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذ۪ينَ لَا يُر۪يدُونَ عُلُواًّ فِي الْاَرْضِ وَلَا فَسَاداًۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 83. Ayet
Daralt
X
-
"İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz. İyi son, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır."
İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz. İyi son, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır. Bu ilâhî beyanın zâhirine göre yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyen herkes âhiret yurdunun seçkin sahipleri olacaktır. Yine Cenâb-ı Hak âhiret yurdunu bildirdi. Cehennem de aynı şekilde âhiret yurdundandır. Bununla birlikte bu iki beyan iki şekilde yorumlanabilir: Bunlardan biri şudur: Sanki bu beyan inkârcıların liderleri ve firavunları hakkında inmiştir. Nitekim onlar yeryüzünde tekebbür ve zorbalıkla peygamberlere haksız üstünlük kurmak ve insanları Allah'ın dininden ve peygamberlere uymaktan alıkoymak suretiyle yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, buna dikkat çekerek Cenâb-ı Hak işte âhiret yurdu! buyurmuştur. Yani cennet bunlar için değildir. Aksine cennet peygamberlere boyun eğen, insanları Allah'ın dinine ve peygamberlere uymaya davet eden kimseler içindir.
İkincisi, bu ilahı beyan sıla-i rahim, fakirlere sadaka ve bu konuda infak etme gibi hayır ve itaat türünden ameller yapan kimseler hakkındadır. Cenâb-ı Hak söz konusu kişilerin her ne kadar bu amelleri yapsalar da bunları âhiret için değil, dünyevi amaç ve yeryüzünde haksız üstünlük kurmak için yaptıklarını bildirmiştir, işte âhiret yurdu bunların değil, bilakis bu dünyada âhiret yurdunu talep eden ve bunun için çalışan kimselerindir.
İşte âhiret yurdu! Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Davet edildikleri bu yurt bunu dile getirenin değildir. Bu yurt, Allah Teâlânın hakkında Allah esenlik yurduna çağırıyor buyurduğu yurttur. Âhiret yurdu, onların davet edildikleri işte bu yurttur. Burası cennettir. Mutlak olarak kullanıldığında âhiret yurdu cennettir. Tıpkı mutlak olarak belirtildiğinde kitabın, Allah’ın kitabı; dinin, Allahın dini oluşu gibi. İyi son, Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacaktır. Yani işte bu âhiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Tilke (تِلْكَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde müennes (dişil) kelimeler için kullanılan ve uzaklık bildiren bir işaret ismi ("şu/işte o") olduğunu belirtir. Ayetin doğrudan bu kelimeyle başlaması; işaret edilen o ahiret yurdunun yüceliğini, erişilmez değerini ve sıradan insanların dünyevi hırslarla kolayca ulaşamayacağı o "yüksek/aşkın" ontolojik konumunu (uzaklığını) lügat üzerinden ilan eder.
ed-Dâru (الدَّارُ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "d-v-r" kökünün "bir şeyin etrafında dönmek, kuşatmak, çevrelemek ve insanların toplanıp barındığı yer" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "dâr" kelimesinin insanın bedenen ve ruhen kalıcı olarak yerleştiği, güvende hissettiği ve fıtri olarak ona sığındığı o geniş ve muhkem (sağlam) yurt/mesken olduğunu ifade eder.
el-Âhıratü (الْآخِرَةُ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "bir şeyin sonu, geriye kalanı, sonradan geleni ve nihayeti" manasına geldiğini belirtir. Evvel (ilk) kelimesinin mutlak zıddıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Tilked-dârul-âhıratü" (İşte o ahiret yurdu) tamlamasındaki edebi vurguyu ve geçişi inceler. Karun kıssasının o devasa dünyevi şatafatı (zîneti) ve çöküşü anlatıldıktan sonra, bu kelimenin doğrudan getirilmesiyle anlatının ve idrakin yönü yeryüzünden ebediyete çevrilir. Gerçek "yurt" (dâr), Karun'un toprağa gömülen o gösterişli malikaneleri değil, varoluşun o yıkılmaz ve ebedi olan "son" (ahiret) durağıdır.
Nec'alühâ (نَجْعَلُهَا)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün "bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir yasa/düzen koymak, tahsis etmek ve kılmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ceal" fiilinin bu bağlamda, ilahi bir irade ve yasayla o yurdu belirli bir zümreye ayırmak, onu özel olarak onlara tahsis etmek ve mülk olarak vermek manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geniş/şimdiki zaman kipiyle (Biz onu tahsis ederiz / kılarız) kullanılmasını analiz eder. Ahiret yurdunun kimlere verileceği ve kimlerin oraya gireceği; anlık, tesadüfi veya keyfi bir seçim değil, Allah'ın baştan belirlediği değişmez, rasyonel ve ahlaki bir liyakat yasası (ceal) olarak sunulur.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet, aidiyet ve yönelme bildiren "lâm" (için, -e ait) harf-i cerri ile ism-i mevsul olan (onlar ki / o kimseler) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Bu yapı, ahiret yurdunun genel bir kalabalığa değil, "sadece ve yalnızca şu özelliklere sahip olanlara" tahsis edildiğini gösteren güçlü bir sınırlandırma içerir.
Lâ Yürîdûne (لَا يُرِيدُونَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "r-v-d" kökünün "bir şeyin peşinde koşmak, gidip gelmek, şiddetle arzu etmek ve talep etmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" eylemini (if'âl babında), aklın veya nefsin bir hedefe, nesneye veya makama doğru bilinçli, tutkulu ve kararlı bir şekilde yönelmesi olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "irade" kavramının psikolojik derinliğini okur. Ayette, "kibirlenmeyenlere" (eylemsel bir duruma) değil; doğrudan doğruya "kibri/üstünlüğü irade etmeyenlere" (lâ yürîdûne) tahsis yapılması çok kritiktir. İnsanın kötülüğü bilfiil eyleme dökmemesi tek başına yeterli değildir; onun iç dünyasındaki (kalbindeki/bilinçaltındaki) o gizli kibir, iktidar ve üstünlük "arzusunun/iradesinin" bile tamamen sökülüp atılması gerekir. Eylemden önce niyetin ve içsel yönelimin mutlak temizliği şart koşulur.
Ulüvven (عُلُوًّا)
İbn Fâris, "a-l-v" kökünün "yükseklik, üstte olma, yücelik ve başkasının tepesine çıkmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ulüvv" kavramının; insanın yeryüzünde kendi ontolojik sınırlarını (haddini) aşarak, diğer insanlara karşı büyüklük taslaması, zorbalıkla tahakküm kurmaya çalışması ve kibirlenmesi olduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Karun kıssası bağlamındaki politik felsefesini inceler. "Ulüvv", sadece şahsi ve psikolojik bir böbürlenme hali değildir; ekonomik, dini veya siyasi gücü kullanarak toplumu sınıflara ayırmak, kendini diğer insanlardan "daha yüksekte" (dokunulmaz ve üstün bir sınıfta) görerek hiyerarşik bir diktatörlük kurmaktır. O yüce ahiret yurdu, bu hastalıklı "yükselme/ezme" arzusundan arınmış olanlara vaat edilir. Eşitlik ve tevazu, Kur'an'ın yeryüzündeki temel ahlakıdır.
Fîl-ardı (فِي الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "ayak basılan, aşağıda olan, alçak zemin" manasına geldiğini belirtir. Karun "alçak" olanda (yeryüzünde) "yükselmeyi/yücelmeyi" (ulüvv) istemişti; bu ontolojik bir çelişkiydi.
Velâ (وَلَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (ve) ile olumsuzluk (lâ) edatlarının birleşimi olduğunu belirtir. Kibir ve üstünlük (ulüvv) arzusunun yanına, onu tamamlayan diğer hastalığı (fesat arzusunu) da ekleyerek her iki durumu da aynı "irade" yasağı kapsamında eşitler.
Fesâden (فَسَادًا)
İbn Fâris, "f-s-d" kökünün "bir şeyin bozulması, çürümesi, dengesini kaybetmesi, haddi aşması ve fıtri sınırlarının dışına çıkması" manalarına geldiğini belirtir. Salah'ın (düzgünlüğün/onarıcılığın) mutlak zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "fesâd" kavramını; yeryüzünde ahlaki, ekonomik veya ekolojik dengenin sapması, adaletin yok olması ve toplumsal barışın yıkıma uğraması olarak açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Ulüvv" (kibir/üstünlük) ve "Fesad" (bozgunculuk) kelimelerinin yan yana gelişini ekonomi-politik bağlamda analiz eder. Karun'un o şımarık ekonomik zorbalığı (ulüvv), en nihayetinde toplumsal bir çürümeye, gelir adaletsizliğine ve fıtri sistemin iflasına (fesada) yol açmıştır. Bireysel veya zümresel her kibir/tahakküm, er ya da geç yeryüzünde toplumsal bir bozgunculuk üretir. Kur'an, bu iki yıkıcı ve sömürücü eğilimi zihninden ve politikasından söküp atanlara o ebedi yurdu tahsis eder.
Vel-âkıbetü (وَالْعَاقِبَةُ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "a-k-b" kökünün "bir şeyin arkasından gelmek, peşine düşmek, izini sürmek, topuk ve son/netice" manalarına geldiğini belirtir. Zamanın veya bir sürecin arkasında (topuğunda) kalan o son bitiş noktasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "âkıbet" kelimesinin Kur'an'da genellikle mutlak ve olumlu formda (el-âkıbetü / hüsnü'l-âkıbe) kullanıldığında; varoluşsal çabanın ardından gelen o her zaman övülen, istenilen, iyi ve kalıcı olan o "nihai zafer / mutlu son" manasına geldiğini ifade eder.
Lil-müttekîn (لِلْمُتَّقِينَ)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün "bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara karşı korumak, özenle muhafaza etmek, sakınmak ve kalkan edinmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını; insanın kendi benliğini ve ebedi hayatını zarara uğratacak, fıtratını bozacak ve onu ilahi yasalara karşı isyana sürükleyecek her türlü eylemden (hususiyetle zulümden, kibirden ve fesattan) büyük bir özenle "koruması, kendini frenlemesi ve sakınması" olarak açıklar.
Gabriel Said Reynolds, "müttekî" (takva sahipleri / korunanlar) kavramının kıssanın kapanışındaki o devasa teolojik ve dramatik ağırlığını inceler. Karun, kendi güvenliğini (korunmasını) yığdığı altınlarda (künûz), malikanesinde (dâr) ve o güçlü çetesinde (fietin) aramış, ancak o sözde koruma kalkanı yerin dibine çökerek onu felaketten "koruyamamıştı" (muntasır olamamıştı). Hakiki müttekî (korunan) ise; gerçek güvenceyi ve korumayı (vikâye/takva), yeryüzünde servet veya tahakküm biriktirmekte değil, Allah'ın sınırlarını ihlal etmekten (ulüvv ve fesattan) uzak durmakta arayan kişidir. Yeryüzünün fani şatafatı Karun'lara kalabilir, ancak ontolojik, ebedi ve sarsılmaz o nihai zafer (el-âkıbetü) sadece bu ahlaki duruşu (korunmayı) sergileyen "takva sahiplerinin" (lil-müttekîn) olacaktır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla