فَاِنْ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَٓاءَهُمْۜ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
"Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar sırf kendi bencil arzularına uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterme olmaksızın, sırf kendi bencil arzularına uyandan daha sapkın kim olabilir! Elbette Allah zâlim kavmi doğru yola iletmez."
Onlardan istediğin kitabı getirmekte eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar sırf kendi bencil arzularına uymaktadırlar, yani bilmeksizin. Onlar, putlara tapma ve helâli haram, haramı helâl kılma konusunda arzularına uymakta ve arzularını önder yapmaktadırlar, çünkü onlar bir peygambere inanmamaktadır ki bir kitaba sahip olsunlar. Sonra daha sapkın kim olabilir buyurmuştur, yani daha sapkını yoktur. Sırf kendi bencil arzularına uyandan. Onlar kabul etmekte ve benimsemektedir ki arzularına uyandan daha sapkın bir kimse yoktur. Allah'tan bir yol gösterme olmaksızın. Yani Allah'tan bir açıklama olmaksızın. Elbette Allah zâlim kavmi doğru yola iletmez. Onlar kesin delil ve burhanları inkâr ederek zulmedenlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yestecîbû (يَسْتَجِيبُوا)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "c-v-b" kökünün temel manasının "yarmak, delmek ve bir sese veya çağrıya karşılık vermek" olduğunu belirtir. Cevap kelimesi, muhatabın sessizliğini veya sorusunu "yarıp" ona ulaştığı için bu kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "isticâbe" eylemini (istif'al babında), bir çağrıya, talebe veya meydan okumaya bilfiil karşılık vermek, istenen şeyi yerine getirmek ve boyun eğmek olarak tanımlar. Ayetteki "Eğer sana cevap veremezlerse" (fein lem yestecîbû leke) ifadesi, kırk dokuzuncu ayetteki "Öyleyse Allah katından daha doğru bir kitap getirin" şeklindeki o devasa entelektüel ve teolojik meydan okumaya karşı müşriklerin içine düştükleri o mutlak çaresizliği, eylemsizliği ve "karşılık verememe" durumunu ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin buradaki tartışma (polemik) bağlamına dikkat çeker. Müşriklerin "cevap verememesi", onların dillerinin tutulması değil; Kur'an'ın alternatifini üretme konusundaki ontolojik ve edebi acziyetleridir. İddiaları (bu bir sihirdir ithamı) somut bir delille ispatlanamamış, dolayısıyla rasyonel tartışma "isticabe" edilemeyerek (cevaplanamayarak) bitmiştir.
Fa'lem (فَاعْلَمْ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "a-l-m" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine dair zihinde kesin ve ayırt edici bir iz (alamet) bırakmak" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını bir şeyin mahiyetine ve gerçeğine hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam olarak nüfuz etmek olarak tanımlar.
Dücane Cündioğlu, "fa'lem" (öyleyse bil ki / o halde kesin olarak bil) emrinin felsefi ve psikolojik ağırlığını analiz eder. Bu emir, Hz. Muhammed'e yönelik sıradan bir bilgi toplama çağrısı değildir. Eğer müşrikler alternatif bir kitap getiremiyorlarsa, peygamberin kendi davasının haklılığına dair mutlak bir zihinsel ve psikolojik aydınlanma (ilim) yaşaması istenir. "Bil ki", karşı tarafın itirazlarının rasyonel bir temele değil, tamamen hastalıklı bir inada dayandığının peygamber tarafından "kesin bir gerçeklik" (yakîn) olarak idrak edilmesidir.
Yettebi'ûne (يَتَّبِعُونَ)
İbn Fâris, "t-b-a" kökünün "birinin izinden gitmek, ardına düşmek, peşinden yürümek ve tabi olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eylemini, sadece fiziksel bir takip değil; inançta, eylemde ve ahlakta bir rehbere veya bir dürtüye iradi bir şekilde uyma durumu olarak tanımlar.
Ehvâehüm (أَهْوَاءَهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "h-v-y" kökünün "yukarıdan aşağıya düşmek, boşluk ve insanın nefsinin mantıksızca bir şeye meyletmesi" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kavramını, insan nefsinin aklın ve dinin rehberliği olmaksızın, tamamen kendi şahsi arzularına, bedensel hazlarına ve asılsız kuruntularına doğru "düşüşü/eğilimi" olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "hevâ" (çoğulu ehvâ) kavramını, "ilim" (kesin bilgi) ve "hüdâ" (ilahi rehberlik) kavramlarının mutlak ve ontolojik zıddı olarak analiz eder. Müşrikler ilahi gerçeği (Kur'an'ı) reddettiklerinde, tarafsız veya rasyonel bir alana geçmemişlerdir; onlar doğrudan doğruya kendi kör tutkularının, kabilevi asabiyetlerinin ve kibrin (yani hevânın) kölesi haline gelmişlerdir. Vahyin alternatifi akıl değil, hevâdır (kuruntulardır).
Gabriel Said Reynolds, "hevâ" kelimesinin polemik bağlamındaki işlevine dikkat çeker. Müşrikler, kendi putperest inançlarını "atalarının yüce geleneği" olarak sunup kutsarlarken; Kur'an, onların bu sözde kutsal geleneğini "ehvâ" (sığ, temelsiz ve nefsi arzular) kelimesiyle etiketleyerek, o inanç sisteminin içini tamamen boşaltır ve onu değersizleştirir.
Edallü (أَضَلُّ)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin yok olup gitmesi" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını bilerek veya bilmeyerek sırat-ı müstakimden (dosdoğru yoldan) çıkmak olarak açıklar. Kelimenin ism-i tafdil kalıbında "edallü" (daha sapık / en çok sapan / en şaşkın) şeklinde kullanılması, sapkınlığın zirve noktasını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatürüne dayanarak "Men edallü" (KİM daha sapık/şaşkın olabilir ki?) formundaki bu istifham-ı inkârî (inkari soru) yapısının, aslında bir soru sormadığını; hevâsına uyan kişinin yeryüzündeki "en geri dönülmez sapkınlık" içinde olduğunu en güçlü şekilde (edallü) tescil ettiğini kaydeder.
İttebea (اتَّبَعَ)
İbn Fâris, "t-b-a" kökünün "izinden gitmek, tabi olmak" manasına geldiğini yineler. Ayette fiilin üçüncü tekil şahıs geçmiş zaman (O tabi oldu) formunda kullanılması, önceki çoğul kullanımdan (onlar uyarlar) tekil kullanıma geçerek kuralı evrenselleştirdiğini gösterir.
Hevâhu (هَوَاهُ)
Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kelimesinin tekil formunun insanın içindeki o dizginlenemeyen şahsi tutku ve karanlık arzuyu temsil ettiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zamir (hû / onun) ile birlikte tekil formda "hevâhu" (kendi hevâsına / kendi tutkusuna) olarak kullanılmasının sosyolojik boyutunu inceler. Kur'an, müşriklerin toplu itirazından yola çıkarak kuralı genelleştirir. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, kendini, kendi nefsini ve şahsi egosunu (hevâsını) hakikatin yegane ölçüsü yapan her birey, varoluşsal olarak o "en büyük sapkınlığın" (edallü) bizzat failidir. İnsanın kendi hevasını rehber edinmesi, aslında kendini ilahlaştırmasıdır.
Biğayri (بِغَيْرِ)
İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün "bir şeyin kendisi olmaması, farklı olması, zıddı ve yoksunluk/hariç tutma" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğayr" kelimesinin tahsis ve bir niteliğin/durumun tamamen yokluğunu ifade eden bir edat işlevi gördüğünü belirtir.
Hüden (هُدًى)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta veya meçhulde birini hedefine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "birine lütuf, şefkat ve letafetle yol göstermek" olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hevâ" (arzu/tutku) ile "hüdâ" (rehberlik/aydınlık) kavramları arasındaki o muazzam edebi ve teolojik karşıtlığa dikkat çeker. Hüdâ, Allah'tan insana doğru dikey olarak inen, aklı aydınlatan, objektif ve kurtarıcı bir ışıktır. Hevâ ise insanın kendi içindeki karanlıktan, dürtülerinden beslenen sübjektif ve kör edici bir girdaptır. "Biğayri hüden" (İlahi bir rehberlik olmaksızın), insanın ışıktan tamamen koparak o karanlık girdabın içinde kayboluşunu ifade eder.
Minallâhi (مِنَ اللَّهِ)
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisi ve polemik bağlamı üzerine durur. İslam öncesi Arap Yarımadası'nda en yüce yaratıcı güç olarak bilinen "Allah" lafzı, burada hidayetin (rehberliğin) yegane meşru kaynağı olarak sunulur. Hidayet; kabile şeflerinden, ataların geleneğinden veya felsefi bir akıl yürütmeden değil, mutlak surette aşkın bir kaynaktan "Allah'tan" (minallâh) gelmelidir. Aksi takdirde o rehberlik, hevanın ta kendisi olur.
Lâ Yehdî (لَا يَهْدِي)
İbn Fâris, "h-d-y" (rehberlik etmek/yol göstermek) kökünden türeyen bu fiilin olumsuz (nefy) yapısıyla kullanılmasını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "hidayet etmemesi" (lâ yehdî) durumunun, haşa Allah'ın zalimce bir mahrum bırakması olmadığını; kulun kendi hür iradesiyle küfrü, inkarı ve hevâyı seçmesi sonucunda ilahi nurun (hidayetin) fıtri olarak o kalbe ulaşmasının imkansız hale gelmesi (ilahi yasa/sünnetullah) olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu olumsuz fiilin teolojik derinliğini analiz eder. Allah, iradesini kendi egosu (hevâsı) doğrultusunda saptıran ve hakikate karşı savaş açanlara zorla doğru yolu göstermez. Çünkü hidayet, gerçeği arayan ve ona kapı aralayan kalplere lütfedilir; kendi kibrinde boğulanlara "hidayet etmemek" (lâ yehdî), evrensel ilahi adaletin bizzat işlemesidir.
el-Kavme (الْقَوْمَ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat göstermek" manalarına geldiğini belirtir. Aynı gaye etrafında toplanan insan yığınlarına bu kökten hareketle "kavm" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, kavm kelimesinin, birbirine tabi olan ve ortak bir kültürü paylaşan toplum olduğunu söyler. Bu kelimenin kullanılması, hevanın peşinden gitmenin sadece bireysel bir ahlaki düşüş değil, aynı zamanda putperest Mekke toplumu özelinde sosyolojik, örgütlü ve kolektif bir sapkınlığa (kavm düzeyinde bir yıkıma) dönüştüğünü gösterir.
ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün "bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak, noksanlaştırmak, hakkı gasp etmek ve karanlık (zulmet)" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını "haddi aşmak, ilahi ve fıtri sınırları ihlal ederek adaletin dengesini bozmak" olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve ahlak semantiğinde "zulüm" kavramını inkar (küfür) ile paralel olarak inceler. Müşrikler sadece "yanlış düşünen insanlar" değildirler; onlar kendilerine sunulan o sarsılmaz ilahi kanıtları (Kitab'ı) reddedip kendi şahsi tutkularını (hevâ) ilah edindikleri için, hem hakikatin hakkını gasp etmiş hem de kendi varoluşlarına en büyük kötülüğü yapmış birer "zalimdirler" (ez-zâlimîn). Allah'ın rehberliğinden (hüdâ) mahrum bırakılanlar, işte bu ontolojik zulmü üretenlerin ta kendisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla