Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 82. Ayet

    وَاَصْبَحَ الَّذ۪ينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْاَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَاَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُۚ لَوْلَٓا اَنْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَاۜ وَيْكَاَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veasbeha-lleżîne temennev mekânehu bil-emsi yekûlûne veykeenna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdir(u)(s) levlâ en menna(A)llâhu ‘aleynâ leḣasefe binâ(s) veykeennehu lâ yuflihu-lkâfirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler bu defa, 'Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış!' der oldular."

      Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler. Onlar Kârun'a verilenlerin benzerinin kendilerine verilmesini istiyorlardı. 'Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış!' der oldular. Edebiyatçıların bir kısmı şöyle demiştir: "Vey" (وي) kelimesi sila ifadesidir. Bunun aslı "Keenne" (كأن) ve "Keennehû" (كأنه)dur. Mukātil şöyle demiştir: "Veykeennehu" (ويكأنه) "velâkinnehû" (ولكنه) demektir. Bu durumda şu mânaya gelmektedir: Fakat Allah rızkı kullarından dilediğine bol verir. Fakat inkârcılar iflâh olmaz. Bazıları şöyle demiştir: "Veykeennellâh" (ويكأن الله) Yani biliniz ki Allah rızkı dilediğine bol verir. Yine biliniz ki inkârcılar iflâh olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Görmez misin ki Allah rızkı dilediğine bol verir. Yine görmez misin ki inkârcılar iflâh olmaz. Zeccâc şöyle demiştir: "Vey" (وي) ifadesi, "Keenne" (كأن) ifadesinden ayrıdır. Bu, pişmanlık ifadesi için bir başlangıç harfidir. Sonra demek inkârcılar iflâh olmazmış! meâlindeki âyet gelir.

      Sonra, âyet-i kerîmede Mûtezile'nin, kulun yararına olanı (aslah) yaratmasının Allah için vâcip olduğunu ileri süren görüşün reddine dair delil vardır. Çünkü söz konusu kimseler, Kârun'a verilmiş olup kendilerinin dün dilemiş oldukları nimeti vermemek suretiyle Allah'ın kendilerine lütufta bulunmasını ifade etmişlerdir. Eğer Kârun'a verilenler, din konusunda onun için en yararlı (aslah) olsaydı Allah'ın ötekilere vermemesi bir lütuf olmazdı. Bu durum, Kârun'a verilenlerin onun hakkında en yararlı olmadığını göstermektedir. Bilakis ona vermemek onun için en yararlı olandır. Dolayısıyla din konusunda kulun yararına olanı gözetmesi Allah'a vâcip değildir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve asbaha (وَأَصْبَحَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "s-b-h" kökünün "sabah vakti, aydınlık, gecenin karanlığının yırtılması ve rengin kızıla/beyaza çalması" manalarına geldiğini belirtir. İnsanın gece uykusundan uyanıp aydınlığa çıkması sebebiyle bu fiil, "bir halden başka bir hale geçişi/dönüşümü" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "asbaha" fiilinin salt bir zaman (sabahlamak) bildirmekten ziyade; kişinin zihninde yeni bir durumun "aydınlanması", eski gaflet halinden (karanlıktan) kurtulup yepyeni bir idrak boyutuna uyanarak o yeni hale "dönüşmesi" olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssadaki dramatik ve felsefi işlevini analiz eder. Karun'un yutulması gece (veya mecazi bir an) gerçekleşmiştir; ancak kitleler için asıl sarsıcı olay, güneşin doğuşuyla (asbaha) birlikte o devasa şatonun ve ihtişamın yerinde yeller estiğini, devasa bir boşluğu kendi gözleriyle gördükleri o "sabah vakti / uyanış anı"dır. Gaflet karanlığı bitmiş, acı hakikat "sabahlamıştır".

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin çoğul ve müzekker (eril) yapıda bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu, kendinden sonraki sıla cümlesini ("arzulayanları") bir özne grubu olarak çerçeveleyip sabitlediğini belirtir.

        Temennev (تَمَنَّوْا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "m-n-y" kökünün "bir şeye ölçü/miktar biçmek, takdir etmek ve ulaşılamayacak bir şeyi şiddetle kurgulayıp arzulamak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ümniyye" ve "temenni" kavramlarını (tefe'ul babında); insanın sadece meşru bir şey istemesi değil, kendi zihninde gerçekliği ve imkanı olmayan tatlı hayaller, kuruntular ve fanteziler üreterek nefsin o boş kurgulara aldanıp hasret çekmesi olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kitlelerin psikolojisindeki "temenni" eyleminin sosyolojik boyutunu inceler. Avam tabakası Karun'a bakıp sadece meşru bir rızık istemedi; onlar Karun'un o ahlaksız, şımarık ve tahakküm edici gücüne (batar'a) sahip olmayı "fantezi haline getirdiler, kuruntuyla arzuladılar" (temennev). Bu eylem, mazlumun zalimleşme arzusudur.

        Mekânehu (مَكَانَهُ)

        İbn Fâris, "k-v-n" (kevn/olmak) kökünden türeyen bu ismin "bir şeyin bulunduğu, varlık gösterdiği ve sabitlendiği mahal/yer" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mekân" kelimesinin sadece fiziksel bir arazi değil; bir kimsenin toplum içindeki statüsü, makamı, sahip olduğu nüfuzu ve oturduğu "mertebeyi" ifade ettiğini söyler. Kitleler Karun'un sadece altınlarını değil, doğrudan doğruya onun o dokunulmaz "sınıfsal konumunu / mekanını" temenni ediyorlardı.

        Bil-emsi (بِالْأَمْسِ)

        İbn Fâris, "e-m-s" kökünün "dünkü gün, içinde bulunulan günden hemen önceki zaman dilimi ve yakın geçmiş" manalarına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi tasvirindeki (tasvîr-i fenni) zaman algısını nasıl daralttığını analiz eder. Karun'un yükselişi ve ihtişamı uzun yıllar sürmüş olabilir, kitlelerin ona hayranlığı da uzun bir döneme yayılmış olabilir. Ancak ilahi azap o kadar ani ve silici gelmiştir ki; yüzyıllar gibi gelen o koca kapitalist şatafat ve ona duyulan hayranlık, zihinlerde aniden dümdüz edilip "daha dünkü çocukluk/gaflet" (bil-emsi) statüsüne, basit ve önemsiz bir maziye indirgenmiştir.

        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir. Uyanışın dildeki itirafıdır.

        Veykeenne (وَيْكَأَنَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu kelimenin yapısı hakkında farklı görüşler olmakla birlikte, genel kabulün; "vey" (şaşkınlık, pişmanlık ve uyarı bildiren nida/ünlem) ile "keenne" (sanki, adeta, -mış gibi) edatlarının birleşiminden oluştuğu yönünde olduğunu kaydeder. Cümleye "Vay canına! Demek ki öyleymiş, hayretler olsun, şimdi anladık ki!" şeklinde derin bir şok ve uyanış manası katar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik ve epistemolojik ağırlığını analiz eder. "Veykeenne" nidası, kapitalist bir illüzyonun (Karun'un şovunun) büyüsüne kapılmış kitlelerin, hakikatin o soğuk ve yıkıcı yüzüyle (hasf/çöküş ile) karşılaştıklarında yaşadıkları o sarsıcı kopuşun, felsefi ayılmanın ve kendi cehaletlerinden duydukları pişmanlığın (şokun) dildeki en saf dışavurumudur. Kitleler bu nida ile ideolojik uykularından uyanırlar.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki (İbranice Elohim, Süryanice Alaha) köklerine dikkat çekerek, mutlak otoritenin ve yaratıcı gücün özel ismi olarak Arapçaya yerleştiğini belirtir. Kitlelerin zihnindeki o sahte tanrı (Karun ve serveti) yıkılınca, yegane ve mutlak Otorite (Allah) yeniden cümlenin öznesi haline gelir.

        Yebsutu (يَبْسُطُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "b-s-t" kökünün "bir şeyi dümdüz etmek, yaymak, genişletmek, açmak ve bollaştırmak" manalarına geldiğini belirtir. Kabz (sıkmak/daraltmak) eyleminin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "bast" eyleminin rızık bağlamında kullanıldığında; ilahi iradenin bir kula dünyevi imkanları, zenginliği ve konforu sınırsızca, bol bol ve geniş bir şekilde sermesi olduğunu açıklar.

        er-Rızka (الرِّزْقَ)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün "bir canlıya verilen düzenli pay, nasip, yiyecek ve faydalanılan nimet" manalarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "rızık" kavramının ekonomi-politiğini inceler. Karun, servetin kendi mülkü (indî) olduğunu zannediyordu. Kitleler "veykeenne" (vay canına) diyerek şu gerçeği itiraf ederler: Yeryüzündeki tüm hazineler ve maddi imkanlar (rızk), Karun'un şahsi zekasının değil; yegane kozmik irade olan Allah'ın "yaydığı/genişlettiği" (yebsutu) ilahi bir paylaştırma sisteminden ibarettir.

        Limen (لِمَن)

        İbn Fâris, mülkiyet/yönelme bildiren "lâm" harf-i cerri ile ism-i mevsul olan "men" (kimse) edatının birleşiminden oluştuğunu belirtir.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün "bir şeyin var olmasını istemek, kastedip yönelmek ve dilemek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (ilahi dileme) kavramının, daima ilim ve hikmetle birlikte işleyen, mutlak, bağımsız ve hür bir tercih/irade olduğunu açıklar. Rızkı genişleten piyasa şartları değil, bu mutlak "meşîettir" (ilahi takdirdir).

        Min İbâdihî (مِنْ عِبَادِهِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün "boyun eğmek, itaat etmek ve tevazu göstermek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" (çoğulu ibâd) kelimesinin, iradesini Allah'a teslim etmiş, O'nun mülkünde olan kullar için kullanıldığını ifade eder. Karun, kendisini efendi (rab) sanıyordu; ancak o da yutulan diğerleri gibi sadece aciz bir "kul" (abd) idi.

        Ve Yakdiru (وَيَقْدِرُ)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün "bir şeye ölçü koymak, miktarını belirlemek, sınırlandırmak, kısmak ve gücü yetmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kadr / takdir" fiilinin "bast" (genişletme) fiilinin karşısında kullanıldığında; rızkın veya nimetin belirli bir ilahi hesapla kısılması, daraltılması, ucu ucuna yetecek kadar verilmesi (ıktâr) manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "yebsutu" (genişletir) ve "yakdiru" (daraltır) fiillerinin yan yana gelmesiyle oluşan zıtlığı (tıbak sanatını) analiz eder. Ekonomik dalgalanmaların, zenginliğin kibri ile fakirliğin isyanı arasındaki o devasa gelgitin asıl sahibinin (belirleyicisinin) piyasa veya patronlar değil, bizzat Allah olduğu gerçeği; kitleler tarafından ancak Karun yerin dibine geçince idrak edilmiştir. Daraltan da açan da sadece O'dur.

        Levlâ (لَوْلَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde şart ve imtina (engelleyici/yokluk) edatı olduğunu, "eğer ... olmasaydı" manasına geldiğini ve kendisinden sonraki olayın, ilk baştaki şartın gerçekleşmesi sebebiyle önlendiğini ifade ettiğini belirtir.

        En Mennellâhu (أَن مَّنَّ اللَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "m-n-n" kökünün "iyilik yapmak, lütfetmek, bir nimeti herhangi bir bedel veya ağırlık beklemeksizin vermek" manalarına geldiğini belirtir. (Başa kakmak manasındaki "minnet" de bu köktendir ancak Allah'a nispetinde bu mana yoktur, saf lütuftur).

        Gabriel Said Reynolds, "Allah bize lütfetmeseydi / minnet etmeseydi" ifadesindeki o devasa teolojik tersyüz oluşu inceler. Dün, Karun'un hazinelerine sahip olamamayı (fakirliği) büyük bir şanssızlık (hazzın azîm yoksunluğu) olarak gören kitleler; bugün, Karun gibi olmamalarını (arzularının reddedilmesini) doğrudan doğruya ilahi bir "kurtuluş, lütuf ve minnet" (menn) olarak görmeye başlamışlardır. Mahrumiyet, onları helakten kurtaran en büyük ilahi rahmete dönüşmüştür.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "alâ" harf-i cerri ile "nâ" (biz) zamirinin birleşiminden oluştuğunu; lütfun (menn) doğrudan kendi "üzerlerine", kendi hayatlarına müdahale ettiğini gösterdiğini belirtir.

        Lehasefe (لَخَسَفَ)

        İbn Fâris, "h-s-f" kökünün "yere batırmak, yerin dibine geçirmek ve yutmak" manasını yineler. Başındaki "lâm" edatı (le) yemine dayalı mutlak bir tekit/kesinlik bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatikal geçişine dikkat çeker. Seksen birinci ayette ceza "Biz batırdık" (hasafnâ) şeklindeyken; kitleler bu korkuyu bizzat içlerinde hissederek "Vallahi bizi de batırırdı!" (lehasefe binâ) diyerek o eskatolojik dehşeti (toprağın yarılma hissini) kendi ayaklarının altında hissederler.

        Binâ (بِنَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "bâ" harf-i cerri ve "nâ" zamiri ("bizimle, bizi"). "Bizi de kendisiyle birlikte (Karun'un yanında, o ihtişamın içinde olsaydık bizi de) yutardı" manasındaki o korkunç mekansal empatiyi yansıtır.

        Veykeennehû (وَيْكَأَنَّهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, uyanış, hayret ve idrak bildiren o sarsıcı nidanın (Vay canına, şimdi anladık ki!) cümlenin sonunda, çıkarılan o büyük ve nihai felsefi dersi sabitlemek için tekrarlandığını kaydeder.

        Lâ Yüflihu (لَا يُفْلِحُ)

        İbn Fâris, "f-l-h" kökünün temel manasının "yarmak, ikiye ayırmak ve toprağı işlemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "felah" kavramını; insanın önündeki engelleri, zorlukları ve karanlıkları yararak/aşarak istenilen o nihai aydınlığa, kurtuluşa ve zafere ulaşması olarak açıklar. Olumsuz (lâ) kullanımı, kurtuluş yollarının o kişiler için sonsuza dek kapandığını, o toprağın (azabın) yarılamayacağını ilan eder.

        el-Kâfirûn (الْكَافِرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün "bir şeyi örtmek, gizlemek, üstünü kapatmak" manalarına geldiğini belirtir. Çiftçiye tohumu toprağa gömdüğü için, geceye karanlığıyla eşyayı örttüğü için "kafir" denildiği gibi; kendisine verilen nimetin (veya rızkın) sahibini unutup, onu kendi şahsi mülkü zannederek o nimetin/hakikatin üzerini "örten, inkar eden ve nankörlük yapan" kişiye de "kafir" denilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında kıssanın bu muazzam kelimeyle (kâfirûn) bitirilmesinin teolojik ağırlığını analiz eder. Karun, klasik anlamda putlara tapan bir müşrik olarak değil; servetiyle şımaran, mülkün sahibini unutan ve parayı ilahlaştıran seküler bir figür olarak tanıtılmıştır. Ancak kitleler, o dehşetli uyanışın sonunda Karun'un bu ekonomik "kibrini ve nankörlüğünü", Kur'an lügatindeki o en ağır varoluşsal suçla (küfür/inkar ile) eşitlerler. Servetle şımaran ve nimeti kendinden bilen kişi sadece günahkar bir kapitalist değil; ilahi lügatte ebediyen kurtuluşa eremeyecek (lâ yüflihu) mutlak bir "nankör/kafir" olarak etiketlenir. Felsefi uyanış, bu kesin hükümle tamamlanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X