وَق۪يلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 64. Ayet
Daralt
X
-
"Onlara, 'Haydi ortaklarınızı çağırın!' denir. Onlar da çağırırlar fakat ortakları onlara cevap veremez. Azabı görürler. Keşke onlar (dünyada iken) doğru yola gelselerdi."
İnkâr eden insanlara haydi ortaklarınızı çağırın denir. Cenâb- Hak şöyle buyurur: "İlâh olarak isimlendirdiklerinizden yardım isteyin, onlar ilâh mıdır?" Onlar da çağırırlar. Yani yardım isterler. İlâhlık atfedilen söz konusu varlıklar, kendilerinin ilâh olduğuna dair olumlu bir cevap vermezler. "Ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede" meâlindeki âyet, önceden belirttiğimiz gibi "dünyada iken benim ortaklarım bulunduğunu iddia ediyordunuz" demektir. En doğrusunu Allah bilir. Haydi, ortaklarınızı çağırın. Bu iki mânaya gelir: "Yaratılış bakımından ortaklarınız" veya "tapma konusunda ortaklarınız". Dünyada iken iddia ettiğiniz üzere sizlere şefaat etmeleri ve sizleri Allah'a yaklaştırmaları için onları çağırın. Onlar da çağırırlar fakat ortakları onlara cevap veremez. Yani onlara şefaat etmezler ve cevap vermezler. Çünkü Cenâb- Hak âhirette onlarda cevap verebilme kudretini yaratmamıştır. Azabı görürler. Keşke onlar (dünyada iken) doğru yola gelselerdi. Bu ilâhî beyanın tevili şudur: Dünyadayken bu azabı görselerdi doğru yolu bulurlardı, fakat görmediler. Bu bir yorumdur. Diğer yorum da şudur: Onlar dünyadayken azabı kabul etmiyorlardı. Şayet kabul etseydiler azaba mâruz kalma korkusuyla doğru yolu bulurlardı. Üçüncü yorum ise şöyledir: Onlar dünyadayken doğru yolu bulsaydılar âhirete azap görmezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kîle (قِيلَ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kavl" eyleminin edilgen (meçhul) hali olan "kîle" (denildi) kullanımının kelamî ve dramatik boyutuna dikkat çeker. Ahiretteki hesap sahnesinde failin (söyleyenin) açıkça zikredilmeyip doğrudan "denildi" formunun kullanılması; o emrin kimden geldiğinin zaten bilindiğini ve o anki yargı sahnesinde asıl sarsıcı olanın şahıslar değil, bütün varlığı kuşatan o mutlak ve ezici ilahi nidanın/hükmün ta kendisi olduğunu ifade eder.
Üd'û (ادْعُوا)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "d-a-v" kökünün "birini bir şeye veya bir yere seslenerek, nida ederek çağırmak, medet/yardım ummak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "davet" eylemini, bir kimseyi yardıma çağırmak, bir şeye sevk etmek veya tapınmak olarak tanımlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin emir kipiyle (üd'û / çağırın) kullanılmasının eskatolojik (ahiret eksenli) sahnede yarattığı dramatik çaresizliği analiz eder. Dünyadayken müşrikler putlarını veya liderlerini bir saygı ve ritüel olarak "çağırıyorlardı". Ahirette ise ilahi otorite tarafından onlara "Haydi, şimdi çağırın da sizi kurtarsınlar" denilmesi, ilahi mahkemenin o mutlak çaresizlik anında sahte tanrılara ve onlara tapanlara yönelik ironik, ontolojik ve ezici bir meydan okumasıdır.
Şürakâeküm (شُرَكَاءَكُمْ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün "iki mülkün, iki hakkın veya iki kişinin birbirine karışması, paydaşlık ve ortaklık" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını, mülkte veya evrenin yönetiminde Allah'a başka varlıkları (putları, melekleri, liderleri) denk tutmak, O'nun mutlak otoritesinden pay çalıp başkalarına vermek olarak açıklar.
Gabriel Said Reynolds, "şürakâeküm" (sizin ortaklarınız) tamlamasındaki iyelik zamirine (küm / sizin) dikkat çeker. Kur'an, bu sahte ilahları "Allah'ın ortakları" olarak değil; tamamen müşriklerin kendi zihinlerinde ürettikleri, kendi hevalarından uydurdukları "kendi kurguları / kendi icat ettikleri ortaklar" olarak nitelendirir. Mahşer gününde bu kurgusal aidiyet, en acımasız şekliyle yüzlerine çarpılır.
Fedeavhüm (فَدَعَوْهُمْ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün "çağırmak, medet ummak" manasını yineler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "fe" (hemen ardından) edatıyla başlayan "fedeavhüm" (bunun üzerine onları çağırdılar) fiilinin psikolojik refleksini inceler. Müşrikler, ilahi mahkemedeki o dehşet ve panik anında rasyonel düşünme yetilerini tamamen kaybederek, dünyadaki pagan alışkanlıklarıyla o sahte ilahları gerçekten de yardıma "çağırırlar". Bu eylem, onların batıl inançlarının ve zihinsel körlüklerinin o son saniyeye (azaba) kadar süren trajik komedisidir.
Felem Yestecîbû (فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا)
İbn Fâris, "c-v-b" kökünün temel manasının "yarmak, delmek ve bir sese veya çağrıya karşılık vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "isticâbe" eylemini (istif'al babında), bir çağrıya, talebe veya feryada bilfiil karşılık vermek, yardıma koşmak ve icabet etmek olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Felem yestecîbû lehüm" (Fakat onlara cevap veremediler / yardıma gelmediler) cümlesinin kelamî ve sosyolojik boyutunu analiz eder. Putların veya sahte liderlerin "cevap verememesi", sadece dilsiz veya sağır olmalarından değildir; ilahi mahkemede hiçbir ontolojik güce, iradeye veya kurtarıcı yetkiye sahip olmamalarındandır. Dünyada hevalar üzerine kurulan o sahte iletişim ağı ve ittifaklar, ahirette mutlak bir sessizliğe, yüzüstü bırakılmaya ve cevapsızlığa (iletişim kopukluğuna) dönüşür.
Raevü (وَرَأَوُا)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "r-e-y" kökünün "gözle görmek, idrak etmek, bir şeye bizzat şahit olmak ve bilmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eylemini sadece gözün fiziksel algılaması değil, aklın ve bilincin bir gerçeği mutlak surette, inkar edilemez bir şekilde kavraması ve onunla yüzleşmesi olarak açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin çoğul kalıptaki (raevü / gördüler) kullanımının edebi ve psikolojik şok etkisini inceler. Sahte tanrılarından cevap alamadıkları o ölümcül "sessizlik" anının hemen ardından, müşriklerin gözleri fal taşı gibi açılarak, vaat edilen o dehşet verici ilahi azabı bizzat "görmeleri" ve onunla yüzleşmeleri, psikolojik yıkımın zirvesidir. Görme (rü'yet) eylemi burada hidayetin değil, mutlak çaresizliğin ve bitişin tasdikidir.
el-Azâbe (الْعَذَابَ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "engellemek, alıkoymak, yeme içmeden kesmek ve şiddetli acı vermek" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "azap" kelimesinin insana hem bedensel hem de ruhsal olarak derin bir acı veren, onu normal varoluşundan ve huzurundan koparan şiddetli ceza olduğunu belirtir. O, dünyada işlenen zulmün ve kibrin (batar) ontolojik olarak ete kemiğe bürünmüş halidir.
Yehtedûn (يَهْتَدُونَ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta veya meçhulde birini hedefine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının, ilahi bir lütufla doğru yola ulaştırmak olduğunu tanımlar. Fiilin ifti'al babında (ihtidâ / yehtedûn) kullanıldığında, kulun kendi iradesiyle, gayretiyle ve seçimiyle bu doğru yolu bulup ona girmesi, o yolu aktif olarak benimsemesi anlamına geldiğini söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "Lev ennehüm kânû yehtedûn" (Keşke onlar dünyadayken hidayeti bulmuş/kabul etmiş olsalardı) şeklindeki o devasa temenni ve hayıflanma (lev) yapısını analiz eder. Azabı gözleriyle gördükleri an (raevül azâb), müşriklerin içinden geçen veya hallerinin anlattığı o sessiz ve derin pişmanlık; hidayetin ahirette mahkeme salonunda değil, tamamen dünyevi (kânû / idiler) bir irade ve eylem meselesi olduğunu lügat üzerinden ilan eder. İş işten geçtikten sonra, azapla burun buruna gelince hakikati "görmek" (rü'yet), hidayet (ihtidâ) değildir. Hidayet, görmeden önce akletmektir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla