Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 75. Ayet

    وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veneza’nâ min kulli ummetin şehîden fekulnâ hâtû burhânekum fe’alimû enne-lhakka li(A)llâhi vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Her ümmetten bir şahit çıkarıp, 'kesin delilinizi getirin!' diyeceğiz. O zaman anlarlar ki hakikat Allah'a mahsustur ve uydurageldikleri şeyler (putlar) kendilerini bırakıp gitmişlerdir."

      Her ümmetten bir şahit çıkarıp. Denildi ki: Her ümmetin şahidi peygamberidir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!", "Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız ve artık inkâr etmiş olanların, ne (olmadık) mazeretler ileri sürmelerine izin verilecek ne de onlardan Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermeleri istenecektir". Bunlar şahit olarak nitelenmiştir, çünkü onların yaptıklarına şahitlik etmişler ve -en doğrusunu Allah bilir ya- onların inkâr etmeleri ve inanmalarına, kabul etmeleri ve reddetmelerine tanıklık etmişlerdir. Kesin delilinizi getirin! diyeceğiz. Yani bunların inkârcılarına, putları ilâh olarak nitelemenize veya bunların ibadete lâyık olduklarına yahut bunların Allah katında şefaatçi olduklarına ilişkin kesin delilinizi getirin! diyeceğiz. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır. İddia ettiğiniz üzere kesin delilinizi getirin!

      O zaman anlarlar ki hakikat Allah'a mahsustur. Bu beyan da aynı şekilde farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onlar ulûhiyet ve rubûbiyetin Allah'a mahsus olduğunu anlarlar. Bir diğeri, şudur: Onlar şefaatin Allah katında şefaatçi olmaları için taptıkları putlara değil, Allah'a mahsus olduğunu anlarlar. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "De ki: Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allah'a aittir". Diğer bir muhtemel yorum da şudur: Onların yükümlü olduğu hakikatin, Allah'a kulluk etmek olmasıdır. Bir başka yorum şudur: Peygamberler getirmiş oldukları hakikati, Allah katından getirmişlerdir. Uydurageldikleri tanrıları (putlar) kendilerini bırakıp gitmişlerdir. Yani bu putlara tapmada ummuş oldukları şefaat ve yakınlık onları bırakıp gitmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Neza'nâ (وَنَزَعْنَا)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "n-z-a" kökünün "bir şeyi yerinden söküp çıkarmak, şiddetle çekip almak ve bulunduğu yerden ayırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "nez'" eylemini, bir şeyi kökünden veya sıkıca bağlı bulunduğu yerden kuvvet uygulayarak, sertçe ve kesin bir şekilde koparıp almak olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, ayetteki bu fiilin mahşer yerindeki dramatik sahneyi kurgulama gücünü analiz eder. Şahitlerin o devasa, kaotik kalabalıklar içinden tek tek "çekilip çıkarılması" (neza'nâ), ilahi adaletin suçlularla yüzleşmek için uyguladığı o karşı konulamaz, sarsıcı ve mutlak ayrıştırma operasyonudur. Kaçış veya saklanma imkanı, bu ilahi "söküp alma" hamlesiyle yok edilir.

        Ümmetin (أُمَّةٍ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-m-m" kökünün "bir şeyin aslı, temeli, sığınılan yeri ve yönelinen merkezi" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ümmet" kelimesinin, aynı inancı, aynı zaman dilimini veya aynı mekanı paylaşan, ortak bir hedef etrafında toplanmış şuurlu insan topluluğu olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın hesaplaşma sahnelerindeki "ümmet" vurgusunu inceler. Kıssadaki bu kelime, eskatolojik (ahiret eksenli) yargılamanın sadece bireysel değil, aynı zamanda sosyolojik, tarihsel ve kurumsal (ümmet bazında) bir boyutu olduğunu gösterir. Her toplum kendi ürettiği şirk sisteminden ve kendi tarihi serüveninden topluca hesaba çekilecektir.

        Şehîden (شَهِيدًا)

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün "hazır bulunmak, bir olaya bizzat gözleriyle şahit olmak, bilmek ve bildiğini kesin bir dille beyan etmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehîd" kelimesini, hakikate kesin olarak vakıf olan, yalan söylemeyen ve şahit olduğu o gerçeği ilahi mahkemede korkusuzca dile getiren kişi (hususiyetle peygamber) olarak açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ilahi mahkemedeki hukuki ve teolojik ağırlığına dikkat çeker. Her ümmetin içinden çıkarılan bu "şahitler" (şehîd), onlara dünyadayken ilahi mesajı ileten peygamberlerdir. İlahi mahkeme, kapalı kapılar ardında veya tek taraflı bir kararla değil; doğrudan doğruya dünyadaki tebliğ sürecine, müşriklerin itirazlarına ve zulümlerine bizzat şahit olan elçilerin "şehadetiyle" kurulan adil ve şeffaf bir yüzleşmedir.

        Fekulnâ (فَقُلْنَا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin, ilahi iradenin mutlak, doğrudan ve hiçbir şüpheye mahal bırakmayan sarsılmaz fermanı olduğunu ifade eder.

        Hâtû (هَاتُوا)

        İbn Fâris, "h-t-y" kökünden türeyen bu emir fiilinin "bir şeyi ver, getir, buraya sun" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin somut bir delili, kanıtı veya argümanı tartışma anında açıkça ortaya koyma talebi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "Hâtû" (getirin / sunun) emrinin polemik bağlamını inceler. Müşrikler dünyadayken putları ve şirki kibirle savunup durmuşlardır. Mahkeme gününde Allah onlara "Getirin bakalım" diyerek; o asılsız kurgularına (za'mlarına) karşı felsefi, rasyonel ve ezici bir iddia talebinde bulunur. Bu, sözün bittiği ve ispatın istendiği o geri dönülmez andır.

        Bürhâneküm (بُرْهَانَكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "b-r-h" kökünün "aydınlık, beyazlık, şüpheyi tamamen ortadan kaldıran ve gerçeği parlatan kesin delil" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bürhân" kavramını, doğruluğu mutlak ve kesin olan, içinde hiçbir yalan, zan veya şüphe ihtimali barındırmayan, aklı aydınlatan en güçlü kanıt olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini kadim dillerde arayarak, Habeşçedeki (Ethiopic) "berhān" (ışık, aydınlanma) kelimesinden Arapçanın dini/felsefi lügatine geçtiğini belirtir. Işık nasıl karanlığı boğup her şeyi görünür kılarsa, bürhan da yalanı ve şüpheyi öyle yok eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ilahi mahkemedeki "Bürhanınızı/kesin delilinizi getirin" (hâtû bürhâneküm) talebinin teolojik rasyonalitesini analiz eder. Bu ayet, dinin ve inancın sadece kuru bir taklit, atalar geleneği veya kuruntularla değil; doğrudan doğruya akli ve nakli "kesin delillerle" (bürhanla) temellendirilmesi gerektiğini gösterir. Mahşer gününde, müşriklerin inanç sisteminin hiçbir rasyonel dayanağı veya "bürhanı" olmadığı tüm kozmik varlıkların önünde ifşa edilir.

        Fe'alimû (فَعَلِمُوا)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine dair zihinde kesin ve ayırt edici bir iz (alamet) bırakmak, gerçeğe nüfuz etmek" manasına geldiğini belirtir. Cehaletin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını, şüphe götürmez bir idrak ile eşyanın veya durumun mahiyetini mutlak surette kavramak olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), buradaki bilme eyleminin (alimû / bildiler) eskatolojik (ahiret eksenli) trajedisini inceler. Dünyadayken hakikate karşı gözlerini ve akıllarını kapatan müşrikler; bürhan (kesin delil) getiremeyip dilleri tutulduğunda gerçeği "bilirler". Ancak bu bilme eylemi, insanı kurtaran bir hidayet değil; iş işten geçtikten, azapla yüzleştikten sonra mutlak gerçeği (hakikati) tüm çaresizliğiyle, acı ve yıkıcı bir şekilde idrak etme (kabul etme) halidir. Geç kalmış bir aydınlanmadır.

        Enne (أَنَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "enne" edatının isim cümlesinin başına gelerek ona mutlak bir kesinlik (tekit) ve "şüphesiz ki, muhakkak" manası kattığını belirtir. İdrak edilen o acı gerçeğin sarsılmazlığını pekiştirir.

        el-Hakka (الْحَقَّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temel manasının "bir şeyin yerli yerinde, sarsılmaz, doğru, sabit ve kalıcı olması" olduğunu belirtir. Batılın (yok olup gidenin) mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, hak kelimesinin adalete, akla ve eşyanın ontolojik gerçeğine mutabakatı ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde "el-Hakk" kavramının bu mahkeme sahnesindeki tezahürünü inceler. Dünyadayken binlerce sahte hakikat, yalan, kurgu ve put üretilmişti. Ancak mahşerde bürhanlar (deliller) çökünce; yeryüzündeki o tüm geçici yanılsamalar dağılır ve mutlak, kalıcı, sarsılmaz varoluşsal gerçeğin (el-Hakk'ın) tüm çıplaklığıyla sadece Allah'a ait olduğu ortaya çıkar. Batıl erimiş, geriye sadece Hak kalmıştır.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "lâm" harf-i cerri ile Allah lafzının birleşiminden (lillâhi / Allah'ındır, Allah'a aittir) oluşan bu yapının, hakikatin (el-Hakk) paylaşılamaz ve ortak koşulamaz bir şekilde, sadece ve yalnızca mutlak Yaratıcı'nın tekelinde olduğunu, O'na has (tahsis) edildiğini kaydeder.

        Ve dalle (وَضَلَّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin yok olup gitmesi" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" eyleminin, bir şeyin gözden kaybolması, hükümsüz kalması ve hedefine ulaşamadan eriyip bitmesi olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "dalle 'anhüm" (onlardan sapıp gitti / kaybolup uzaklaştı) yapısının edebi bir ironi taşıdığına dikkat çeker. Müşrikler dünyadayken "dalâlet" (sapkınlık) içindeydiler; ahirette ise güvendikleri o şefaatçiler, putlar ve sahte bürhanlar onları yüzüstü bırakarak tamamen hiçliğe ve "kayboluşa" (dalâlete) mahkum olurlar. Kaybolanlar, kaybettiklerini yitirirler.

        Mâ kânû (مَّا كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Kânû" (idiler) geçmiş zaman yapısı, eylemin dünyada süreklilik arz ettiğini gösterir.

        Yefterûn (يَفْتَرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "f-r-y" kökünün "bir deriyi kesmek, yarmak, uydurmak ve aslı olmayan bir şeyi kasten kurgulamak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iftira" kavramını (ifti'al babında), birine ait olmayan bir sözü, bir eylemi veya vasfı tamamen yalan üzerine kasten uydurup o kişiye yamamak, gerçeği tahrif etmek olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin mahkeme finalindeki polemik gücünü ve teolojik ağırlığını analiz eder. Müşriklerin putları Allah'a ortak koşmaları (şefaatçi saymaları) basit bir inanç kayması veya masum bir yanılgı değildir; Kur'an bunu doğrudan doğruya ilahi zata, evrenin işleyişine ve hakikate karşı yapılmış kasti, arsız ve devasa bir "iftira / felsefi kurgu" (yefterûn) olarak etiketler. Dünyadayken üzerine titredikleri bu yalan imparatorluğu, "kesin delil" (bürhan) karşısında paramparça olur ve o iftiralar hiçliğin karanlığında "kaybolup gider" (dalle).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X