فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
"Tövbe edip iman eden ve iyi işler yapan kimseye gelince, işte onun kurtuluşa erenler arasında olması umulabilir."
Tövbe edip iman eden ve iyi işler yapan kimseye gelince. Yani içinde bulunduğu şirk ve küfürden dönen kimseye gelince. Peygamberin davet ettiği hususlara iman eden ve onları kabul eden, kendisiyle Rabb'i arasında kalmak üzere iyi işler yapan kimseye gelince işte onun kurtuluşa erenler arasında olması umulabilir. "عسى" kelimesinin Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği bu şahsa bağlanması mümkündür. Yani Allah şöyle buyuruyor: Kabul edilmesi ve kurtuluşa ermesi umuduyla tövbe etme ve iyi işler yapma gibi davranışlarda bulunuyor. İkinci yorum olarak da müfessirlerin belirttiği gibi şöyle söylenebilir: "عسى" Cenâb-ı Hak'tan sâdır olduğunda kesin olarak meydana gelecek bir sonucu ifade eder. Bu da belirttiğimiz üzere Allah'tan sâdır olan her soruya verilecek cevap gereklilik ve zorunluluk anlamına gelir. "عسى" ve "لعل" kelimeleri de böyledir. Bunlar normalde şüphe bildiren harfler olmakla birlikte Allah açısından kesinlik ve zorunluluk bildirir.
Ebû Muâz şöyle dedi: "Felah" (الفلاح) kelimesi Arapçada devamlılık anlamına gelir. Ayrıca kurtuluş (necât) mânasına geldiği de söylenir. Bu konuyu başka bir yerde açıklamıştık.
Yorum
-
Emmâ (فَأَمَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde tafsil (detaylandırma) ve şart bildiren bir edat olduğunu belirtir. Önceki ayetlerde anlatılan, hesap gününde dilleri tutulmuş, bahaneleri körleşmiş ve azapla yüzleşmiş o çaresiz müşrik tablosundan sonra konuyu değiştirip; dünyadayken iradesini kullanıp farklı bir yola girenlerin akıbetini açıklamak için keskin bir geçiş (amma velakin / şu kimseye gelince) sağlar.
Men (مَن)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde bu kelimenin ism-i mevsul veya şart edatı olarak akıl sahibi varlıklar için "kimse, her kim, o kişi ki" manalarına geldiğini belirtir.
Tâbe (تَابَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "t-v-b" kökünün "dönmek, geri gelmek, bir yolu terk edip asıl olana yönelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın isyandan itaate dönmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta tövbe kavramını, kişinin işlediği günahın çirkinliğini idrak ederek ondan vazgeçmesi, pişmanlık duyması ve bir daha o kötülüğe dönmemeye kesin bir iradeyle karar vermesi olarak tanımlar. Bu, dinde gerçekleştirilebilecek en onurlu ve en fıtri "dönüş" eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde tövbe mefhumunu inceler. Tövbe, sadece pasif ve duygusal bir pişmanlık (nedamet) veya anlık bir günah çıkarma ritüeli değildir. O, insanın ontolojik yönünü, hayatının tüm kıblesini şirkten tevhide, batıldan hakka doğru radikal, bilinçli ve eylemsel bir şekilde değiştirmesi; eski yozlaşmış hayatını (cahiliyesini) bütünüyle terk ederek yeni bir varoluşsal mertebeye "dönmesidir" (tâbe).
Âmene (وَآمَنَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korku, şüphe ve endişenin tamamen ortadan kalkması, ruhun sükunete ermesi, tasdik ve güven" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını, kişinin bir gerçeği (vahyi) zihnen ve kalben tasdik etmesi sonucunda varoluşsal bir emniyet ve huzur alanına girmesi olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki eylemsel sıralamanın teolojik kurgusunu analiz eder. Tövbenin hemen ardından imanın zikredilmesi (tâbe ve âmene); şirk ve zulüm bataklığından sıyrılan (dönen) bir zihnin boşlukta kalamayacağını, o arınmış boşluğun derhal sarsılmaz bir tasdik ve tevhidi bir güven (iman) ile doldurulması gerektiğini gösterir. Tövbe ontolojik bir temizlik/yıkım, iman ise onun üzerine kurulan sarsılmaz bir inşadır.
Amile (وَعَمِلَ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "canlı bir varlığın bilinçli, kasıtlı ve belli bir amaca yönelik olarak ortaya koyduğu iş, çaba ve pratik" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini sıradan bir hareketten (fiilden) ayırır. Fiil istemsiz de olabilirken; amel, mutlak surette akıl, niyet ve irade barındıran şuurlu eylemlerin adıdır. İmanın dış dünyadaki pratik tezahürüdür.
Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-l-h" kökünün "bozukluğun, fesadın ve çürümenin zıddı olarak düzgün, faydalı, iyi ve elverişli olan" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sulh ve salah" kavramını, bozulan, yozlaşan veya eksik olan bir şeyi onarmak, düzeltmek ve onu fıtratına/amaca uygun o en mükemmel hale getirmek olarak tanımlar.
Dücane Cündioğlu, "amel-i salih" (sâlihan) tamlamasının felsefi ve sosyolojik boyutuna dikkat çeker. Salih amel, sadece şekilsel ve bireysel bir ibadet ritüeli değildir. O, yeryüzündeki fesadı (bozulmayı, adaletsizliği, şirkten doğan yıkımı) aktif bir şekilde tamir eden, toplumsal bir ahlaki onarım faaliyeti yürüten erdemli eylemlerin bütünüdür. Tövbe ve iman gibi içsel süreçlerin, dış dünyada onarıcı (salih) bir "pratik/iş" (amel) olarak görünür hale gelmesidir.
Asâ (فَعَسَىٰ)
İbn Fâris, "a-s-y" kökünün "yakınlık, bir şeyin olmasını umut etme, bekleme ve arzu etme" manalarına geldiğini belirtir. Arapçada teraccî (umma/beklenti) edatıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "asâ" kelimesinin insandan sadır olduğunda şüphe barındıran zayıf bir umut (belki) manası taşıdığını; ancak Allah'a nispet edildiğinde (asâllahu / fe'asâ) şüphenin ortadan kalktığını ve mutlak bir kesinlik, lütuf ve tahakkuk (mutlaka / umulur ki öyle olacaktır) bildirdiğini ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki teolojik işlevini inceler. Allah'ın vaadinde ve ilminde hiçbir şüphe olmayacağına göre, Kur'an'daki bu ilahi "umulur ki" (asâ) ifadeleri aslında bir ihtimali değil, ilahi bir nezaketi ve müjdeyi barındırır. Bu, şirkten dönüp salih amel işleyen kimsenin o ebedi kurtuluşunun ilahi bir garanti (asâ) altına alındığını, o kişinin kurtulanlardan olmaya "çok yakın/kesin aday" olduğunu gösteren muazzam şefkatli bir üsluptur.
Yekûne (أَن يَكُونَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması, oluşması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin, varoluşu ve bir halden başka bir ontolojik mertebeye geçerek o yeni statüde sabit kalmayı (olmayı) ifade ettiğini söyler.
el-Müflihîn (الْمُفْلِحِينَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "f-l-h" kökünün temel manasının "yarmak, ikiye ayırmak ve toprağı ekmek için işlemek" olduğunu belirtir. Çiftçiye "fellah" denilmesi, sert toprağı yarıp tohuma yol açtığı içindir.
Râgıb el-İsfahânî, "felah" kavramını; insanın önündeki engelleri, zorlukları ve karanlıkları yararak/aşarak istenilen o nihai aydınlığa, kurtuluşa ve zafere ulaşması olarak açıklar. Hüsranın (ziyanın ve yıkımın) mutlak zıddıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) lügatinde "müflihûn / müflihîn" kavramını, varoluşsal başarının zirvesi olarak analiz eder. Dünyadayken nefsinin kibrini, toplumun şirk baskısını ve her türlü ahlaki engeli amelleriyle "yarıp geçenler", ahirette mutlak mutluluğa ve ebedi kurtuluşa erişen o nihai "kazananlar zümresinin" (müflihîn) ta kendisidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin etimolojisindeki o muazzam görsel metafora (toprağı yarma) dikkat çeker. Nasıl ki bir tohum toprağın o boğucu karanlığını söküp (yarıp) güneşe doğru filizleniyorsa; "tövbe eden" (tâbe) insan da geçmişindeki o şirk ve cehalet karanlığını yararak aydınlığa çıkan, ektiği salih amellerin (iyiliklerin) ebedi meyvesini ahirette toplayan muazzam bir eylemsel "çiftçidir" (müflihtir). Felah, tesadüfi bir kurtuluş değil, zorlukların yarılarak elde edildiği ebedi bir hasattır.
Yorum
Yorum