وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَع۪يشَتَهَاۚ فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَنْ مِنْ بَعْدِهِمْ اِلَّا قَل۪يلاًۜ وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِث۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 58. Ayet
Daralt
X
-
"Oysa biz, bolluk içinde azmış nice şehir halkını helâk etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oraların pek azında oturulabildi; hepsi bize kalmıştır."
Biz nimetler içinde şımaran nice memleket halkını helâk etmişizdir. Bazı âlimler "nimetlere nankörlük eden" demek olduğunu söylemişlerdir. Bir kısmı ise "nimetlere razı olmadılar" şeklinde anlamıştır. Ayet-i kerîmede "fi" harf-i cerri gizlenmiştir. "Fi maîşetiha" (في معيشتها), yani nimetler içinde şımarmış mânasına gelmektedir. Dolayısıyla "fi" harfi cerrinin çıkarılması sebebiyle fethalı okunmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin yorumu şöyledir: Halkı nimetler içinde şımarmış nice memleketi helâk etmişizdir ki onlar kendilerine nimet verenden başkasına şükretmişler ve kendilerine bolluk ve refah bahşeden Allah'tan başkasına ibadet etmişlerdi. Siz ey Mekkeliler! Zenginliğiniz ve varlıklı oluşunuz dolayısıyla şımarır ve gurura kapılırsanız sizden öncekiler gibi helâk edilirsiniz. Bu durum, Allah Teâlânın şöyle buyurması gibidir: "Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birden bire bütün ümitlerini yitirdiler".
İşte kendilerinden sonra içlerinde pek az oturulmuş yurtları! Bazı yurtlar vardır ki halkı helâk edildiğinde oraya başkaları yerleştirilir. Firavun ve benzerlerinin yurtları böyledir, Cenâb-ı Hak onların yurtlarını İsrâiloğulları'na vermiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: "Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrailoğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık". Yine şu ilâhî beyan da bunu belirtmektedir: "Andolsun biz Mûsaya hidâyet vermiş; İsrâiloğulları'nı da akıl iz'an sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık". Bazı memleketleri ise Cenâb- Hak harabe ve ıssız kılmış, onlardan başka kimse oralara yerleşmemiştir. Lût ve benzerlerinin yurtları böyledir.
(O yurtlara) biz vâris olduk, biz. Yani kalanlar biziz. Daha önce başka yerde belirttiğimiz gibi dil bakımından vâris, yaşamaya devam eden demektir. Biz vâris olduk, biz ilâhî beyanı iki şekilde yorumlanabilir. Biri yeryüzündeki bütün varlıkların helâk ve yok olmasına ve sadece Allah'ın bâkî kalmasına ilişkin bir haber verme olmasıdır. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: "Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır". İkincisi inkârcıların helâk edilmesi, söz konusu memleketin takva sahiplerine verildiğinin bildirilmiş olmasıdır. "Şüphesiz ki yeryüzü Allahındır. O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar; (güzel) sonuç, takva sahiplerinindir" meâlindeki âyette bildirildiği gibi. En doğrusunu Allah bilir.
[Ebû Avsece şöyle demiştir:] Nimetler içinde şımaran. Yani kendilerine verilen nimetlere razı olmayan. İbn Kuteybe ise "gurura kapılan" mânasına geldiğini söylemiştir.
Yorumu Yorumla
-
Ehleknâ (أَهْلَكْنَا)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "h-l-k" kökünün "bir şeyin kırılması, parçalanması, düşmesi, varlığının son bulması ve yok olması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "helâk" eylemini, bir canlının hayatının son bulması veya bir nesnenin/toplumun işlevini yitirerek ontolojik olarak çökmesi, yıkılması olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bir önceki ayetle kurduğu sosyopolitik nedenselliği analiz eder. Mekke müşrikleri elli yedinci ayette "Eğer sana uyarsak yurdumuzdan kapılıp atılırız/yok ediliriz" diyerek diğer kabilelerden korktuklarını belirtmişlerdi. Allah, birinci çoğul şahısla "Biz helak ettik" (ehleknâ) diyerek; tarihte toplumları asıl yok edenin (helak edenin) dışarıdaki düşmanlar veya ekonomik krizler değil, o toplumun kendi nankörlüğü üzerine inen "ilahi adalet/müdahale" olduğunu sarsıcı bir şekilde yüzlerine vurur. Yegane yok edici güç Allah'tır.
Karyetin (قَرْيَةٍ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-r-y" kökünün "toplamak, bir araya getirmek ve birleştirmek" manalarına geldiğini belirtir. İnsanların bir araya gelip toplandıkları, yerleşik hayat kurdukları merkezlere bu toplayıcı vasfından dolayı "karye" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "karye" kelimesinin hem binaların oluşturduğu fiziksel yerleşim yerini (kenti) hem de orada yaşayan insan topluluğunu (kent halkını) ifade ettiğini söyler.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Mekke dönemi surelerindeki bu mekansal tasviri analiz eder. Ayette helak edilen yerin hususi bir ismi (Ad, Semud vb.) verilmeden belirsiz (nekra) bir "kent" (karyetin) olarak zikredilmesi, tarihsel uyarıyı evrenselleştirir. Bu kelime seçimi, doğrudan doğruya Arap Yarımadası'nın en büyük toplanma ve ticaret kenti olan Mekke'yi (Ümmü'l-Kurâ'yı) hedefine oturtur. Mekkelilere, kendi şehirlerinin de tarihteki o yıkılmış "kentlerden" (karyelerden) farklı bir dokunulmazlığı olmadığı hatırlatılır.
Betırat (بَطِرَتْ)
İbn Fâris, "b-t-r" kökünün "yarmak, kesmek" anlamının yanı sıra, lügatte "nimete karşı nankörlük etmek, şımarıklık, haddi aşan bir kibir ve taşkınlık" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "batar" kavramını, insanın sahip olduğu zenginlik, refah ve nimetler sebebiyle şımararak aklını kaybetmesi, o nimetin asıl sahibini unutarak onu kibrin ve nankörlüğün bir aracına dönüştürmesi (psikolojik bir körlük hali) olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde "batar" kelimesini, "küfür" (nankörlük/inkar) kavramının en spesifik sosyo-ekonomik tezahürü olarak inceler. Toplumların helak sebebi salt bir inançsızlık değil; ekonomik refahın getirdiği o nobran, pervasız ve şımarık "kibir" (batar) halidir. Mekkeliler, Harem'in güvenliği ve kendilerine akan rızıklar (elli yedinci ayet) sayesinde tam da bu "batar" (şımarıklık) hastalığının pençesindedirler.
Meîşetehâ (مَعِيشَتَهَا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "a-y-ş" kökünün "hayat, canlılık, yaşamak ve hayatı idame ettirecek gıda/imkan" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meîşet" kelimesinin, insanın yaşamını sürdürmesi için gereken ekonomik düzen, geçim kaynağı ve maddi yaşam tarzı olduğunu açıklar.
Patricia Crone, İslam öncesi Mekke ticareti (Meccan Trade) bağlamında kelimenin tarihsel arka planını okur. "Meîşet", Kureyş'in kış ve yaz kervanlarıyla (Rıhlete'ş-şitâi ve's-sayf) kurduğu o devasa, lüks ve güvenli ekonomik ağın ta kendisidir. Ayet, doğrudan onların bu kapitalist/ticari geçim kaynağını ve bu kaynağın yarattığı sosyolojik şımarıklığı hedef alır.
Dücane Cündioğlu, "geçiminden/yaşantısından dolayı şımardı" (betırat meîşetehâ) tamlamasındaki felsefi boyuta dikkat çeker. Toplumlar yokluktan veya zorluktan değil, bizzat kendi "yaşam standartlarının/refahlarının" (meîşetlerinin) onları uyuşturması ve yozlaştırması sebebiyle helak olmuşlardır. Nimet (meîşet), doğru kullanılmadığında ontolojik bir tuzağa ve isyan aracına dönüşmüştür.
Mesâkinühüm (مَسَاكِنُهُمْ)
İbn Fâris, "s-k-n" kökünün "hareketin kesilmesi, durmak, sükunet bulmak ve hareketsizlik" manalarına geldiğini belirtir. İnsanın hareketli günün ardından durup dinlendiği, sükunet bulduğu eve/yurda "mesken" (çoğulu mesâkin) denilmesi bu eylemsizlik/durma halindendir.
Râgıb el-İsfahânî, "mesken" kelimesinin insanın bedenen ve ruhen yatıştığı, yerleştiği fiziksel ikametgah olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi tasvirindeki (tasvîr-i fenni) muazzam görsel zıtlığına ve ses uyumuna dikkat çeker. "Batar" ve "meîşet" kelimelerinin çağrıştırdığı o gürültülü, şımarık, hareketli, kibirli kent hayatı; ilahi helakin ardından aniden "s-k-n" kökünün ifade ettiği o mutlak, ölümcül ve ürpertici bir "sessizliğe, hareketsizliğe ve eylemsizliğe" (mesâkin) bürünmüştür. Canlı ve şımarık kent, ölüm sessizliğindeki (sükun) harabelere dönüşmüştür.
Tüsken (تُسْكَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "s-k-n" (ikamet etmek/oturmak) fiilinin edilgen (meçhul) ve olumsuz (lem tüsken / iskan edilmedi, içinde oturulmadı) formda kullanılmasının tarihsel ve arkeolojik bir gerçeği vurguladığını belirtir. Helak edilen toplumların (Ad, Semud, Medyen) geride bıraktıkları o devasa mimari yapılar, bir daha hiçbir medeniyet tarafından kalıcı bir yurt (mesken) olarak kullanılamamış, tarihin ibretlik harabeleri olarak ıssızlığa terk edilmişlerdir.
Kalîlen (قَلِيلًا)
İbn Fâris, "k-l-l" kökünün "sayıca veya miktar olarak azlık, küçüklük, nadirlik" manalarına geldiğini belirtir. Kesretin (çokluğun) zıddıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Pek azı müstesna" (illâ kalîlen) istisnasının coğrafi ve sosyolojik gerçekliğini analiz eder. Bu görkemli harabelerde bir daha kalıcı bir şehir kurulamamıştır; oraya uğrayan o "pek az" (kalîlen) kesim ise, sadece Kureyş'in Şam'a veya Yemen'e giden ticaret kervanlarındaki yolcular, konaklayan göçebeler veya oradan ibret alarak gelip geçen geçici seyyahlardır. Kibirle inşa edilen kalıcı yurtlar, geçici ve "kısa süreli" (kalîlen) birer çöl durağına indirgenmiştir.
Künnâ (وَكُنَّا)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması, oluşması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin, varoluşu ve sürekliliği ifade ettiğini söyler. Allah'ın "Biz idik/Biz olduk" (künnâ nahnü) şeklindeki tekitli (pekiştirmeli) kullanımı, yeryüzündeki tek gerçek, değişmez ve mutlak varlığın (kudretin) sadece Kendisi olduğunu ilan eder.
el-Vârisîn (الْوَارِثِينَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "v-r-s" kökünün "bir kimsenin ölümünden veya gidişinden sonra, onun malının, mülkünün veya statüsünün geride kalana geçmesi, aktarılması" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vâris" kelimesini, herhangi bir ticari akit, satın alma veya savaş olmaksızın, asıl sahibinin yok olmasıyla nesneye kendiliğinden ve hak olarak sahip olan kimse şeklinde tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "Vâris" (Mirasçı) sıfatının kıssadaki teo-politik ironisini ve muazzam felsefi finalini inceler. Mekke müşrikleri, elli yedinci ayette dinlerini değiştirirlerse topraklarından ve mülklerinden (arzınâ) edileceklerini savunuyorlardı. Onlar, yeryüzünün gerçek sahipleri olduklarını sanıyorlardı. Allah, helak ettiği o kibirli kentlerin harabelerini göstererek; yeryüzünde toprak, güç ve mülk iddiasında bulunan her tiranın, her tüccarın ve her toplumun en nihayetinde ölüp gideceğini, o devasa şatoların ve kervanların asıl, yegane ve mutlak sahibinin/mirasçısının (el-Vârisîn) sadece Allah olduğunu o sarsılmaz ontolojik yasayla (ölümle) hatırlatır. İnsan yeryüzünde malik (sahip) değil, sadece geçici bir kiracıdır; yegane Vâris, Yaratıcı'nın kendisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla