Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 55. Ayet

    وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۘ سَلَامٌ عَلَيْكُمْۘ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ semi’û-llaġve a’radû ‘anhu ve kâlû lenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum selâmun ‘aleykum lâ nebteġî-lcâhilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve 'Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size; esen kalın; bizim cahillerle işimiz yok' derler."

      Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Bu beyan da iki şekilde yorumlanabilir. Biri şudur: Onlardan, rahatsız oldukları boş ve eziyet verici ve yalan bir söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Yani onların eziyetlerine karşılık vermezler. İkinci yorum şöyledir: Bâtıl bir sözle muhatap olup işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Yani içinde bulundukları durumda onlara karışmazlar. Onlar, nehyetmenin onlara fayda sağlayacaklarını gördüklerinde, nehyetmek ve sakındırmaktan kaçınıyor değillerdi. Fakat onlara fayda sağlamayacağını gördüklerinde, ondan yüz çevirdiler. Bu, şu ilâhî beyanda belirtildiği gibidir: "Boş ve mânasız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler".

      'Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size' derler. Bunu onlara söylerler. Zira yasaklamak ve öğütte bulunmak fayda vermemekte ve bunu kabul etmemekteydiler. Bu durumda bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size derler. Yani size yaptıklarınızın karşılığı bize de yaptıklarımızın karşılığı vardır. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Sizin dininiz size, benim dinim de banadır". Bu sözü onlara davetin başlangıcında söylemedi. Fakat iman etmelerinden ve icabet etmelerinden ümit kesince bunu belirtmiştir. İlki de buna göredir.

      Esen kalın; bizim cahillerle işimiz yok. Bu, iki şekilde yorumlanabilir gibidir. Bunlardan biri, onlara selâm vermeleri anlamında kabul etmektir. Yani onlar, özel olarak selâm haricinde cahillerle muhatap olmuyor ve onlara karışmıyorlardı. Sadece bu ölçüde onlara karışıyorlardı. İkinci yorum, onlara yönelik selâm sözünün hakikat anlamında olmamasıdır. Fakat bu, barış yapmak, onlara karşılık vermemek ve onları bulundukları halde bırakmak üzeredir. Zira selâm, barış demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları şöyle dedi: Onlardan gördükleri eziyete mukabil onlara iyilikle karşılık verdiler ve dediler ki bizim cahillerle işimiz yok. Cahil ve sefih kimselerden olmak istemediklerini kastediyorlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Semi'û (سَمِعُوا)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "s-m-a" kökünün "sesi idrak etmek, işitmek, dinlemek ve kulak vermek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "sem'" eyleminin sadece kulak zarındaki fiziksel bir titreşim olmadığını, bağlamına göre duyulan şeyi zihnen kabul etme, onaylama (icabet) manasına da gelebileceğini ifade eder. Ancak bu ayette fiilin geniş zaman veya emir değil de geçmiş zaman kalıbıyla "işittikleri zaman" (izâ semi'û) şeklinde kullanılması; bu erdemli zümrenin o sözü bilerek arayıp dinlemediklerini, aksine kendi iradeleri dışında, tesadüfen ve aniden o sese maruz kaldıklarındaki o fiziksel ve pasif "işitme" durumunu resmeder.

        el-Lağve (اللَّغْوَ)

        İbn Fâris, "l-ğ-v" kökünün "hiçbir temeli ve aslı olmayan, fayda sağlamayan, geçersiz ve boş söz, hata" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lağv" kavramını, üzerinde düşünülmeden, aklî bir çaba sarf edilmeden ağızdan öylesine dökülüveren, kuşların cıvıltısı veya anlaşılmaz sesler gibi dini, ahlaki veya rasyonel hiçbir değeri ve ağırlığı olmayan "boş ve bayağı lakırdı" olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssadaki polemik ve ahlaki çatışma bağlamını muazzam bir sosyolojik okumayla analiz eder. Müşriklerin ürettiği "lağv", sadece sıradan bir gevezelik veya dedikodu değildir. O, Kur'an'ın o ağır, ciddi ve devrimci kelamını (el-Kavl) bastırmak, müminleri kışkırtmak ve zihinsel bir kaos yaratmak için kasten üretilmiş, hakaretimiz, alaycı ve provokatif bir "gürültü/cehalet" üretimidir. Ehl-i Kitap müminleri, kendi içlerindeki o derin iman sükunetini, bu kasti gürültüye (lağva) kurban etmemektedirler.

        A'radû (أَعْرَضُوا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "a-r-d" kökünün "genişlik, en, bir şeyin yan tarafı, belirip ortaya çıkmak ve yüz çevirmek" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'râz" eylemini (if'âl babında), insanın bir şeyden veya bir kimseden yüzünü, gövdesini (yan tarafını) tamamen çevirerek ondan fiziksel ve zihinsel olarak uzaklaşması, ona itibar etmemesi ve sırt dönmesi olarak açıklar. İkbal (yönelme) kelimesinin tam zıddıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde "i'râz" kavramını aktif bir eylem olarak inceler. Müminlerin boş söz (lağv) karşısındaki "yüz çevirmeleri" (a'radû), bir acziyet, korku veya pasif bir kaçış değildir. Aksine bu; hakikatin ağırlığını taşıyan bir zihnin, o bayağı polemik seviyesine inmeyi reddeden, ahlaki bir üstünlükle ve vakur bir tavırla gösterdiği son derece bilinçli, asil ve "aktif bir boykot" eylemidir.

        A'mâlünâ (أَعْمَالُنَا)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "canlı bir varlığın bilinçli, kasıtlı ve belli bir amaca yönelik olarak ortaya koyduğu iş, çaba ve fiil" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini "fiil" kelimesinden ayırır. Fiil, istemsiz veya cansız varlıklardan da sadır olabilirken; amel, mutlak surette akıl, niyet ve irade barındıran şuurlu eylemlerin adıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Bizim amellerimiz (işlerimiz/sorumluluklarımız) bize, sizin amelleriniz size" (lenâ a'mâlünâ ve leküm a'mâlüküm) ifadesini varoluşsal bir sınır çizme eylemi olarak analiz eder. Bu ifade, müşriklerin kışkırtıcı lağvına karşı verilmiş en keskin ve en soğukkanlı cevaptır. Müminler, eylemlerin ahlaki ve eskatolojik (ahiret) sorumluluğunu bireyselleştirerek; müşriklerin o kaotik paradigmasıyla kendi tevhidi eylem dünyaları arasına aşılamaz, kalın bir ontolojik duvar örmektedirler.

        Selâmün (سَلَامٌ)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temel manasının "her türlü afet, ayıp ve eksiklikten uzak olmak, barış, esenlik, hastalıktan kurtuluş ve güven" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "selâm" kavramını, insanın iç ve dış dünyasında her türlü zarardan, kötülükten ve yıkımdan salim/güvende olması olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki ortak kullanımına değinerek, Süryanice ve Aramicedeki "Shlâmâ" kelimesinden Arapçaya geçen bu kökün, Ortadoğu coğrafyasında binlerce yıldır en temel barış, güvenlik ve iyi niyet temennisi (selamlama) olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayetteki dramatik ve sosyolojik işlevine dikkat çeker. "Size selâm olsun" (selâmün aleyküm) ifadesi, burada dostane bir sohbeti başlatan bir merhaba (tahiyye) değil; tamamen bir "selâm-ı vedâ" (ayrılık ve ilişiği kesme selamı) ve bir "terk ediş" beyanıdır. Bu ifade; "Sizin o kışkırtıcı sözlerinize aynı çirkinlikle karşılık vermeyeceğiz, bizden size ne dilimizle ne de elimizle bir zarar gelmeyecek, güvendesiniz, kendi karanlığınızda barış içinde kalın" manası taşıyan muazzam bir ahlaki silahsızlanma ve erdem gösterisidir.

        Nebteğî (نَبْتَغِي)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "b-ğ-y" kökünün "bir şeyi şiddetle arzu etmek, istemek, peşine düşmek, talep etmek" ve bazen de "haddi aşmak, taşkınlık yapmak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eylemini (ifti'al babında), bir nesneyi veya durumu elde etmek için yoğun bir istek duymak ve onu aktif bir şekilde aramak/peşine düşmek olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin olumsuz yapıyla (lâ nebteğî / biz istemeyiz, peşine düşmeyiz, aramayız) kullanılmasının, sıradan bir isteksizlikten ziyade, o şeyden kesin, iradi ve felsefi bir uzak duruşu, bir vazgeçişi temsil ettiğini kaydeder.

        el-Câhilîn (الْجَاهِلِينَ)

        İbn Fâris, "c-h-l" kökünün "ilmin zıddı olarak bilmemek, tanımamak" manasına geldiği gibi, aynı zamanda "hilmin (ağırbaşlılığın, sükunetin) zıddı olarak hafifmeşreplik, taşkınlık yapmak ve ahmakça davranmak" manalarına da geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cehalet" kavramını üç kategoride inceler: Birincisi, nefsin bilgiden tamamen yoksun olması; ikincisi, gerçeğin tam zıddına/yanlışına mutlak doğruymuş gibi inanmak; üçüncüsü ise, doğruyu bildiği halde kasten hakkın ve aklın zıddına bir eylem (zulüm) ortaya koymaktır. Ayette kastedilen, bu eylemsel ve ahlaki cehalettir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "Câhiliye" ve "Câhil" kavramlarını incelerken, bu ayeti kilit bir örnek olarak sunar. Izutsu'ya göre "Cehl", burada entelektüel bir bilgisizlik (okuma yazma bilmemek) değil; doğrudan doğruya "Hilm" (ahlaki olgunluk, sükunet, öfke kontrolü ve vakur duruş) kavramının mutlak ontolojik zıddıdır. Müşrikler (câhilîn), öfkeyle parlayan, kabile asabiyetiyle saldıran, mantıklı düşünmek yerine bağırıp çağıran (lağv üreten) nobran ve vahşi bir karakteri temsil ederler. Müminlerin "Biz cahilleri istemeyiz" (lâ nebteğil-câhilîn) şeklindeki son sözü; bilgili ile bilgisizin değil, hilm (ahlaki sükunet) sahibi ile taşkın (câhil) arasındaki o devasa medeniyet ve karakter ayrımının lügat üzerinden tescil edilmesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X