Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 71. Ayet

    قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ اَفَلَا تَسْمَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul eraeytum in ce’ala(A)llâhu ‘aleykumu-lleyle sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bidiyâ-/(in)(s) efelâ tesme’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      71. "De ki: 'Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilâh kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?"

      72. "De ki: 'Gördünüz mü söyleyin, Allah, kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?"

      73. "Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü varetti. Umulur ki şükredersiniz."

      De ki: Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa. Veya gündüzü kesintisizce sürdürecek olsa. Yani içinde gece bulunmayacak şekilde devamlı kılacak olsa. Bu beyan, yine de dinlemeyecek misiniz? ve yine de görmeyecek misiniz meâlindeki âyetlerin sonuna kadar iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri onların akılsız kabul edilmesi hakkındadır. Şöyle ki onlar ibadet ve şükürlerini yaparken taptıkları putlara yöneliyorlardı. Halbuki onlar Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu geceyi gündüze veya gündüzü geceye çevirmek gibi durumlara putların güç yetirmediğini biliyorlardı. Yine onlar bütün bu durumlara güç yetiren Allah'a ibadet etmeyi bile bile terkediyorlardı. Aynı şekilde bir başka âyet-i kerîmede Cenâb-ı hak meâlen şöyle buyurmuştur: "Düşündünüz mü hiç? Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi?" En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'tan başka tapmakta olduklarınız Allah'ın dilediği bir zararı giderebilme ve bunu rahmete dönüştürme gücüne sahip olmadığına ve Allah'ın dilediği bir rahmeti ortadan kaldırma ve bunu zarara çevirme gücüne sahip olmadığına göre bunlara nasıl taparsınız, bütün bu durumları yapmaya ve öteki durumları da ortadan kaldırmaya gücü yeten Allah'a ibadet etmeyi nasıl terkedersiniz? Buna göre -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bütün zamanı devamlı, içinde gündüz bulunmayan geceye çevirmeye güç yetiremeyen varlıklara nasıl taparsınız ve gündüzü devamlı bir şekilde içinde gece bulunmayan gündüze çevirmeye güç yetiremeyen putlara nasıl taparsınız? Bütün bunlara gücü yeten Allah'a tapmayı nasıl terkedersiniz? O, geceyi istirahat ve sükûn bulma vakti; gündüzü de kazanç elde etme ve geçim vakti olarak yaratmıştır.

      İkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hak büyük nimet ve lütuflarını onlara hatırlatıyor. Nitekim O, bu âlemi onların dinleri ve dünyaları hakkında canları ve bedenlerinin dayanağı olan vasıtalara muhtaç olarak varetmiştir. Ayrıca O, bütün bunları, onların yardımlaşmaları ve birbirlerine destek olmaları için yaratmıştır. Öyle ki şayet bunun dışında bir hal üzere yaratmış olsaydı, onların canları ve bedenleri bunlarla var olmazdı. Nitekim Cenâb-ı Hak geceyi istirahat ve sükûn bulma vakti; gündüzü ise çalışma ve geçim vakti olarak düzenlemiştir. Eğer bu zamanların tümü istirahat vakti olsaydı onlar geçim ve kazanç işini asla yerine getiremezdi. Eğer bu zamanların tümü içinde dinlenme imkânının bulunmadığı çalışma ve kazanç için olsaydı onların bu şekilde sürekli çalışmaları sebebiyle varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmazdı. Fakat Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfundan dolayı kendileri için istirahat ve geçim vakti yaratmıştır. İstirahat vakti olarak varettiği zaman dilimini bazıları için değil herkes için yaratmıştır. Aynı şekilde çalışma vakti olarak yaptığı zaman dilimini bazıları için değil, herkes için varetmiştir. Öyle ki onların yaşam vasıtaları, canları ve bedenlerinin dayanakları oluşsun. Eğer zaman dilimlerinin tümü çalışma ve dinlenme durumlarından yalnızca biri için düzenlenseydi onların varlığı mümkün olmazdı ve bu âlem devamı için belirlenen zamana kadar devam etmezdi. Bu durumu şu ilâhi beyan ifade etmektedir: Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü varetti. Umulur ki şükredersiniz. Yine de dinlemeyecek misiniz? ve yine de görmeyecek misiniz? sözleri şöyle yorumlanabilir: Burada kastedilen dinleme aklen ve kalben dinlemedir. Yine buradaki görme aklen ve kalben görmedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş gibidir: Bunu aklen dinlemeyecek misiniz? Ve aklen görmeyecek misiniz? En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki ibret almış kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir".​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta bu emir kipinin, peygambere ilahi hakikati muhatapların zihnine sarsıcı bir şekilde ulaştırması için verilen mutlak bir "konuşma/tebliğ" talimatı olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssadaki felsefi ve psikolojik geçişini analiz eder. Önceki ayetlerdeki eskatolojik (ahiret eksenli) anlatıdan sonra, "De ki" (Kul) emriyle anlatı aniden yeryüzüne, şu ana ve doğrudan müşriklerin aklına (rasyonalitesine) yöneltilen aktif bir meydan okumaya dönüşür. Peygamber, onlarla efsaneler üzerinden değil, doğrudan gözlemleyebildikleri kozmik yasalar üzerinden tartışmaya "memur edilir".

        E-raeytüm (أَرَأَيْتُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "r-e-y" kökünün "gözle görmek, idrak etmek, bir şeye bizzat şahit olmak ve zihnen bilmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin burada sadece fiziksel gözlem değil; "Söyleyin bakalım, hiç düşündünüz mü, aklınızla gördünüz mü?" manasında derin bir zihinsel muhakeme ve tasavvur talebi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu istifham (soru) kalıbının Mekke toplumuna yönelik pedagojik bir şok taktiği olduğunu belirtir. Kur'an, muhatabını kendi konforlu ve alışılmış dogmalarından çıkararak, onlara devasa bir "düşünce deneyi" (Güneşin bir daha hiç doğmadığını hayal edin) yaptırır. "E-raeytüm" (Söyleyin bana / Hiç düşündünüz mü?), kibrin yerini zihinsel çaresizliğe bıraktığı o idrak anının çağrısıdır.

        Ceale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün "bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir kanun/düzen koymak, yapmak ve kılmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceal" fiilini, yoktan var etmek manasındaki "halk" fiilinden ayırır. Yaratılmış olan eşyanın işlevini, kozmik yasasını, süresini ve insanın istifadesine sunulma biçimini belirleyen, organize eden mutlak tasarruf yetkisi "ceal" (kılmak/yapmak) kelimesiyle ifade edilir.

        el-Leyle (اللَّيْلَ)

        İbn Fâris, "l-y-l" kökünün "gündüzün (nehâr) zıddı olarak karanlık, gece vakti" manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "gece ve gündüz" kavramlarını ontolojik ayetler (işaretler) olarak inceler. Gece (leyl), normal şartlarda ilahi bir merhametin, sükunetin ve dinlenmenin sembolüdür. Ancak bu ayette, insanın müdahale edemeyeceği devasa bir kozmik güç olarak resmedilir; eğer ilahi irade onu sabitleyecek olursa, o rahmet aniden varoluşsal bir felakete, aşılamaz bir karanlığa dönüşecektir.

        Sermeden (سَرْمَدًا)

        İbn Fâris, "s-r-m-d" kökünün "kesintiye uğramayan, sonu gelmeyen, sürekli ve daimi olan" manasına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olup olmadığı konusundaki tartışmalara değinerek, muhtemelen kadim Sami dillerinden (Süryanice veya Aramiceden) Arapçaya geçmiş, zamanın "başlangıcı ve sonu olmayan, boğucu bir süreklilik arz eden" mutlak ebediyetini ifade eden teolojik bir terim olduğunu kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi ve psikolojik ağırlığını (tasvîr-i fenni) muazzam bir şekilde analiz eder. Gece kavramı zaten kendi içinde bir sükuneti barındırırken, onun "sermed" (sonsuz/kesintisiz) sıfatıyla nitelenmesi; zihinde şafağın asla sökmeyeceği, umudun tamamen tükendiği, bitmek bilmeyen ve insanı yavaş yavaş çürüten "boğucu, mutlak ve kozmik bir karanlık" tablosu çizer. Kelimenin fonetiği bile bu ağır, kesintisiz karanlığı hissettirir.

        Yevmi (يَوْمِ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık vakit veya sınırları belli olan bir zaman dilimi/çağ" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin sadece 24 saatlik döngüyü değil, ucu bucağı insan aklıyla ölçülemeyecek kadar devasa kozmik dönemleri ifade etmek için de kullanıldığını belirtir.

        el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat göstermek ve var olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" kavramını, yeryüzündeki sistemin çöküp ölülerin dirilmesi, insanların hesap vermek üzere Yaratıcı'nın ve adaletin huzurunda ayağa dikilmesi olarak tanımlar. "Kıyamet gününe kadar" (ilâ yevmil-kıyâmeti) tamlaması, zamanın sonuna, yeryüzünün ontolojik vadesinin dolacağı o mutlak ana kadar devam eden bir süreyi işaret eder.

        Men (مَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, akıl sahibi varlıklar için kullanılan bu ism-i istifhamın (soru edatının), ayette bir bilgi sormaktan ziyade muhatabın acizliğini, putların çaresizliğini ve iddianın imkansızlığını ortaya koyan sarsıcı bir "istifham-ı inkârî" (inkari soru / retorik soru) olduğunu belirtir: "Kim getirebilir ki? (Hiç kimse!)"

        İlâhün (إِلَٰهٌ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "kulluk etmek, korkudan birine sığınmak ve ibadet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İlâh kelimesi, kendisine ibadet edilen, her şeyin ona muhtaç olduğu yüce varlık için kullanılır.

        Gabriel Said Reynolds, "ilâh" kelimesinin buradaki polemik (tartışma) bağlamını inceler. Mekkeliler Kabe'nin etrafını doldurdukları putlara (ilahlara) tapıyor, onlardan yağmur, zafer ve rızık bekliyorlardı. Kur'an, bu "ilahlık" statüsünün altını devasa bir kozmik soruyla oyar: "Eğer Allah güneşi tutarsa, taptığınız bu ilahlardan (men ilâhün) hangisi yeryüzünün o muazzam dönüşünü sağlayıp size ışığı geri getirebilir?" İlahlık, taştan bir heykel olmak değil, evrenin fiziksel yasalarına mutlak hükmedebilmektir.

        Ğayru (غَيْرُ)

        İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün "bir şeyin kendisi olmaması, farklı olması, zıddı ve hariç tutma" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayr" kelimesinin tahsis ve bir niteliğin/durumun yokluğunu ifade ettiğini belirtir. "Allah'tan başka" (ğayrullâh) ifadesi, Allah dışındaki tüm varlıkların (putların, doğa güçlerinin, kralların) ontolojik olarak aciz ve O'na muhtaç (yaratılmış) olduğu sınırını çizer.

        Ye'tîküm (يَأْتِيكُم)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-t-y" kökünün "bir yere gelmek, ulaşmak, bir şeyi beraberinde getirmek ve bahşetmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin, bir nesneyi veya durumu güçlü bir iradeyle, lütufla ve fiilen muhataba ulaştırmak, teslim etmek olduğunu açıklar.

        Bi-dıyâin (بِضِيَاءٍ)

        İbn Fâris, "d-v-e" (veya d-y-e) kökünün "karanlığı yırtan ışık, parlamak, aydınlanmak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dıyâ" kavramı ile "nûr" kavramı arasındaki o devasa fiziksel ve anlamsal farka dikkat çeker. Nûr, başka bir kaynaktan yansıyan daha loş ve serin ışıktır (Ay'ın ışığı gibi). Dıyâ ise; bizzat kendi özünden yanan, ısı veren, kamaştıran ve yeryüzündeki tüm canlılığın/büyümenin kaynağı olan o devasa, asli ve sıcak enerjidir (Güneşin ışığı gibi).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki muazzam teolojik rasyonalitesini analiz eder. Allah, müşriklere "Size Güneş'i kim getirir?" demez; "Size dıyâ'yı (hayat veren o ısıyı/ışığı) kim getirir?" der. Müşrikler putlarına ekonomik (rızık) beklentilerle tapmaktadır. Kur'an onlara, ekonominin, tarımın ve bizzat yeryüzündeki biyolojik yaşamın ana motorunun (enerjisinin) o "dıyâ" (ışık/ısı) olduğunu hatırlatarak; bu asli enerjiyi veremeyen hiçbir nesnenin veya liderin gerçek bir "Rızık Verici / İlah" olamayacağını bilimsel ve felsefi bir sadelikle ispatlar.

        Tesme'ûn (تَسْمَعُونَ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün "sesi idrak etmek, işitmek, dinlemek ve kulak vermek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eyleminin bağlamına göre sadece kulak zarındaki fiziksel bir titreşim olmadığını; duyulan, okunan veya tebliğ edilen rasyonel bir delili zihnen kabul etme, onaylama, idrak etme ve boyun eğme (icabet) manasına geldiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, ayetin finalindeki "Hâlâ işitmeyecek misiniz?" (Efela tesme'ûn) şeklindeki istifhamın felsefi uyumunu muazzam bir şekilde analiz eder. Ayetin ana teması "karanlık, gece ve ışık/dıyâ" üzerine kuruludur. İnsan mantığı burada "Hâlâ görmeyecek misiniz?" (ebsar) denmesini bekler. Ancak karanlıkta (sonsuz gecede/sermed) gözler işlevsizdir; kör karanlıkta gerçeği bulmanın tek yolu "işitmektir". Peygamberin getirdiği ilahi vahiy (Kur'an), o sonsuz zihinsel karanlığı yarmak için gönderilmiş bir "Söz/Kelam"dır. Işığa (dıyâ) kavuşmak için önce o Söz'ü (ilahi argümanı) akılla ve insafla "işitmek" (tesme'ûn) zorunludur. İşitmeyen, ışığı göremez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X