Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 70. Ayet

    وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuva(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) lehu-lhamdu fî-l-ûlâ vel-âḣira(ti)(s) velehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İşte O, Allah'tır; O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur, hüküm de O'nundur; sadece O'na döndürüleceksiniz."

      İşte O, Allah'tır; O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur, hüküm de O'nundur. Hüküm de O'nundur sözü şu ilâhî beyan gibidir: "Rabb'in tercih eder, onların tercih hakkı yoktur". Önceden belirttik ki "Rabb'in tercih eder, işlerinde onların tercih hakkı yoktur" meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi şudur: Kendi işlerinde tercih hakkı Allah Teâlânındır, onların bir tercih hakkı yoktur, onlar kendileri hakkında tercih edilmiş olanı gidermeye de güçleri yoktur. İkinci yorum ise şudur: Allah Teâlâ, onların işlerinde kendilerine tercih hakkı irade eder, çünkü Cenâb-ı Hak onların işlerinde faydalı olanı, en uygun ve en yararlı olanlarla ilişkili hususları bilir. Kendileri ise bu durumları bilmemektedir. Dünyada ve âhirete hüküm O'nundur sözü de bu anlamdadır. Yaratılmışların varlığı, kendilerine ait değil Cenâb- Hakk'a aittir. Durumlarında hüküm O'nun olduğu gibi, iş ve fiillerinde de hüküm O'nundur. Çünkü O'nun hükmüne hata ilişmez, zira O, bizâtihî âlimdir. Aynı şekilde zararı giderme veya yararlı olanı sağlamakta O'na suçlama da ilişmez. Çünkü Cenâb- Hak bizâtihî muhtaç değildir. Dolayısıyla her iki dünyada da hüküm O'nundur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Bu ilâhî beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi tevil ehlinin şu sözleridir: Allah dostları dünyada ve âhirette de cennette O'na hamdederler. Nitekim onlar şöyle demiştir: "Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir". Alimler bu durumun cennete girdikleri zaman olduğunu söylemiştir.

      İkinci yorum olarak bazı âlimler şöyle demiştir: Önünde de sonunda da sözü "göklerde ve yerde" anlamına gelir. Şu ilâhî beyanlar bu düşünceyi doğrulamaktadır: "Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur", "Göklerdekiler ve yerdekiler hep O'nu tesbih ederler", "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder".

      Üçüncü yorum şudur: Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Cenâb-ı Hak dünya nimetlerinde düşmanlarını ve dostlarını ortak yapmıştır. Bu hususta herhangi bir ayırım ve farklılık bulunmamaktadır. Ahirete gelince Cenâb- Hak bu hususta dostları ve düşmanları ayırmıştır. Cenâb-ı Hak, dostları için ebedî nimetler hazırlamış, düşmanları için ise ebedî azap hazırlamıştır. Buna karşılık hamd O'na mahsustur.

      Dördüncü yorum şudur: Cenab-ı Hak dünyayı imtihan yurdu, âhireti de imtihan değil, inanç ve davranışlara karşılıklarını verme yurdu yaptığı için önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Bir diğer seçenek olarak önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur ilahi beyanı şu mânaya da gelebilir: Yani her durumda ve her vakitte insanların yaptığı hamd O'na mahsustur. Tıpkı şu ilahi beyanda olduğu gibi: "Ve duaları, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun diyerek son bulur". Onlar her işin başlangıcında ve sonunda O'na hamdederler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hüve (وَهُوَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "O" manasına gelen üçüncü tekil şahıs zamiri (hüve) olduğunu belirtir. Ayetin doğrudan bu zamirle başlaması, önceki ayetlerdeki polemiklerden ve müşriklerin kurgularından bağımsız olarak, mutlak, aşkın ve zatı bütünüyle kavranamayacak olan o yegane Hakikat'e (gayb olan Yaratıcı'ya) gramatikal ve felsefi bir işaret/atıf fişeği fırlatır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta kelimenin dayandığı "e-l-h" kökünün "ibadet edilen, sığınılan ve aklın mahiyetini kavramakta hayrete düştüğü en yüce varlık" manasına geldiğini belirtir. Başındaki harf-i tarif (el-İlah) zamanla kaynaşarak özel isim olan "Allah" lafzına dönüşmüştür.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arap Yarımadası'ndaki etimolojik köklerini kadim Sami dillerinde arar. İbranice "Elohim" ve Süryanice/Aramice "Alaha" kelimeleriyle aynı teolojik havzadan beslenen bu lafız, İslam öncesi dönemde de en yüce yaratıcı gücü ifade etmek için kullanılıyordu. Kur'an, bu ismi putperest tasavvurlardan arındırarak onu mutlak tevhidin merkezine yerleştirmiştir.

        Lâ İlâhe (لَا إِلَٰهَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "e-l-h" kökünün "kulluk etmek, korkudan birine sığınmak ve ibadet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İlâh kelimesi, kendisine ibadet edilen her türlü mabut için kullanılır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "Lâ ilâhe" (Hiçbir ilah yoktur) nidasının devrimci ve yıkıcı (nefy) boyutunu analiz eder. Bu ifade, sadece felsefi bir yokluk beyanı değil; müşriklerin zihinlerindeki tüm o hiyerarşik putları, kabile tanrılarını, aracıları ve sahte kutsalları bir çırpıda yeryüzünden silip atan, ontolojik bir "temizlik ve reddiye" operasyonudur. Tevhid, bu mutlak ret (lâ) ile başlar.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "illâ" (ancak, istisna, -den başka) edatının Arapçada "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tahsis) işlevi gördüğünü belirtir. Tüm sahte ilahların varlığı kesin bir dille reddedildikten (Lâ) sonra gelen bu edat, uluhiyeti (ilahlığı) tek bir merkeze, mutlak ve yegane olan O'na (Allah'a) tahsis ederek tevhidi inancın sarsılmaz ontolojik sınırlarını çizer.

        Hüve (هُوَ)

        Dücane Cündioğlu, "Lâ ilâhe illâ hûve" (O'ndan başka ilah yoktur) cümlesinin sonundaki "Hüve" (O) zamirinin varoluşsal ağırlığına dikkat çeker. Kelime-i Tevhid'in "Allah" lafzıyla değil de "Hüve" (O) zamiriyle bitmesi, ilahi zatın insan aklının ötesindeki o mutlak aşkınlığını (transcendence) ve bilinemezliğini vurgular. İnsan sadece O'nun varlığını ve birliğini onaylar, ancak zatını kuşatamaz; O, daima "Hüve"dir (Mutlak O'dur).

        Lehü (لَهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "lâm" harf-i cerri ile iyelik zamirinin birleşiminden oluşan (lehü / O'nundur, O'na aittir) bu yapının, cümlede öne geçmesinin (taktim edilmesinin) "tahsis ve hasr" (sadece ve yalnızca O'na aittir) manası ürettiğini belirtir. Hamd ve hüküm, ortaklı bir mülkiyetle değil, mutlak bir tekelcilikle sadece O'na tahsis edilmiştir.

        el-Hamdü (الْحَمْدُ)

        İbn Fâris, "h-m-d" kökünün "birinin kendi iradesiyle yaptığı güzellikleri, üstün vasıfları ve iyilikleri sebebiyle onu övmek, yüceltmek ve takdir etmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramını "şükür" ve "medih" (kuru övgü) kavramlarından ayırır. Şükür, sadece kişiye ulaşan bir nimet karşılığında yapılırken; Hamd, ortada doğrudan bir nimet olmasa bile, övülen zatın (Allah'ın) bizatihi kendi özündeki kemali, adaleti, celali ve kusursuzluğu sebebiyle ona duyulan mutlak ve bilinçli saygının dışa vurumudur. Tüm övgülerin (el-Hamd) mutlak ve yegane sahibi O'dur.

        el-Ûlâ (الْأُولَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-v-l" kökünün "bir şeyin başlangıcı, ilki, öne geçeni ve aslı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamını analiz eder. "el-Ûlâ" (İlk olan), doğrudan doğruya insanın şu an içinde bulunduğu "dünya hayatını" temsil eder. Mekke müşrikleri dünyadaki zenginliğin, gücün ve statünün (batar ve metâın) kendi ellerinde olduğunu sanıyorlardı. Ayet, "İlk hayatta (dünyada) da tüm övgü (hamd) O'nundur" diyerek, yeryüzündeki tüm başarıların, nimetlerin ve ihtişamın asıl ve tek sahibinin Allah olduğunu bildirir; insanın o yersiz dünyevi kibrini sıfırlar.

        vel-Âhırati (وَالْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "bir şeyin sonu, geriye kalanı, sonradan geleni" manasına geldiğini belirtir. Evvel (ilk) kelimesinin mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahiret" kavramının, içinde bulunduğumuz geçici hayat formunun (dünyanın) çöküşünden sonra başlayacak olan ebedi, kalıcı ve nihai varoluş aşaması olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "el-Ûlâ" (ilk) ve "el-Âhırah" (son) kelimelerinin aynı ayette yan yana kullanılmasındaki o muazzam edebi ve felsefi kuşatıcılığa (tıbak/zıtlık sanatına) dikkat çeker. Zamanın başı da sonu da, varoluşun öncesi de sonrası da mutlak bir hamd (övgü) çemberiyle kuşatılmıştır. Yaratıcının otoritesi ve övgüsü, zamandan münezzehtir; her iki yurdu da (dünyayı ve ahireti) bütünüyle içine alır.

        el-Hukmü (الْحُكْمُ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte "men etmek, engellemek, gem vurmak" anlamına geldiğini belirtir. Atın ağzına takılıp onu yanlış yöne gitmekten alıkoyan geme "hakeme" denilmesi bundandır. Hüküm vermek; zulmü, haksızlığı ve fesadı engelleyip adaleti tesis ettiği için bu lügat kökünden türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramını; bir şeyin doğrusunu yanlıştan, haklısını haksızdan kesin bir kararla ayırmak, işleri sağlamlaştırmak ve yasa koymak olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Hüküm yalnızca O'nundur" (lehül hukmü) ifadesinin teolojik ve siyasi ağırlığını analiz eder. Müşrikler, Mekke'de Darü'n-Nedve'de kendi yasalarını, kendi ahlaki ölçülerini ve kendi ticari kurallarını (hükümlerini) kendileri koyuyorlardı. Kur'an, hüküm (yasama, yargılama ve değer belirleme) yetkisinin ne kabile şeflerine, ne putlara ne de beşeri kurumlara ait olduğunu; mutlak yasa koyucu ve nihai karar verici otoritenin (el-Hukm) bütünüyle Allah'ın tekelinde olduğunu ilan eder. Bu, şirke karşı vurulan en büyük ve en net siyasi darbedir.

        İleyhi (وَإِلَيْهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilâ" (e doğru / yönelme) edatı ile iyelik zamirinin (O'na) birleşiminden oluşan yapının başa geçmesinin, yine "hasr" (tahsis) bildirdiğini belirtir. İnsanın dünyadaki o şımarık ve otonom yolculuğunun sonunda varacağı başka hiçbir alternatif durak, sığınacak veya rüşvet verecek başka hiçbir kapı yoktur; oklar mutlak surette sadece O'nu (Allah'ı) göstermektedir.

        Türceûn (تُرْجَعُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "r-c-a" kökünün "bir şeyin aslına, başladığı yere veya ilk noktasına geri dönmesi, rücu etmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rücû" eylemini, dağılan ve merkezden uzaklaşan parçaların nihayetinde tekrar ana merkeze doğru çekilmesi ve toplanması olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "türceûn" (döndürüleceksiniz) fiilinin edilgen (meçhul) ve geniş zamanlı kullanılmasının eskatolojik (ahiret eksenli) ağırlığını inceler. İnsan, kendi hevasıyla ve kibriyle Allah'tan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın; bu dönüş (rücû) onun kendi inisiyatifinde olan gönüllü bir seyahat değil, ilahi yasanın kaçınılmaz, zorunlu ve karşı konulamaz bir çekim kuvvetidir. "Döndürüleceksiniz" uyarısı; ölümün, dirilişin ve o mutlak mahkemenin (hükmün) huzuruna çıkarılmanın iptal edilemez ontolojik fermanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X