Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 66. Ayet

    فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe’amiyet ‘aleyhimu-l-enbâu yevme-iżin fehum lâ yetesâelûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      65. "O gün Allah onlara hitap ederek, 'Peygamberlere ne cevap verdiniz?' diye sorar."

      66. "İşte o gün kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır, birbirlerine de soramazlar."

      O gün Allah onlara hitap ederek, 'Peygamberlere ne cevap verdiniz?' diye sorar, kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Bu ilâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler onlara, "peygamberlere ne cevap verdikleri" hakkında sorulacağını söylemiştir. Nitekim Allah Teâlâ onların ne cevap verdiklerini bilmektedir. Kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Yani cevap verme, o günün dehşeti ve korkuları sebebiyle onların cevap vermeleri mümkün değildi. Alimlerin bir kısmı ise şöyle demiştir: Onlara peygamberleri kabul etmemelerine sebep olan mazeretleri ve delilleri sorulur. Onlara denir ki hangi delil ve mazeret sebebiyle peygamberin davetine icabet etmediniz. Dolayısıyla kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Yani deliller ve mazeret. Çünkü onların peygamberlerin davetini kabul etmemelerinin bir mazereti ve delili yoktu.

      Birbirlerine de soramazlar. Bazı âlimler şöyle demiştir: Kur'ân'da belirtildiği üzere onlar birbirlerine sormazlar, birbirlerinden kaçar, birbirlerini inkâr eder ve birbirlerini lânetlerler. Alimlerin bir kısmı da şöyle demiştir: Kesin delilleri olmadığı için onlar birbirlerine de soramazlar. Yani onlar birbirlerine kesin delil hakkında soramazlar, çünkü Cenâb-ı Hak onların delillerini geçersiz kılmış ve onları dilsiz yapmıştır. Bazıları ise şöyle demiştir: Onlar dünyadayken yaptıkları gibi akrabalık bağlarını da birbirlerine soramazlar. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: "Sûra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!". En doğrusunu Allah bilir.

      İrade ve Meşîet Konusunda Mûtezile'ye Reddiye

      Bazı Mûtezile âlimleri bu konuyu dile getirip şöyle demiştir: Meşîet ve irade konusunda durum Kaderiyye ve Cebriyye mensuplarının dediği şekilde olsaydı söz konusu inkârcıların âhirette mazeret bildirmeleri ve yaptıklarına delil getirmeleri kolay olurdu. Zira onlar derlerdi ki "Ey Rabb'imiz! Senin gerçekleşen meşîetin ve iradene, geçmişte bizim için verdiğin hükmüne ve ezelde yazmış olduğuna icabet ettik, çünkü sen takdir etmiş, bizim için yazmış, dilemiş (meşîet) ve irade etmiştin, peygamberleri inkâr etme ve reddetme bizden değildi, senin takdir ettiğin ve dilediğin fiili yapmaktan kurtulma imkânımız da yoktu. Câfer b. Harb bu vehme kapılmıştır. Bu, aynı zamanda Câfer b. Harb'in o kâfirlere dünyadayken inkâr etmelerine ilişkin olarak Allah katında yanlış deliller göstermeyi ve yalan konuşmaya dair bir öğretimdir. Ona şöyle denir: Şayet onların böyle bir mazeret gösterme imkânları olsaydı bu bizim sözümüzle değil, Allah'ın kitabı, resûlünün sünneti ve müslümanların icmaıyla olurdu. Nitekim onlar "Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz" demişlerdir. Şu ilâhî beyanlar da buna delil teşkil eder: "Allah dilediğini doğru yola iletir", "Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir", "Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi", "Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi" . Bunların benzeri sayısız âyet mevcuttur. Söz konusu durum kâfirler için bizim sözümüzle değil bahsettiğimiz âyetlerle sabit olmuştur.

      Bu meselenin aslı şudur: Onlar için böyle bir delil getirmek mümkün değildir, çünkü onlar fiili gerçekleştirdikleri vakit Allah onlar için bunu dileyip, takdir ettiği ve yazdığı için yapmamıştır. Aksine fiil anında Allah'ın kendileri için dileyip rıza göstermesini arzu etmekte ve istemektedir. Öyle ise fiil anında fiillerini ilâhî takdir sebebiyle yapmayınca kaderin etkisiyle değil de iradeleriyle yaptıkları fiillerden dolayı Allah'a karşı nasıl delil getirirler. Çünkü fiillerini kaderden dolayı değil, iradeleriyle yapmışlardır. Dolayısıyla Câfer b. Harb'in iddiası belirttiğimiz gibi âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın katında yalan söylemeleri için kâfirlere yalanı öğretmeleri anlamına gelir. Bu meselenin aslı olarak şöyle deriz: Cenâb-ı Hak herkes hakkında onların yapacakları ve tercih edeceklerini bildiği fiilleri dilemiştir. Aynı şekilde herkes hakkında onlardan sâdır olacağını bildiği şeyi takdir etmiş ve yazmıştır. Zira meydana geleceğini bildiği şeyin aksini dilemesi mümkün değildir, çünkü bu durumda ya işlerin neticesini bilmemek veya bunlar hakkında aciz kalmak söz konusu olacaktır. Bu ikisi de Allah hakkında kabul edilmez bir durumdur. Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir.

      Bunun aslını Ebû Hanîfeden nakledilen rivayet açıklamaktadır: Kaderiyye mezhebiyle aramızdaki tartışma iki yönlüdür. Birinci olarak onlara şöyle deriz: Allah Teâlâ olacak olan şeyleri önceden bilir mi? Bu soruya "hayır" cevabı verirlerse küfre düşmüş olurlar, çünkü Allah'a cehalet nispet etmiş olurlar. Eğer "evet" cevabı verirlerse onlara "olacağını bildiği şeyin olmasını dilemiş midir"? diye sorulur. Buna "hayır" cevabı verirlerse yine küfre düşmüş olurlar, çünkü "kendisi için cehaleti dilemiştir" [yani olmayacak olanı dilemiştir] demiş olurlar, bu ise küfürdür. Eğer "evet dilemiştir" derlerse Allah'ın iradesi ve meşîeti konusunda bizim görüşümüzü benimsemeleri gerekir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Feamiyet" (فعميت) kelimesi şeddesiz olduğunda gizli kaldı mânasına gelir, "fe'ummiyet (فعُمّيت) şeklinde şeddeli olduğunda gizlendi anlamına gelir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe'amiyet (فَعَمِيَتْ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "a-m-y" kökünün "görme yetisinin kaybolması, bir şeyin belirsizleşmesi, izin ve yolun silinerek karanlıkta kalması" anlamlarına geldiğini belirtir. Görmenin ve aydınlığın (basar/nur) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "amâ" (körlük) kavramının öncelikle fiziksel gözün görmemesi olduğunu, ancak Kur'an'da çoğunlukla kalbin, aklın ve basiretin körleşmesi şeklinde mecazi olarak kullanıldığını ifade eder. Ayette bu fiil, cansız ve soyut bir kavrama (haberlere/bahanelere) nispet edilerek "amiyet" (kör oldu/karanlıkta kaldı) şeklinde kullanıldığında; o bahanelerin, akıl yürütmelerin ve cevapların kişinin zihninden tamamen silinmesini, ona hiçbir çıkış yolu göstermemesini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin buradaki edebi tasvirini (teşhis/kişileştirme) analiz eder. Mahşer günündeki o dehşetli ilahi soru karşısında, müşriklerin değil, bizzat "haberlerin/bahanelerin körleştiği" (fe'amiyet) ifade edilmektedir. Dünyadayken dillerine pelesenk ettikleri o kurnazca cevaplar; ahirette adeta gözleri kör olmuş, yolunu şaşırmış ve sahibine ulaşamayan çaresiz birer varlık gibi resmedilir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve psikolojik ağırlığına dikkat çeker. "Kör olan" şey, müşriklerin dünyada inşa ettikleri o sahte hakikat paradigmasıdır. İlahi gerçeklik bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığında, zihnin ürettiği tüm o savunma mekanizmaları, itirazlar ve rasyonelleştirmeler anında ışığını yitirir, "körleşir" ve karanlığa gömülür. Zihin donar, çünkü tutunacağı yalanlar kör olmuştur.

        Aleyhimü (عَلَيْهِمُ)

        İbn Fâris, "a-l-v" kökünün "yükseklik, üstte olma ve bir şeyin diğerinin üzerine binmesi" manalarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "alâ" (üzerine) edatının "aleyhim" (onların üzerine) formundaki kullanımının psikolojik ağırlığını inceler. Bahanelerin körleşmesi ve cevapların yok olması, boşlukta süzülen sıradan bir unutkanlık hali değildir; bu çaresizlik ve dilsizlik hali, onların "üzerine" (aleyhim) yukarıdan inen, onları ezen, nefeslerini kesen ağır ve fiziksel bir yük (bir kabus) gibi çöker. Sessizlik, burada ezici bir ağırlıktır.

        el-Enbâü (الْأَنبَاءُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-b-e" kökünün "bir yerden başka bir yere haber taşımak, önemli ve değeri olan bir bilgiyi bildirmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe'" (çoğulu enbâ) kelimesini sıradan bir haberden (haber) kesin çizgilerle ayırır. Nebe', yalan ihtimali barındırmayan, içinde büyük bir eylem potansiyeli veya sarsıcı bir gerçeklik taşıyan son derece mühim haberdir. Peygamberlere "Nebi" denmesi de, bu büyük ve sarsıcı haberi/hakikati taşımalarındandır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında bu kelimenin teolojik zıtlığını analiz eder. Peygamberler onlara ilahi ve mutlak haberi (nebe'i) getirmişlerdi, ancak onlar bu gerçek haberi reddedip, kendi zihinlerinde putlarla, atalar kültüyle ve kabile asabiyetiyle ilgili kendi "büyük anlatılarını / mazeret haberlerini" (enbâ) üretmişlerdi. Hesap gününde "Elçilere ne cevap verdiniz?" diye sorulduğunda, ürettikleri bu devasa felsefi ve siyasi "anlatıların/haberlerin" (el-enbâ) tamamı çöker.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi eskatolojik mahkeme bağlamında okur. "Enbâ", burada müşriklerin dünyadayken peygamberlere karşı hazırladıkları argümanlar, kurguladıkları defansif senaryolar ve ürettikleri yalanlardır. Mahkeme anında bu argümanlar (enbâ) tamamen körleşir; ellerinde savunma yapacakları, mahkemeye sunacakları tek bir "haber/delil/dosya" bile kalmaz.

        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık vakit veya sınırları belli olan bir zaman dilimi/çağ" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin mutlak kozmik zamanı, "iz" edatının ise o zamanın içindeki o "belirli, keskin ve sarsıcı anı" (o gün / o vakit) işaret ettiğini söyler.

        Gabriel Said Reynolds, "yevmeizin" (işte o gün) zarfının kıssadaki zaman felsefesini nasıl kestiğini inceler. Müşrikler dünyadayken kendi konforlu zamanlarında (metâ/ömür) istedikleri gibi konuşuyor, lağv üretiyor ve tartışıyorlardı. Ancak "Yevmeizin" ibaresi, yatay dünyevi zamanın yırtılıp, dikey ve mutlak ilahi zamanın (yargı anının) devreye girdiğini; o anın dehşetinin tüm eski alışkanlıkları ve konuşma yetisini sıfırladığını bildiren kozmik bir zaman kırılmasıdır.

        Fehüm (فَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fe" bağlacının sebep-sonuç ilişkisini anında kurduğunu (ta'kîb), "hüm" (onlar) zamirinin ise cümleye dahil olarak o donup kalan, dilleri tutulan müşrik topluluğunu doğrudan bir tablo gibi gözler önüne serdiğini belirtir. Bahanelerin körleşmesinin "hemen ardından" (fe) onların içine düştüğü o mutlak eylemsizliğe işaret eder.

        Lâ Yetesâelûn (لَا يَتَسَاءَلُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "s-e-l" kökünün "birine soru sormak, bir şey talep etmek, bilmediğini öğrenmek istemek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin "tefâul" babında (yetesâelûn) kullanılmasının eyleme karşılıklılık ve ortaklık kattığını; yani eylemin tek taraflı bir soru sorma değil, kalabalık bir grubun "birbiriyle yardımlaşarak, karşılıklı paslaşarak ve birbirine danışarak soru sorması" manasına geldiğini açıklar. Olumsuzluk edatıyla (lâ) birleştiğinde bu ortaklık tamamen reddedilir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatürüne dayanarak bu ifadenin sosyolojik çöküşü anlattığını kaydeder. Müşrikler dünyadayken Darü'n-Nedve'de toplanır, Kur'an'a karşı ne diyeceklerini birbirlerine sorar, istişare eder ve ortak bir yalan üretirlerdi. Ancak mahşerde bu kolektif zeka ve "karşılıklı paslaşma/sorma" ağı (tefâul) paramparça olur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik şokunu ve varoluşsal yalnızlığını muazzam bir şekilde analiz eder. Normalde bir insan büyük bir felaketle veya çözemeyeceği bir suçlamayla karşılaştığında, dehşet içinde yanındakine döner ve "Şimdi ne diyeceğiz? Bizi nasıl kurtaracaksın? Aklında bir cevap var mı?" diye sorar (yetesâel). Ancak ilahi huzurdaki o mutlak şok, korku ve "bahanelerin körleşmesi" (amiyet) o kadar ağırdır ki; değil Allah'a cevap vermek, çaresizlikten yanlarındaki eski dostlarına dönüp "Ne yapalım?" diye tek bir kelime dahi soramazlar (lâ yetesâelûn). Kitleler halinde işlenen örgütlü şirk, o gün mahkemenin ortasında dilleri lal olmuş, birbirinden habersiz, iletişimi kopmuş ve birbirine soru dahi soramayan "atomize olmuş/yapayalnız" yığınlara dönüşür. Gürültü (lağv) bitmiş, mutlak suskunluk başlamıştır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X