اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
“Kârun Mûsa'nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: 'Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez."
Kârun Kıssası
Kârun Mûsa'nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. -En doğrusunu Allah bilir ya- sanki Cenâb-ı Hak Mekke ehlini korkutmakta ve Allah'a ve resûlüne haksızlık etmelerinden dolayı daha önce Mûsaya (a.s.) ve kavmine haksızlık ettiği için Kârun'a geldiği gibi kendilerine gelecek bir azap ile onları tehdit etmektedir. Öyle ki Músa'ya (a.s.) olan akrabalığı ve onunla olan bağlantısı Kârun'a hiçbir fayda vermemişti. Zira belirtildiğine göre o, Mûsa'nın (a.s.) amcaoğlu ve eniştesi, kız kardeşi Meryem'in kocasıydı. En doğrusunu Allah bilir ya, buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizinle Resûlullah arasındaki akrabalık ve onunla olan bağlantınız, Allah'ın azabı ve dünyadaki gazabından korunmada size fayda vermez. Zira siz ona haksızlık ettiniz ve ona uymayı terkettiniz. Nitekim Kârun ile Mûsâ (a.s.) arasındaki akrabalık da ona haksızlık ettiğinde Allah'ın azabı ve dünyadaki gazabı karşısında fayda vermemişti. Yine İbrahim'in (a.s.) babasına, ona haksızlık ettiğinde ve ona uymayı terkettiğinde onun babası olması bir fayda vermemişti. Nitekim İbrahim ondan uzaklaşmıştı. Zira O şöyle demişti: "Babacığım! Allahın azabına uğramandan ve böylece şeytanın yandaşı olmandan korkuyorum". Yine Nuh'un (a.s.) ve Lût'un (a.s.) karılarına, aralarındaki karı-koca ilişkisi, o iki peygambere karşı haksızlık ettiklerinde ve onlara uymayı terkettiklerinde Allahın azabının ve gazabının inmesini engellemede fayda vermemişti. Buna göre ey Mekke ehli! Resûlullah'a olan akrabalığınız ve onunla olan bağlantınız, Allahın azabına ve gazabına karşı size fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir.
O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Müfessirler, peygamberlere haksızlık etmesi hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Mûsâ (a.s.) Allah'ın ona vermiş olduğu malın zekâtını istemiş, o bunu kabul etmemiş ve vermeyi reddetmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara yönelik haksızlığı şudur: O Mûsaya (a.s.) köle olarak bir kadın vermişti. Böyle yapmasının sebebi bu kadının Mûsa'ya (a.s.) iftira ederek zina isnadında bulunmasıydı. Böylelikle seçkinlerin ve ileri gelenlerin gözünde Mûsa'yı küçük düşürmeyi ve onların onu recmetmesini istemişti. Allah Teâlâ bu durumdan onu korumuş ve temize çıkarmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Kârun ona malının ve çocuklarının çokluğuyla haksızlık etmiştir. Bu şuna benzer: Sanki o, Allah'ın azabından ve cezasından korunmakta malının çokluğuyla övünmüştür. Tıpkı Mekke ehlinin, "biz servet açısından üstünüz" demeleri gibi. Bazıları şöyle demiştir: Ona haksızlık etmiştir. Çünkü nübüvvet görevi Mûsa'ya verilmiş, ilmî görev Hârun'a (a.s.) verilmiş, Kârun'a ise bir şey verilmemiştir. Dolayısıyla o, Mûsâdan (a.s.) ve ona uyanlardan uzaklaşmış, kendisine pek çok insan tâbi olmuştur. Böylelikle ona haksızlık etmiştir. Buna benzer birçok görüş söylenmiştir. En uygunu belirtmiş olduğu haksızlığın Firavun ve Hâmânın ona karşı haksızlığı gibi olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: "Andolsun biz Mûsa'yı âyetlerimizle ve apaçık bir kanıtla Firavun, Hâmân ve Kârun'a gönderdik; ama onlar, O bir yalancı, bir sihirbaz!' dediler". Şu ilâhî beyan da bunun gibidir: "Kârun, Firavun ve Hâmân'ın akıbeti de aynı oldu. Gerçekte Mûsâ onlara açık seçik deliller getirmişti; ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu". Firavun ve Hâmân'da bulunan inkâr ve onun nübüvvetini reddetme ve onu sihirbaz ve yalancı olarak niteleme hali Kârunda vardı. Bu durum, ona karşı haksızlıktı. Bir diğer yaklaşım da haksızlığın tefsir edilmemesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak haksızlığı bildirmiş, fakat bu haksızlığın ne olduğunu açıklamamıştır. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara karşı haksızlığı elbisesinin bir karış uzun oluşudur. Aynı şekilde bu durumu da bilmiyoruz. Bu da önceki gibidir.
Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Bazıları şöyle demiştir: Anahtarlarını. Hazinelerini. Bazıları şöyle demiştir: Anahtarlarını sözünde geçen "mefâtih" (مفاتح) kelimesi, "miftâh" (مفتاح) kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin aslı "yâ" harfiyle "mefâtîh" (مفاتيح) şeklindedir. Anlatıldığına göre onun hazineleri şu kadar bin idi. Yine bunun anahtarlarını şu kadar katır taşımaktaydı. Yine şu deridendi veya şu nesneden idi ve şu değerdeydi. Bütün bunları kesin olarak bilemeyiz ve buna ilişkin bir yorumda bulunmayız. Ancak Kur'ân'da belirtildiği kadarını açıklarız. Zira Kur'ân'da hazineler ve anahtarlar belirtilmiş, bunun da güçlü ve kuvvetli bir ekip tarafından taşındığı bildirilmiştir. Bu durum belirtilen hazinenin çokluğu sebebiyledir. Fakat bunun değerini ve sayısını; mahiyetini ve kemiyetini bilemeyiz. Aynı şekilde ekibin kaç kişiden oluştuğunu bilemeyiz. Bununla birlikte müfessirler bu konuda yorumlar yapmıştır. Bazıları on ile kırk arası demiştir. Bazıları on ile yetmiş beş arası demiştir. Bazıları on ile on beş arası demiştir. Biz buna ilişkin olarak da bir yorum yapmayız ve bunların sayısını belirtmeyiz. Sadece şunu söyleriz: Bu kavram, fertleri birbirini destekleyen ve tutan bir topluluğu ifade etmektedir. Bunların hepsi aynı durumu anlatmaktadır. Aynı şekilde "Şîa" (الشيع) kelimesi fertleri birbirini tutan ve birbirine uyan topluluk mânasındadır. Bundan dolayı Yûsuf'un (a.s.) kardeşleri babalarına "biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde eğer onu kurt yerse" demişlerdir. Yani birbirini destekleyen bir topluluk iken onu kurdun yemesine izin vermeyiz. Eğer biz bunu yapamaz ve onu koruyamazsak bu durumda "biz aciz kimseler sayılırız".
Anahtarlarını bir ekip bile zor taşırdı. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu anahtarlar söz konusu ekibe ağır gelmekteydi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Zor taşırdı. Yani ekip bu anahtarları taşıdığında bunların ağırlığından dolayı eğilirdi. Ebû Avsece şöyle demiştir: Bir ekip zor taşırdı. Yani ekip bu anahtarları taşımaktan aciz kalırdı. Bazıları şöyle demiştir: "tenûu" (لتنوء) ağır gelir mânasındadır. "Usbe" (العصبة) ise topluluk anlamına gelmektedir.
Halkı ona şöyle demişti: Sakın şımarma! Bazıları şöyle demiştir: Sevinçten şımarma. Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Şımaranları. Sakın şımarma sözünün şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani Allah'ın sana verdiği zenginlik dolayısıyla insanlara karşı büyüklenme ve kibirlenme. Bir diğer muhtemel yorum da şudur: Sakın şımarma. Yani bu zenginliğine güvenme ve dayanma. Allah böyle kimseleri sevmez.
Yorumu Yorumla
-
Kârûne (قَارُونَ)
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olmadığını, İbranicedeki "Korah" (קרח) isminin Arapçalaşmış formu olduğunu belirtir. Eski Ahit'te (Çıkış ve Sayılar kitaplarında) Hz. Musa'ya isyan eden zengin ve kibirli bir figür olarak yer alan bu isim, Kur'an lügatine tarihsel bir "kibir ve servet" arketipi olarak geçmiştir.
Angelika Neuwirth, Geç Mekke dönemi surelerindeki bu İncil/Tevrat figürünün kullanımını polemik bir strateji olarak analiz eder. Kur'an, Karun'u sadece tarihi bir şahıs olarak değil; Mekke'nin o zengin, şımarık ve vahyi küçümseyen tüccar oligarşisinin (Kureyş aristokrasisinin) kendi yüzlerini görecekleri devasa bir "kapitalist zorba" aynası olarak kurgular. Karun, Mekkeli sermayedarların tarihsel prototipidir.
Kavmi (قَوْمِ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat göstermek" manalarına geldiğini belirtir. Aynı gaye etrafında toplanan, birlikte hareket eden insan yığınlarına bu kökten hareketle "kavm" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta kavm kelimesinin, birbirine nesep, kültür veya inançla tabi olan ve ortak bir toplumsal yapıyı paylaşan zümre olduğunu söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Karun, Musa'nın kavmindendi" (kâne min kavmi Mûsâ) ifadesindeki sosyolojik ve dramatik vurguyu inceler. Karun, İsrailoğullarını ezen dışarıdaki bir düşman (Firavun gibi bir Mısırlı) değildi; o, bizzat ezilen sınıfın (İsrailoğullarının) içinden çıkmış biriydi. Bu ifade, servetin ve gücün; mazlum bir topluluğun ferdini bile nasıl kendi halkına ihanet eden bir zorbaya dönüştürebileceğinin en sarsıcı lügatsel kanıtıdır.
Mûsâ (مُوسَىٰ)
Arthur Jeffery, ismin Mısır veya İbrani kökenli olduğunu, "sudan çıkarılmış/alınmış" manasına geldiğini kaydeder.
Gabriel Said Reynolds, kıssadaki Musa ve Karun diyalektiğini inceler. Musa ilahi yasayı, peygamberliği ve adaleti temsil ederken; Karun onun tam karşısına konumlandırılmış, ilahi yasayı reddedip sadece yeryüzünün maddi gücüne (altına/servete) dayanan dünyevi hegamonyayı temsil eder. İki isim, din ve sınıfsal güç çatışmasının sembolleridir.
Febeğâ (فَبَغَىٰ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "b-ğ-y" kökünün "bir şeyi şiddetle arzu etmek, istemek, haddi aşmak, taşkınlık yapmak ve zulmetmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bağy" kavramını, kişinin adaletin ve fıtratın sınırlarını aşarak, başkasının hakkına tecavüz etmesi, kibirlenerek zorbalık taslaması olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde "bağy" (taşkınlık/azgınlık) kelimesini, mutlak ekonomik refahın (batar'ın) doğurduğu o nobran ve saldırgan sosyoloji üzerinden okur. Karun'un "onlara karşı azgınlaşması/taşkınlık yapması" (febeğâ aleyhim), sıradan bir ahlaki düşüş değil; elindeki devasa serveti silah olarak kullanarak, kendi yoksul halkı üzerinde sınıfsal bir diktatörlük, kibir ve tahakküm (bağy) kurmasıdır.
Dücane Cündioğlu, bu kelimenin politik ekonomisini analiz eder. Karun, zenginleştiği an kendi halkıyla (kavmiyle) eşitlenmeyi reddetmiş, sahip olduğu sermaye onu ahlaken yozlaştırarak kendi kardeşlerine karşı bir "sömürücüye / ezen güce" (bağy edene) dönüştürmüştür. Sınıf atlama kibri, Kur'an lügatinde "bağy" olarak etiketlenir.
Âteynâhu (وَآتَيْنَاهُ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel anlamının "bir yere gelmek, ulaşmak ve birine bir şey vermek, bahşetmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) eyleminin, verenin alana lütfuyla, bir hak ediş olmaksızın cömertçe ihsan etmesi olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin birinci çoğul şahısla (Biz ona verdik / âteynâhu) kullanılmasının teolojik gücüne dikkat çeker. Karun o devasa serveti kendi dehasıyla elde ettiğini sanmaktadır, ancak ayet daha en baştan "Biz ona verdik" diyerek; yeryüzündeki tüm hazinelerin asıl sahibinin Allah olduğunu, insanın elindekinin mutlak mülkiyet değil, sadece ilahi bir lütuf (ve imtihan) olduğunu tescil eder.
el-Künûzi (الْكُنُوزِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "k-n-z" kökünün "malları, paraları ve değerli eşyaları üst üste yığmak, biriktirmek, gömmek ve saklamak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kenz" (çoğulu künûz) kelimesini, insanın toplumun faydasına sunmadığı, infak etmediği, tamamen kendi şahsi arzusu ve güç hırsı için stoklayıp kasalara kilitlediği "yığılmış hazineler" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin Kur'an'ın iktisat ahlakındaki yerini analiz eder. Karun'un zenginliği, topluma fayda sağlayan, üretime dönük, dolaşımdaki helal bir sermaye değildir; o, hastalıklı bir istifçiliğin, başkalarını yoksullaştırarak kendi tekeline aldığı, tedavülden çekilmiş "ölü ve kibirli bir istifin" (künûz) ta kendisidir. Kenz, kapitalist hırsın ve adaletsiz bölüşümün lügattaki adıdır.
Mefâtihahu (مَفَاتِحَهُ)
İbn Fâris, "f-t-h" kökünün "kapalı olanı açmak, kilidi çözmek ve bir şeyi görünür kılmak" manalarına geldiğini belirtir. Kilitli kapıları açan alete bu kökten "miftâh" (çoğulu mefâtih) denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "mefâtih" kelimesinin hazinelerin kapılarını açan "anahtarlar" olduğunu söyler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi tasvirindeki (tasvîr-i fennî) o muazzam grotesk (abartılı) ve görsel gücünü analiz eder. Ayet, Karun'un altınlarının veya mücevherlerinin miktarından bahsetmez; doğrudan doğruya "Sadece anahtarları bile..." diyerek dehşet verici bir zihinsel resim çizer. Sadece o kilitleri açan demir parçalarının (mefâtih) bile devasa bir ağırlığa ulaşması, hazinelerin asıl hacminin insan aklının sınırlarını aşan bir çılgınlık boyutunda olduğunu gösteren sarsıcı bir metaforik kurgudur.
Letenûu (لَتَنُوءُ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-v-e" kökünün "ağır bir yükle ayağa kalkmaya çalışmak, yükün ağırlığından dolayı taşıyanın belinin bükülmesi, yana doğru eğilmesi ve zorlanması" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "neve" eylemini, taşınan yükün ağırlığının bedene eziyet etmesi ve kişiyi fiziksel olarak çökertmesi olarak tanımlar. "Tarih boyunca sahip olunan ağırlıkların en ağırını" resmetmek için kullanılan bir fiildir.
Bil-Usbeti (بِالْعُصْبَةِ)
İbn Fâris, "a-s-b" kökünün "bir şeyi sıkıca bağlamak, sarmak ve dayanışma içinde olmak" manalarına geldiğini belirtir. Birbirine sımsıkı bağlı, güçlü ve dayanışma içindeki erkek topluluğuna (genellikle on ile kırk kişi arasındaki savaşçı gruba) "usbe" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "usbe" kelimesinin tekil bireyler değil, güçlü ve kalabalık bir çete/ekip olduğunu ifade eder.
Ulil-Kuvveti (أُولِي الْقُوَّةِ)
İbn Fâris, "k-v-y" kökünün "zaafın ve zayıflığın zıddı olarak sağlamlık, fiziksel ve yapısal direnç, güç" manalarına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "usbeti ulil-kuvveti" (kuvvet sahibi, sarsılmaz ve kalabalık bir grup) tamlamasının, Karun'un anahtarlarının (mefâtih) ne kadar absürt bir ağırlığa ulaştığını göstermek için tasarlandığını kaydeder. O devasa servetin sadece anahtarlarını taşımak bile sıradan insanların değil, pazu kuvvetiyle övünen özel seçilmiş pehlivanların/hamalların (ulil-kuvvet) belini bükmektedir (tenûu). Zenginliğin, sahibini koruyan değil, fiziken ve ruhen ezen (ağırlık yapan) bir yük olduğunu lügat üzerinden ispatlar.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin insanın iç dünyasındaki öğüdü dışa vurma vasıtası olduğunu tanımlar.
Lâ Tefrah (لَا تَفْرَحْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "f-r-h" kökünün "aşırı sevinç, kalbin mutluluktan coşması ve tasadan/hüzünden kurtulmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ferah" kavramını neşelenmek olarak açıklar; ancak kelimenin Kur'an'daki olumsuz (nefy) kalıplarında kullanıldığında, fıtri bir sevinçten ziyade; kişinin sahip olduğu dünyevi nimetlerden dolayı böbürlenmesi, aklını kaybetmesi, kibre kapılarak şımarıkça bir taşkınlığa (batar'a) düşmesi olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde "ferah" (şımarık sevinç) kavramını, Karun'un psikolojisi üzerinden inceler. İnançlı halkının (kavminin) ona "Şımarma / Böbürlenerek sevinme" (Lâ tefrah) uyarısı, sadece gülmemesi için değil; servetin yarattığı o narsistik, kör edici ve insanı ontolojik bir hezeyana (kibre) sürükleyen sahte neşe haline karşı yapılan sosyo-psikolojik bir frenlemedir.
Yühibbü (يُحِبُّ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "h-b-b" kökünün "sevgi, kalbin bir şeye meyletmesi ve bağlılık" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet" kavramını, iyi, yakın ve güzel bulduğu şeye doğru çekilmek, ondan razı olmak olarak tanımlar. Olumsuz kullanımı (lâ yühibbü / sevmez / razı olmaz), ilahi rızanın o eylemden tamamen kesilmesi demektir.
el-Ferihîn (الْفَرِحِينَ)
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin finalindeki "Muhakkak ki Allah şımarıkları/böbürlenenleri sevmez" (innallâhe lâ yühibbül ferihîn) ifadesinin teolojik ahlakını analiz eder. Kur'an, zenginliği (serveti) özünde lanetlemez; ancak servetin (künûz) insanı getirdiği o hastalıklı kibir durağını (ferah'ı) şiddetle reddeder. Allah'ın sevmediği şey para değil, paranın insan onurunu, eşitliğini ve tevazusunu yok ederek kişiyi "şımarık, zalim ve bencil bir arzu makinesine" (ferihîn) dönüştürmesidir. Karun kıssası, kibre karşı yazılmış ilahi bir ekonomi politiktir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla