اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً فَهُوَ لَاق۪يهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 61. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hidayet, kasas suresi, kasas suresi 61. ayet, kasas 61, nankörlük, dünya hayatı, dünya, gün, kıyamet, hayat, ihsan
-
"Buna göre kendisine güzel bir şey vâdettiğimiz ve ona kavuşacak olan kimse, dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (yargılanmak üzere) celp edilenlerden biri gibi olur mu?"
Kendisine güzel bir şey vâdettiğimiz ve ona kavuşacak olan kimse, dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız biri gibi olur mu? Bu soruya şöyle cevap verilir: Bilakis sonucu bulunan ve karşılaşılacak güzel vâd, sonucu bulunmayan geçici menfaatten daha hayırlıdır. Fakat Allah Teâlâ bunun cevabını belirtmedi, cevabı bizim bahsettiğimiz husustur. Ayrıca Allah'tan sâdır olan bütün sorular hakikatte soru anlamında değil, gereklilik ifade eder.
Sonra o kıyamet gününde (yargılanmak üzere) celbedilenlerdendir. Yani cehenneme götürülürler. Denildi ki celbedilenlerdendir, yani azap edilenlerdendir. İki yorum da aynıdır.
Yorumu Yorumla
-
Efemen (أَفَمَنْ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde bu yapının bir soru edatı (hemze), bir atıf bağlacı (fe) ve "kimse, o kişi ki" manasına gelen bir ism-i mevsulün (men) birleşmesinden oluştuğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetin başındaki felsefi ve mantıksal işlevini analiz eder. "Öyleyse şu kimse..." (efemen) girişi, Kur'an'ın sıklıkla başvurduğu ontolojik bir kıyasın (mukayesenin) zeminini inşa eder. Akla hitap eden bu soru kalıbı, birbirine tamamen zıt iki varoluş biçiminin, iki farklı insan tipolojisinin asla eşit olamayacağını sarsıcı bir "istifham-ı inkari" (inkari soru) ile ortaya koymak için kullanılır.
Veadnâhu (وَعَدْنَاهُ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "v-a-d" kökünün "gelecekte yapılacak veya gerçekleşecek bir hayrı veya şerri önceden haber vermek, bir durumu teminat altına almak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "va'd" eyleminin insanlık lügatinde yerine getirilmeme ihtimali barındırdığını, ancak Allah'a nispet edildiğinde ("Biz ona vaat ettik") zaman ve mekandan münezzeh, asla şaşmayan, mutlak bir gerçekleşme garantisi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde Allah'ın vaadi konseptini inceler. Ayetteki "Biz ona vaatte bulunduk" fiili, ilahi otorite ile mümin kul arasında kurulan sarsılmaz bir eskatolojik (ahiret eksenli) sözleşmedir. Bu vaat, yeryüzünün geçici krallarının verdiği siyasi bir söze benzemez; bizzat varlığın yasasını elinde tutan Mutlak Kudret'in ontolojik bir taahhüdüdür.
Va'den (وَعْدًا)
İbn Fâris, "v-a-d" kökünden türeyen bu mastarın, verilen sözün bizzat kendisini, ahdi ve taahhüdü ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem olumlu (mükafat) hem de olumsuz (ceza/vaîd) durumlar için kullanılabilecek genel bir "söz verme" ismi olduğunu kaydeder.
Hasenen (حَسَنًا)
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "güzellik, gözün, kalbin veya aklın hoşlandığı, arzuladığı her türlü estetik ve ahlaki iyilik" manasına geldiğini belirtir. Çirkinliğin (şeyn/kubh) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "hasen" kavramını, hem dünyada hem de ahirette insana sevinç veren, fıtrata, akla ve ilahi yasaya uygun olan, içinde hiçbir eksiklik ve defo barındırmayan "güzellik" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sıfat tamlamasının ("güzel bir vaat" / va'den hasenen) teolojik boyutuna dikkat çeker. Ahiret nimetinin (cennetin) sıradan bir karşılık olarak değil, doğrudan doğruya "güzel" (hasen) sıfatıyla nitelendirilmesi; ilahi mükafatın insanın estetik, ahlaki ve ontolojik tüm beklentilerini kusursuzca tatmin edecek mutlak bir varoluşsal zirve olduğunu gösterir. O, bozulmayan, çürümeyen ve insanı hayal kırıklığına uğratmayan yegane "güzel" sözdür.
Fehüve (فَهُوَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fe" bağlacının sebep-sonuç ilişkisi (ta'kib) kurduğunu, "hüve" zamirinin ise "o" anlamına geldiğini belirtir. Vaadin güzelliği ile o vaade kavuşacak mümin şahıs arasındaki o sarsılmaz ve kaçınılmaz bağı ("İşte o..." şeklinde) pekiştirir.
Lâkîhi (لَاقِيهِ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "l-k-y" kökünün "iki şeyin yüz yüze gelmesi, karşı karşıya kalması, birbiriyle karşılaşması ve temas etmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eylemini, bir nesnenin, durumun veya kişinin idrak ile (zihnen) veya bizzat fiziksel olarak görülüp onunla buluşulması, kavuşulması olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi tasvirindeki (tasvîr-i fenni) dokunsal ve canlı yapısını analiz eder. Müminin ilahi vaatle (cennetle) "karşılaşması/kavuşması" (lâkîhi), uzaktan yapılan soyut bir seyrediş veya hayal kurma hali değildir. Bu, müminin o vaadin bizzat içine girmesi, onunla yüz yüze gelmesi, o mutlak güzelliği tüm hücreleriyle tecrübe ederek onunla bütünleşmesidir. Vaat edilen şey, kavuşulacak/sarılınacak somut bir hakikate dönüşür.
Kemen (كَمَنْ)
İbn Fâris, benzetme edatı olan "kef" (gibi) ile ism-i mevsul olan "men" (kimse) sözcüklerinin birleşimi olduğunu ve "şu kimse gibi midir?" şeklinde kıyas ifade ettiğini belirtir. Ayetin başındaki "Efemen" sorusunun mantıksal karşıtlığını (ikinci kefeyi) kurar.
Metta'nâhu (مَتَّعْنَاهُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "m-t-a" kökünün "bir şeyden geçici bir süre faydalanmak, lezzet almak, kullanmak ve sonra da o şeyin tükenip gitmesi" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "temtî" eylemini (tef'il babında), bir kimseye geçici bir süreliğine, kalıcı olmayan ve nihayetinde elinden çıkacak olan bir nimeti, hazzı veya tüketim imkanını vermek olarak açıklar. Fiilin Allah'a nispet edilerek (Biz onu faydalandırdık) kullanılması, zalimlerin elindeki zenginliğin kendi güçleri değil, bir imtihan aracı olarak onlara sunulan geçici bir "oyalanma" (temtî) olduğunu lügat üzerinden ilan eder.
Metâ'a (مَتَاعَ)
İbn Fâris, "m-t-a" kökünden türeyen bu ismin, kalıcı değeri olmayan, insanın anlık ihtiyacını giderdikten sonra eskiyen, çürüyen ve atılan dünyevi eşya veya haz manasına geldiğini yineler.
Gabriel Said Reynolds, kelimenin ayetteki teolojik ve ahlaki eleştiri bağlamını inceler. Kur'an, mutlak güzellikteki ve kalıcı olan "ilahi vaadin" (va'den hasenen) karşısına, müşriklerin uğruna savaştığı devasa servetleri koyarken; o servetleri yüceltmez, aksine onları basit bir "metâ" (kısa ömürlü tüketim malzemesi) diyerek küçümser. Kıyas, ebedi bir güzellik ile çürüyüp gidecek bir tüketim eşyası arasındadır.
el-Hayâti (الْحَيَاةِ)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün "canlılık, dirilik, hareket, büyüme ve ölümün zıddı" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın biyolojik yaşamından, bitkisel canlılığa kadar varoluşun devinim halini kapsadığını ifade eder.
ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "d-n-v" kökünün "yakınlık, mesafe olarak beri tarafta olma ve değer/mertebe olarak düşüklük, alçaklık" manalarına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Hayat-ı Dünya" (alçak/yakın hayat) tamlamasının, Kur'an'ın varlık felsefesinde son derece kritik bir yere sahip olduğunu kaydeder. Mümin, hayatı ahiretle birleştirerek ebedileştirirken; inkarcının hayatı sadece bu "düşük/yakın" (dünya) boyuta hapsolmuştur. Dünyevi haz (metâ), sadece bu kalitesiz ve fani olan biyolojik devinimin (dünya hayatının) süsüdür ve ontolojik olarak asla ilahi vaatle eşitlenemez.
Sümme (ثُمَّ)
İbn Fâris, Arapçada eylemler arasında belirli bir zaman aralığı (terâhî) bulunduğunu gösteren bir atıf edatı olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, bu edatın ayetteki felsefi zaman kurgusuna dikkat çeker. "Sonra" (sümme) kelimesi, dünyadaki o şımarık, konforlu ve haz odaklı (metâ) yaşamın geçici olduğunu, aradan zaman geçip o biyolojik canlılık bittiğinde, o ihtişamlı perdenin yırtılacağını ve sarsıcı asıl gerçekliğin (ahiret/yargı sahnelerinin) gecikmeli de olsa kaçınılmaz bir şekilde devreye gireceğini işaret eder. Zaman, zalimin aleyhine işlemektedir.
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık vakit veya belirli bir zaman dilimi/çağ" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yevm kelimesinin Kur'an'da genellikle mutlak ve ucu bucağı insan aklıyla ölçülemeyecek kadar devasa kozmik vakitler için de kullanıldığını ifade eder.
el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat göstermek ve var olmak" gibi temel fiziksel ve eylemsel anlamlara sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" kavramını, ölülerin kabirlerinden "kalkarak" dirilmesi, insanların hesap vermek üzere Yaratıcı'nın ve adaletin huzurunda mutlak bir uyanışla ayağa dikilmesi olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini kadim Sami dillerinin ortak dini mirası içinde arayarak, Süryanice ve Aramicedeki "qeyāmthā" (diriliş, uyanış, ayağa kalkma) kelimesinden Arapçanın eskatolojik lügatine geçtiğini belirtir. Bu, yeryüzündeki tüm yalanların bittiği ve varoluşun çıplak gerçeğiyle "ayağa kalktığı" o kozmik andır.
Minel-Muhdarîn (مِنَ الْمُحْضَرِينَ)
İbn Fâris, "h-d-r" kökünün "gaibin (uzaklığın/yokluğun) zıddı olarak bir yerde bizzat ve fiziken mevcut olmak, göz önünde bulunmak, hazır olmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hudûr" kavramının bir mekanda kendi iradesiyle bulunmak olduğunu, ancak kelimenin if'âl babından türetilen ism-i mef'ul (edilgen) kalıbının (muhdar/muhdarîn), bir kimsenin kendi isteği dışında, zorla, yaka paça ve tutuklu olarak bir makamın veya mahkemenin huzuruna "ihzar edilmesi / getirilmesi / dikilmesi" olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayette yarattığı o ürpertici eskatolojik ve ahlaki tezatı analiz eder. Dünyadayken istedikleri gibi gezen, zenginlik içinde yüzen, kimseye hesap vermeyen o kibirli zorbalar; Kıyâmet gününde bağımsız ve saygın birer birey olarak değil; kolluk kuvvetleri tarafından ilahi mahkemeye suçlu olarak "zorla sevk edilen, huzura çıkartılan" (muhdarîn) aciz, tutsak ve zelil sanıklar statüsüne düşürülürler. Güzel bir vaadle "kavuşan" (lâkî) müminin hürriyeti ve sevinci ile, zorla azaba "sürüklenen" (muhdar) zalimin çaresizliği; ayetin başındaki "Bu ikisi bir olur mu?" (Efemen... Kemen...) sorusunun tartışılmaz lügatsel cevabıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla