Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 74. Ayet

    وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyevme yunâdîhim feyekûlu eyne şurakâ-iye-lleżîne kuntum tez’umûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün Allah onlara seslenerek, 'Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz şeyler hani nerede?' diye soracaktır."

      O gün Allah onlara seslenerek, 'Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz şeyler hani nerede?' diye soracaktır. Bunu daha önce açıkladık. Cenâb-ı Hakk'ın defalarca tekrar etmiş olduğu bu âyetlerin bir kısmı meâlen şöyledir: "O gün Allah onlara hitap ederek, 'peygamberlere ne cevap verdiniz?' diye sorar", "O gün Allah onları huzuruna çağırarak, 'Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?' diye sorar" ; "Allah'a koştuğunuz ortaklarınızı çağırın! denir", Defalarca tekrar edilse ve yenilense dahi onların bunları tasdik etmeyecekleri ve kabul etmeyeceklerine dair Cenâb-ı Hakk'ın ilmi olmasına karşın bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri delil getirmenin gerekli oluşudur. Çünkü her ne kadar onlar dinlemeseler de kendilerine dinleme ve işitme imkânı verilmiştir. İkinci olarak bunda müminlere yönelik çeşitli yönlerden nasihat vardır. Bunlardan biri şudur: Bu, kendilerinin Allah'tan başkasına tapmaktan korunmuş olmalarına ve Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu büyük nimetleri bilmeleri için ibadete lâyık olan Allah'a tapmakta başarılı kılınmalarına karşı şükretmeleri içindir.

      İkincisi şudur: Ismet sahibi peygamberlerin sakındırdıkları fiiller karşısında kâfirlerin içinde bulundukları inanç ve davranışlara dönmeleri halinde varacakları akıbetlerinden sakınsınlar diye bu yapılmıştır. Tıpkı şu ilâhî beyanda İbrahim'in (a.s.) söylediği gibi: "Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut". Bunun örnekleri çoktur.

      Üçüncüsü davranışa dair korkudur. Ötekilere itikada dair davranıldığı gibi bunlara da amel konusunda aynı muamelede bulunulmasın diye böyle hitap edilmiştir. Çünkü müminler her ne kadar itikat ve ibadet etmede başkasını ortak koşmakta ötekilerden farklılık gösterseler de amel konusunda onlara muvafakat etme ihtimalleri vardır. Dolayısıyla belirttiğimiz nedenlerle kâfirler bunları dinlemedikleri halde bu haberler ve âyetler müminlere defalarca tekrar edilmiştir.

      Dördüncüsü şudur: Bu âyetler defalarca tekrar edilmiştir. Çünkü onlar belki bir vakit kabul etmez, bir vakit ise kabul edebilirler. Dolayısıyla şöyle diyebilirler: Eğer tekrar edilse ve yenilense kabul ederiz. Böylelikle bu âyetler tekrar edilmiş ve yenilenmiştir ki onlar "eğer yenilense ve tekrar edilseydi kabul ederdik" demesinler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yevme (وَيَوْمَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "y-v-m" kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık vakit veya sınırları belli olan bir zaman dilimi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "yevm" kelimesinin burada standart bir günü değil; zamanın ve mekanın boyut değiştirdiği o mutlak, devasa ve kozmik hesap anını ifade ettiğini söyler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi kurgusunda bu zamansal işaretleyicinin (ve yevme / o gün) aynı sure içinde (62. ayetten sonra burada 74. ayette) tekrarlanmasının litürjik ve dramatik bir "nakarat" işlevi gördüğünü analiz eder. Bu kelime, muhatabın zihnini 71, 72 ve 73. ayetlerdeki o devasa astronomik ve felsefi tasavvurlardan (gece ve gündüzün kozmik döngüsünden) aniden çekip alarak; tekrar o dehşet verici, kaçınılmaz eskatolojik mahkeme salonunun (yargı gününün) tam ortasına sertçe bırakır.

        Yünâdîhim (يُنَادِيهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-d-y" kökünün "sesi yükseltmek, uzak mesafeden birine seslenmek, nida etmek ve topluluk/meclis" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" kavramını, muhatabın dikkatini çekmek için sesi olabildiğince yükselterek veya sarsıcı bir tonda yapılan çağrı olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssadaki psikolojik ve varoluşsal ağırlığını inceler. Altmış ikinci ayetteki ilk "nida" (çağrı), putların acizliğini ortaya çıkarmak içindi. Burada ise ilahi "çağrının" (yünâdîhim) tekrarlanması; müşriklerin üzerine çöken ilahi gazabın ciddiyetini artırır. Bu nida, bir sonraki ayette (75. ayette) her ümmetten getirilecek olan o kesin "şahitlerin" (peygamberlerin) mahkeme salonuna çağrılmasından hemen önce çalınan, kulakları sağır edici o son ilahi ve kozmik zildir (gavel/tokmak sesidir).

        Feyekûlü (فَيَقُولُ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı veya hükmü sesli olarak ifade etmek, söz söylemek ve dile getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin, ilahi iradenin mutlak, doğrudan ve hiçbir şüpheye/itiraza mahal bırakmayan sarsılmaz beyanı olduğunu ifade eder.

        Eyne (أَيْنَ)

        İbn Fâris, "e-y-n" kökünden türeyen bu kelimenin, bir şeyin yönünü, mekanını ve yerini sormak için kullanılan bir soru edatı (istifham) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu soru edatının (Nerede?) önceki ayetlerle kurduğu muazzam felsefi ve teolojik bağı analiz eder. Allah 71, 72 ve 73. ayetlerde yeryüzündeki yaşamın devamlılığını sağlayan ışığı, geceyi ve gündüzü (dıyâ ve sükûnu) sadece Kendisinin yaratabileceğini ve kontrol edebileceğini ispatladıktan sonra bu soruyu yöneltir: "Hani nerede o ortaklar?" Bu, basit bir yer sorma değil, ezici bir alay ve meydan okumadır. Yani; "Ben güneşi tutup geceyi sonsuzlaştırdığımda, o taptığınız ortaklar nerede olacaklar? O kozmik yasaya hükmedebilecekler mi?" sorusuyla, putların ilahlık iddiası bilimsel ve rasyonel olarak paramparça edilir.

        Şürakâiye (شُرَكَائِيَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ş-r-k" kökünün "iki mülkün, iki hakkın veya iki kişinin birbirine karışması, paydaşlık ve ortaklık" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını, mülkte veya evrenin yönetiminde Allah'a başka varlıkları (putları, melekleri, liderleri) denk tutmak, O'nun mutlak otoritesinden pay çalıp başkalarına vermek olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında kelimenin sonundaki iyelik zamiriyle kurulan "Benim ortaklarım" (şürakâiye) tamlamasındaki o derin ontolojik ironiyi inceler. Allah, müşriklerin dünyadayken kendi aralarında kullandıkları o batıl teolojik dili, mahşer gününde onların kendi yüzlerine çarpmak için "ödünç alır". Mutlak Yaratıcı (Rabb), Kendisinin hiçbir ortağı olmadığını bildiği halde "Hani Benim ortaklarım?" diyerek; onların bu içi boş pagan sisteminin, ilahi mahkemede nasıl bir dilsel ve ontolojik imkansızlığa dönüştüğünü sergiler. Şirk, yaratıcının lügatinde bir yokluktur.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin çoğul ve müzekker (eril) yapıda bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu, "onlar ki / o kimseler ki" manasıyla kendinden sonraki cümleyi (sıla cümlesini) önceki isme bağladığını belirtir.

        Küntüm (كُنتُمْ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin geçmiş zaman kalıbında (küntüm / idiniz) kullanıldığında, eylemin dünyada anlık bir heves değil, süreklilik arz eden bir karakter, kökleşmiş bir durum olduğunu ifade eder. Yani onlar ortak koşmayı sistematik ve kurumsal bir yaşantı haline getirmişlerdir.

        Tez'umûn (تَزْعُمُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "z-a-m" kökünün "doğruluğu şüpheli olan söz, temelsiz iddia, somut bir delile dayanmayan inanç ve kuruntu" manalarına geldiğini belirtir. Yakînin (kesin bilginin) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "za'm" kavramını; insanın yalan ile doğru arasında bir zanna sahip olması, ancak bu inancın yalana ve batıla çok daha yakın olması şeklinde tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki (ikinci kez tekrarlanışındaki) hukuki ve eskatolojik işlevini muazzam bir şekilde analiz eder. Kelimenin "iddia ediyordunuz / kurguluyordunuz" (tez'umûn) şeklindeki kullanımı, bir sonraki ayette (75. ayette) Allah'ın onlardan "Kesin delilinizi/ispatınızı (bürhâneküm) getirin" talebi için mükemmel bir zemin hazırlar. İlahi mahkeme, kuruntularla veya temelsiz kabilevi "iddialarla" (za'm ile) değil, mutlak kanıtlarla (bürhanla) işler. Müşriklerin inanç sisteminin bütünü bir "za'm" (kurgu) olduğu için, mahkemeye sunabilecekleri hiçbir kanıtları yoktur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin yarattığı psikolojik çöküşü inceler. Müşrikler dünyadayken atalarının dinini (şirki), hiç sarsılmayacak mutlak bir felsefi hakikatmiş gibi büyük bir kibirle savunuyorlar, uğruna savaşıyorlardı. Ancak hesap gününde, o devasa pagan sisteminin, Darü'n-Nedve'deki o şaşalı kararların ilahi lügatteki karşılığı tek bir kelimeye indirgenir: "Za'm" (Asılsız bir sanrı, temelsiz bir yalan). Uğruna ömürlerini verdikleri şeyin baştan sona koca bir hiçlikten (kuruntudan) ibaret olduğunu anladıkları o idrak anı, cehennemden önceki asıl azaptır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X