فَخَسَفْنَا بِه۪ وَبِدَارِهِ الْاَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۗ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 81. Ayet
Daralt
X
-
"Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı ona yardım edecek adamları olmadığı gibi, kendi kendini kurtarabilecek durumda da değildi."
Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Onlara karşı haksızlık yaptığı için. Yani Músá (a.s.) ve ashabına karşı. Artık Allah'a karşı ona yardım edecek adamları yoktu. Sanki o, Allah'ın azabını gidermekte malı ve taraftarlarıyla övünüyor ve bunlarla güçlü olduğunu zannediyordu. Bundan dolayı Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Artık Allah'a karşı ona yardım edecek adamları yoktu. Yani ona tábí olanlar ve onun taraftarları Allah'ın azabından onu kurtaramamıştır. Bu durum tıpkı şu sözleri söyleyen öbür käfirlerin zanları gibidir: "Biz servet ve nüfus açısından üstünüz". Onların bu zanlarına ve sözlerine ilişkin iki yön bulunmaktadır. Bunlardan biri şudur: Onlar, kendi aralarında birbirlerine verdiği eziyetten kurtardığı gibi mallarının ve tâbilerinin kendilerini Allah'ın azabından kurtaracağını zannetmişlerdi. Tıpkı Nuh'un oğlunun sözü gibi: "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım". İkincisi şu durumdur: Onlar, Allah katındaki değerleri dolayısıyla bu dünyada kendilerine mal ve taraftarların verildiğini zannetmişlerdi. Dolayısıyla ebediyen azap edilmeyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fehasafnâ (فَخَسَفْنَا)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "h-s-f" kökünün "bir şeyin yere batması, yerin dibine geçmesi, yutulması ve görünmez olması" manalarına geldiğini belirtir. Ayın tutulup ışığını kaybetmesine de bu yüzden "husûf" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "hasf" eylemini; yeryüzünün, üzerindeki ağırlıkla veya yapıyla birlikte aniden, şiddetli ve dehşet verici bir şekilde yarılıp onu kendi derinliklerine çekmesi, gömmesi olarak açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi ve psikolojik (tasvîr-i fenni) dehşetini analiz eder. Karun, bir önceki ayetlerde kavminin "üzerine" (alâ kavmihî) çıkarak o yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir kibirle yürüyordu. Ancak Allah "Biz onu yere geçirdik/yutturduk" (hasafnâ) diyerek; o çok güvendiği, üzerinde yürüyüp hava attığı o sert zemini aniden aktif bir cezalandırma aracına, bir yutucuya dönüştürür. Kibrin sahnesi, saniyeler içinde kibrin mezarı olmuştur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki teolojik ironisine dikkat çeker. Karun'un hazineleri o kadar ağırdı ki, anahtarları bile güçlü adamların "belini büküyor, onları yere doğru eğiyordu" (tenûu). Kibirle göğe yükselmeye çalışan Karun'un, tapındığı o devasa ağırlıktaki altınlarıyla birlikte yerçekimine (toprağın dibine) yenik düşmesi; suç ile ceza arasındaki o muazzam ontolojik uyumu (hasfı) gösterir. Yükü ağır olan, dibe batar.
Bihî (بِهِ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "bâ" harf-i cerrinin burada "musahabe" (birliktelik/beraberlik) veya fiili doğrudan nesneye bağlayan (ta'diye) işlevi gördüğünü kaydeder. Yeryüzü rastgele yarılmamış, ilahi irade o çöküşü "bizzat onunla / onun şahsıyla" (bihî) başlatarak cezayı mutlak bir isabete dönüştürmüştür.
Vebidârihil (وَبِدَارِهِ)
İbn Fâris, "d-v-r" kökünün "bir şeyin etrafında dönmek, kuşatmak, çevrelemek ve insanların toplanıp barındığı yer" manalarına geldiğini belirtir. Aileyi, hizmetçileri ve hazineleri bir araya getirip onları dışarıdan çevrelediği/koruduğu için geniş malikanelere "dâr" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "dâr" kelimesinin insanın bedenen ve ruhen kalıcı olarak yerleştiği, güvende hissettiği o devasa ve muhkem (sağlam) yurt/mesken olduğunu ifade eder.
Angelika Neuwirth, Karun'un şahsının yanı sıra "malikanesiyle/şatosuyla birlikte" (ve bidârihî) yere geçirilmesinin tarihsel ve sosyolojik boyutunu inceler. Karun sadece biyolojik olarak öldürülmemiştir; onun yeryüzündeki tüm sosyoekonomik izi, şatafatlı kurumları, zulmünün merkez üssü olan o devasa mülkü (dârı) tamamen silinmiştir. Yeryüzünde ona dair hiçbir arkeolojik miras, hiçbir kapitalist başarı abidesi bırakılmayarak, onun o sahte ebediyet iddiası kökünden kazınmıştır.
el-Arda (الْأَرْضَ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "aşağıda olan, ayak basılan, alçak zemin" manasına geldiğini belirtir. Göğün (sema) mutlak zıddıdır.
Dücane Cündioğlu, "yer/toprak" (ard) kelimesinin bu bağlamdaki felsefi işlevini analiz eder. İnsanın aslı topraktır (esfel/alçak olandır). Karun, serveti sayesinde bu "alçak" tabiatından sıyrıldığını, ilahlaştığını ve göklere hükmettiğini sanıyordu. Ancak yeryüzü (ard) onu içine çekerek, o sahte tanrıyı ait olduğu o en ilkel, en değersiz ve en karanlık aslına (çamuruna) acımasızca geri döndürmüştür.
Femâ Kâne (فَمَا كَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "meydana gelmek, varlık sahasına çıkmak ve olmak" manalarına geldiğini belirtir. Olumsuzluk edatıyla (mâ kâne / olmadı, bulunmadı) kullanılması, mutlak bir ontolojik yokluğu ve imkansızlığı ilan eder.
Lehû (لَهُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet ve aidiyet bildiren "lâm" harf-i cerri ile iyelik zamirinin (O'nun için / O'na ait) birleşiminin, Karun'un o devasa "sahiplik/benimdir" iddiasının tam çöküş anında nasıl bir hiçliğe (femâ kâne lehû / ona ait hiçbir şey kalmadı) dönüştüğünü vurguladığını kaydeder.
Min Fietin (مِن فِئَةٍ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "f-e-y" (veya f-y-e) kökünün "birbirine dönmek, destek olmak, aynı safta toplanmak ve dayanışma grubu" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fi'e" kelimesini; bir kişinin tehlike anında sığındığı, onun adına savaşan, onu savunan ve koruyan güçlü, organize fırka/hizip olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "fi'e" (destekçi grup) kavramının sosyopolitik ağırlığını inceler. Cahiliye ve kabile kültüründe bir insanın yeryüzündeki en büyük güvencesi arkasındaki "fi'esi" (askerleri, aşireti, satın aldığı korumaları) idi. Karun'un, o hazinelerin anahtarlarını taşıyan devasa bir "kuvvetli çetesi" (ulil-kuvveti) vardı. Ancak ilahi felaket vurduğunda, parayla satın alınmış o devasa sosyolojik güvenlik ağının (fi'enin) saniyeler içinde buharlaşıp ontolojik bir yokluğa dönüştüğü lügat üzerinden ilan edilir.
Yensurûnehû (يَنصُرُونَهُ)
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün "birine destek olmak, yardım etmek, onu düşmanından veya tehlikeden kurtarıp zafere ulaştırmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nusret" eyleminin, mutlak bir felaketten veya yenilgiden çekip çıkaran aktif, eylemsel ve güçlü bir savunma/yardım olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "ona yardım edecek/kurtaracak bir grup" (fietin yensurûnehû) ifadesinin iktisadi çöküşle bağını analiz eder. Karun'un sermayesi, ona yeryüzünde dokunulmaz bir "nusret" (koruma kalkanı ve zafer) sağlayacağı kuruntusunu vermişti. Oysa yere batma hadisesi (hasf) başladığında; ne o çok güvendiği parası, ne de parayla tuttuğu o elit zümreler ilahi iradenin karşısına dikilip ona "yardım etmeye" cesaret edebilirler. Sermaye, ilahi azap karşısında mutlak bir çaresizliktir.
Min Dûnillâhi (مِن دُونِ اللَّهِ)
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün "aşağısında, berisinde, daha düşük seviyede ve gayrısında" manalarına geldiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "Allah'tan başka / Allah'ın berisinde" (min dûnillâh) ifadesinin teolojik hiyerarşideki yerini inceler. Müşriklerin güvendiği tüm o meclisler, şefaatçiler, putlar veya (Karun'un şahsında) kapitalist hiyerarşiler; ontolojik olarak Allah'ın emrinin "çok çok aşağısında" (dûn) kalırlar. O mutlak dikey irade müdahale ettiğinde, o alt (dûn) sistemlerin tamamı çöker ve işlevsizleşir.
Vemâ Kâne (وَمَا كَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünden tekrar gelen bu yapı, Karun'un çevresindeki desteğin yokluğundan sonra, bizzat kendi içsel acizliğini beyan etmek için yeniden vurgulanan mutlak yokluk edatıdır ("Ve kendisi de olamadı").
Minel Muntasırîn (مِنَ الْمُنتَصِرِينَ)
İbn Fâris, "n-s-r" (yardım/kurtuluş) kökünden türeyen bu kelimenin ifti'al babında (muntasır) ism-i fail olduğunu; "kendi intikamını bizzat alabilen, dışarıdan yardım gelmese bile kendi başının çaresine bakıp zararı kendi gücüyle def edebilen kişi" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "muntasır" kavramını, insanın başına gelen musibetten kendi zekasını, gücünü veya çabasını kullanarak kurtulmayı başarması durumu olarak açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kıssanın ve cezanın finalindeki bu kelimenin yarattığı o muazzam psikolojik çöküşü (ve ironiyi) analiz eder. Karun, yetmiş sekizinci ayette göğsünü gererek "Bu servet bana sadece bendeki bir ilim (üstün zeka ve beceri) sayesinde verildi" (alâ ilmin indî) diyerek; dışarıdan kimseye ihtiyacı olmadığını, kendi kendine yettiğini ilan etmişti. Ancak yeryüzü yarılıp da onu yutmaya başladığında; o çok övündüğü zekası, kurnazlığı ve şahsi gücü tamamen sıfırlanır. O, "kendi kendini kurtarabileceklerden" (el-muntasırîn) de olamamış; o sahte tanrılık kurgusu, çaresiz bir feryatla toprağın altında son bulmuştur. Karun ne dışarıdan kurtarılabilmiş (nusret görmüş), ne de kendisini kurtarabilmiştir (muntasır olabilmiştir). Mutlak iflas budur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla