Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 57. Ayet

    وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِـعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاۜ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً يُجْبٰٓى اِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقاً مِنْ لَدُنَّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû in nettebi’i-lhudâ me’ake nuteḣattaf min ardinâ(c) eve lem numekkin lehum haramen âminen yucbâ ileyhi śemerâtu kulli şey-in rizkan min ledunnâ velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar. Peki, biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi? Fakat çoğu bunun şuurunda değildir."

      Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar. Seninle beraber doğru yolu izlersek sözleri onların, Resûlullah'ın getirdiği ve onları davet ettiği vahiylerin doğru yolun kendisi olduğunu bildiklerini göstermektedir. Nitekim seninle beraber doğru yolu izlersek demişlerdir. Yurdumuzdan sökülüp atılırız. Bu sözleri iki şekilde anlaşılabilir. Biri şudur: Yani din konusunda uzak diyarların ahalisine muhalefet edersek açlıktan helåk olur ve yok oluruz. Çünkü erzakları ve gıda ihtiyaçları uzak diyarlardan getiriliyor ve oralardan geçim sağlanıyordu. Bu sebeple şöyle dediler: "Seninle beraber doğru yolu izleyip din konusunda onlara, yani uzak diyar ahalisine muhalefet edersek erzakımızı keserler, biz de açlıktan helâk olur ve ölürüz. Bu durum yurtlarından sökülüp atılmalarıdır. İkinci yorum da şudur: Bu sözleri, din konusunda uzak diyar ahalisine muhalefet edip doğru yola uydukları takdirde savaşma, esir edilme veya öldürülme korkusuyla demişlerdir, yani esir edilme ve öldürülme korkusuyla.

      Cenâb-ı Hak iki şekilde onlara cevap vererek ve göstermiş oldukları sebepleri reddederek şöyle buyurmuştur: Peki, biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi? En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Onları dokunulmaz yerde (harem) güvenli kıldık, çeşitli ürünlerden kendilerine sağlanan gıda ise söz konusu kimselerin dinine uydukları için değil, bir lütuf sonucudur. Görülmez mi ki dinlerine uydukları halde onlar çevrelerindeki insanları yurtlarından söküp atmaktadırlar. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: "Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!" Onların dinlerine uydukları halde yurtlarından sökülüp atıldıklarını bildirmiştir. Bu durum Cenâb-ı Hakk'ın haremi (Mekke'yi), dinlerine uydukları için değil, lütfuyla kendileri için güvenli ve gıdalarının sağlandığı bir yer kıldığını göstermektedir; tâ ki harem ehli, oradan çıkanlar ve oraya giren kimseler haremde bir tehlikeyle karşılaşmasınlar. Bu, onların dinlerine uydukları için değil, Allah'ın lütfuyla olduğunun bilinmesi içindir.

      İkincisi de şudur: Orada Allah'tan başka putlara taptıkları halde Cenâb-ı Hak onların rızıklarını kesmemiş ve onları güven içinde tutmuştur. Bu bakımdan Allah'a ibadet etmeleri ve O'ndan başkasına tapmamaları durumunda onlara böyle davranması, kendilerine rızıklarının verilmesi ve oranın kendileri için güvenli kılınması daha uygundur.

      Her şeyin ürünlerinin orada toplandığı bir yere. Müfessirler şöyle demiştir: Her şeyin ürünleri. Yani her cins ve türden ürünlerin toplandığı bir yer. Bu hususta açık olan şudur ki her şeyin en yücesi ve en yararlısının toplandığı bir yer olmasıdır, bu da onun meyvesidir. Çünkü her şeyin meyvesi en yüce ve en yararlı olanıdır. "Bir şeyin ürünü şudur", "bu sözün ürünü şöyledir" gibi sözler denilir. Yani "şu husustan faydalanılan şey" demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Fakat çoğu bunun şuurunda değildir. Yani çoğu onlara uzak diyarlardan getirilen ve orada toplanan ürün ve gıdaların söz konusu kimselerin dinlerine uydukları için değil, Allah'ın lütfu sayesinde olduğunu bilmez. Aynı şekilde kendilerinin güven içerisinde olmalarının sebebi de dinlerine uymaları değil, Allah'ın lütfu sayesinde olduğunu bilmezler. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: Yurdumuzdan sökülüp atılırız. Yani oradan alınırız. "Yucbâ" (يجبى) fiili "cibâye" (الجباية) kökünden türemiştir ve "toplanır" anlamına gelir. "Cebeytü, ecbî, cibâyeten ve cebyen (جبيت، أجبى، جباية وجبيا) ve yine "ecbâ, yücbâ (اجبى، يجبى) diye kullanılır. Bu kullanımıyla kelime, "hâze, yehûzu" (حاز، يحوز) yani elde etme anlamına gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (وَقَالُوا)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, fikri veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kavl" eyleminin insanın iç dünyasındaki niyetini veya ürettiği mazereti dışa vurma vasıtası olduğunu tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin kıssadaki sosyopolitik bağlamını analiz eder. Mekke müşriklerinin bu ayetteki "söylemi/sözü" (kâlû), teolojik bir inkar değil; tamamen pragmatik, ekonomik ve jeopolitik bir mazeret beyanıdır. Onlar Kur'an'ın hakikati karşısında felsefi bir argüman üretemeyince, siyasi bir "kavl" (bahane) üreterek statükolarını savunma yoluna gitmişlerdir.

        Nettebiı (نَتَّبِعِ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "t-b-a" kökünün "birinin izinden gitmek, ardına düşmek, ona eşlik etmek ve tabi olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" kavramını, sadece fiziksel bir yürüyüş değil; inançta, siyasette ve eylemde bir lidere/hakikate bilinçli ve eylemsel bir şekilde kayıtsız şartsız uyma durumu olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik yapısında ittibâ kavramını analiz eder. Müşrikler "Eğer sana tabi olursak" (in nettebiı) derken, sadece soyut bir inanç değişiminden bahsetmemektedirler. İslam'a girmek; Arap Yarımadası'ndaki tüm putperest kabilelerle kurulan siyasi, ticari ve dini ittifakları bozmak, mevcut pagan sisteminin (düzenin) dışına çıkmak ve Hz. Muhammed'in mutlak siyasi/ahlaki otoritesi altına "girmek" demektir. Onları korkutan, bu köklü sosyolojik itaattir.

        el-Hüdâ (الْهُدَىٰ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta veya meçhulde birini hedefine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "birine lütuf, şefkat ve letafetle yol göstermek" olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin müşriklerin dilinden dökülmesindeki muazzam ironiyi ve ahlaki çöküşü inceler. Müşrikler, "Eğer seninle beraber o hidayete (el-hüdâ) uyarsak" diyerek; aslında Hz. Muhammed'in getirdiği mesajın bir sihir veya yalan olmadığını, bunun insanı doğruya götüren bir "rehberlik/hidayet" olduğunu zımnen itiraf etmektedirler. Ancak bu aydınlanmayı, salt dünyevi ve jeopolitik korkular uğruna kasten reddedecek kadar menfaatperest ve trajik bir körlük içindedirler. Hakikati bilip, menfaat için satmanın lügatçesidir.

        Nütehattaf (نُتَخَطَّفْ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-t-f" kökünün "bir şeyi çok hızlı, aniden, şiddetle çekip almak, kapmak ve koparmak" manalarına geldiğini belirtir. Kartalın avını havadan aniden kapıp kaçırmasına bu lügat kökünden hareketle isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tahattuf" eylemini (tefa'ul babında), kişinin kendini savunamayacağı bir hızda ve şiddette yerinden sökülüp alınması, kapılıp yok edilmesi olarak açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Mekke'nin sosyopolitik gerçekliği içindeki yerine dikkat çeker. Mekkeliler (Kureyş), yarımadadaki diğer bedevi kabilelerin pagan inançlarını Kabe'de barındırarak bir dokunulmazlık elde etmişlerdi. Müşriklerin "Yerimizden hızla kapılıp atılırız / kökümüz kazınır" (nütehattaf) şeklindeki korkusu, putları reddettikleri anda tüm Arap kabilelerinin onlara savaş açacağı ve onları o coğrafyadan bir av gibi "kapıp parçalayacağı" yönündeki son derece rasyonel ve dünyevi bir beka kaygısıdır.

        Patricia Crone, İslam öncesi Mekke ticareti (Meccan Trade) bağlamında bu kelimenin tarihsel arka planını analiz eder. "Kapılıp götürülme" korkusu, sadece can güvenliği değil, Mekkelilerin en büyük güç kaynağı olan ticaret kervanlarının çöl kabileleri tarafından yağmalanması ve ekonomik/fiziksel varlıklarının "aniden koparılıp alınması" (nütehattaf) endişesidir.

        Ardınâ (أَرْضِنَا)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "aşağıda olan, ayak basılan, alçak zemin" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genel yeryüzünü veya belirli bir toplumun vatan tuttuğu, egemenlik kurduğu coğrafyayı ifade ettiğini söyler.

        Gabriel Said Reynolds, "arz" kelimesinin burada salt toprağı değil, bir "merkezi" sembolize ettiğini belirtir. "Kendi yurdumuzdan / toprağımızdan" (ardınâ) tamlaması, Kureyş'in Mekke'ye olan derin aidiyetini, o toprağın onlara sağladığı jeopolitik statüyü ve "mekan üzerinden" kurdukları o kibirli kimliği resmeder.

        Nümekkin (نُمَكِّنْ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "m-k-n" kökünün "bir şeyin yerleşmesi, sabitlenmesi, güç ve iktidar sahibi olması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "temkîn" eylemini (tef'il babında), bir kimseye bir mekanda güvenle oturması, oraya kök salması ve orada tasarruf yetkisine (otoriteye) sahip olması için gereken tüm siyasi, ekonomik ve fiziksel gücün bahşedilmesi olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin birinci çoğul şahıs ve olumsuz soru yapısıyla (evelem nümekkin / biz onları yerleştirip iktidar sahibi yapmadık mı?) kullanılmasının teolojik gücüne dikkat çeker. Müşrikler "yerimizden sökülürüz" diye korkarken, Allah onlara o "yeri" ve o "gücü" (temkîni) verenin kendi kabile zekaları değil, bizzat ve sadece O'nun (Allah'ın) kudreti olduğunu sarsıcı bir hatırlatmayla yüzlerine vurur.

        Haramen (حَرَمًا)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün "yasaklanmış, dokunulmazlığı olan, saygı duyulan ve korunmuş şey" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Haram" kavramını, içinde kan dökmenin, bitki örtüsünü tahrip etmenin ve avlanmanın ilahi/tarihsel bir yasayla yasaklandığı, mutlak güvenliğin tesis edildiği o özel ve kutsal sınır (Mekke ve çevresi) olarak açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dinlerindeki etimolojisini inceler. İbranice ve Aramicedeki "herem" (kutsal alana tahsis edilmiş, dokunulmaz) kelimesiyle akraba olan bu sözcük, Ortadoğu coğrafyasındaki en temel "kutsal sığınak/tapınak alanı" kavramıdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu ayetteki polemik kurgusunu analiz eder. Mekkeliler, İslam'ı kabul ederlerse güvenliklerinin yok olacağını iddia etmektedirler. Ancak Kur'an, onların içinde yaşadığı ve Arap Yarımadası'ndaki tek kan dökülmeyen "kutsal ve yasak bölgenin" (Harem'in) zaten kendi felsefi (pagan) kurguları değil, Allah'ın (ve Hz. İbrahim'in) bir lütfu olduğunu vurgular. Yani korktukları güvenliği onlara sağlayan, reddettikleri o tevhidi kaynağın ta kendisidir.

        Âminen (آمِنًا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korku, şüphe ve endişenin tamamen ortadan kalkması, ruhun ve bedenin sükunete ermesi, güvenlik" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "emn" (güven) kavramının "havf" (korku) ve "tahattuf" (kapılıp götürülme) kavramlarının mutlak karşıtı olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde "âmin" sıfatının mekana verilmesini (haramen âminen / güvenli bir harem) analiz eder. Vahşi bedevi kurallarının (kısas, yağma, baskın) geçerli olduğu kaotik bir coğrafyada, Mekke'nin "güvenli" bir ada olarak kalması doğal bir sosyolojik süreç değil, doğrudan doğruya ilahi bir müdahalenin (sünnetullahın) sonucudur. Müşrikler, bu güvenliğin kaynağını nankörce putlara bağlamaktadırlar.

        Yücbâ (يُجْبَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "c-b-y" kökünün "suyu bir havuzda toplamak, birikmek, vergileri veya malları bir merkeze doğru çekip yığmak" manalarına geldiğini belirtir. Yağmur sularının biriktiği büyük havuza "câbiye" denilmesi bu toplayıcı/çekici vasfındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cibâyet" eylemini, dağınık halde bulunan nimetlerin, ürünlerin veya malların güçlü bir cazibeyle belirli bir merkeze doğru taşınması, çekilmesi ve tahsil edilmesi olarak açıklar. Fiilin edilgen (yücbâ / çekilip getirilir, toplanır) formunda olması, bu akışın Mekkelilerin kendi zahmetiyle değil, dışarıdan onlara doğru kendiliğinden akan bir bereket olduğunu gösterir.

        Semerâtu (ثَمَرَاتُ)

        İbn Fâris, "s-m-r" kökünün "ağacın verdiği ürün, meyve, bir çabanın veya yatırımın ortaya çıkardığı hasılat" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "semerât" (meyveler/ürünler) kelimesinin hem fiziksel tarım ürünlerini hem de mecazen elde edilen her türlü ticari karı, zenginliği ve nimeti kapsadığını ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Mekke topografyasıyla kurduğu o muazzam görsel zıtlığa dikkat çeker. Mekke (Kabe'nin bulunduğu vadi), tarıma elverişsiz, tek bir meyve ağacının bile yetişmediği kavurucu, kayalık ve "ekinsiz bir vadidir" (gayri zî zer'in). Ancak ayet, bu çorak topraklara dünyanın her yerinden her türlü "meyvenin/ürünün" (semerât) bir havuz gibi (yücbâ) aktığını resmederek; bu ekonomik refahın doğal bir tarım sonucu değil, mutlak bir ilahi mucize ve lütuf olduğunu gözler önüne serer.

        Rızkan (رِزْقًا)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün "canlıların faydalanması için verilen pay, nasip, maddi veya manevi olarak düzenli sağlanan nimet" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rızık" kavramını, Allah'ın yarattıklarının yaşamını sürdürebilmesi için bahşettiği her türlü ilahi bağış olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin ekonomi-politik bağlamını inceler. Müşriklerin tevhidi reddetmelerinin temelinde "rızık (ekonomi) kaygısı" yatmaktadır. Putları Kabe'den atarlarsa, hacıların gelmeyeceğinden ve ticari gelirlerinin biteceğinden korkmaktadırlar. Allah, o meyvelerin ve ticaretin putların bereketi değil, Kendi katından gelen saf bir "rızık" olduğunu lügat üzerinden ilan ederek onların bu rasyonel sandıkları ekonomik korkularını temelsiz bırakır.

        Ledünnâ (لَدُنَّا)

        İbn Fâris, "l-d-n" kökünün "bir şeyin yanı, bizzat mevcudiyeti, nezdinde ve katında" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ledün" kelimesinin "ind" (yanında) kelimesinden daha hususi, daha mahrem ve doğrudan ilahi zata bitişik bir yakınlığı, aracısız bir lütfu ifade ettiğini söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "min ledünnâ" (Bizim katımızdan/tarafımızdan) tamlamasının, Mekke'ye akan bu zenginliğin, güvenliğin ve bereketin dünyevi sebeplerle (Kureyş'in ticari dehasıyla) izah edilemeyeceğini; bunun doğrudan doğruya, perdesiz bir şekilde ilahi rahmetin (Allah'ın) özel bir ikramı olduğunu vurguladığını kaydeder.

        Lâ Ya'lemûn (لَا يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "a-l-m" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine dair zihinde kesin ve ayırt edici bir iz (alamet) bırakmak, gerçeğe nüfuz etmek" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını, cehaletin zıddı olarak bir şeyin mahiyetini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramak olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, ayetin bu epistemolojik (bilgi felsefesi) finalini muazzam bir şekilde analiz eder. Müşrikler "İslam'ı kabul edersek yurdumuzdan atılırız" diyerek son derece "akıllıca", dünyevi ve jeopolitik bir hesap (siyaset) yaptıklarını sanıyorlardı. Ancak ayet, "Fakat onların çoğu bilmezler" (lâ ya'lemûn) diyerek onların bu kurnazlıklarını ontolojik bir "cehalet" olarak etiketler. Çünkü onlar, yeryüzündeki gerçek otoriteyi, o güvenli Haremi kuranı, rızkı vereni ve tarihi yönlendireni "bilmemektedirler". Güvenliği putlarda ve kabile ittifaklarında aramak, siyasi bir zeka değil, derin bir varoluşsal körlüktür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X